18 Ağustos 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 4


Herkese birkez daha merhaba. Benim için yoğun geçen bir haftanın sonrasında yine buradayım. Yalnız düşünüyorum da acaba yazılarımın başlığını "Zilli'nin Haftalığı" mı yapsam? Malum büyüme çağında olduğum için zamanın çok dolu dolu geçiyor ve ancak haftadan haftaya yazmaya fırsat bulabiliyorum. Nasıl büyümüş müyüm?

Bu hafta itibariyle 1 aydır annem ve babamla yaşıyorum. Artık birbirimize iyice alıştığımızı söyleyebilirim. Mesela ben onları haftasonu uyurlarken rahatsız etmemeyi öğrendim, onlarda mesela benim ne zaman çiş - kaka yaptığımı, oyun (annemin tabiriyle azma) saatimin ne zaman olduğunu öğrendiler.

Sabah saatleri evde çok hareketli geçiyor. Hafta içi günlerde mamamı yedikten sonra beni babam dolaştırmaya çıkartıyor. Bakıyorum ilk zamanlardaki gibi sıkılmıyor, daha bir hevesli, enerjik. Anneme, ben yoldaki abuk subuk şeylere ilgi göstermeyip, güzel güzel yürüdüğüm için olduğunu söylüyor ama ben biraz da sabah beni sempatik görüp durduran, beni severken de babama adımı, cinsimi filan soran ablaların sıklığından şüpheleniyorum. Tamam babam benden faydalanıyor ama yazık 30 küsur yaşına gelmiş, koca göbekli babamın azalan! popülaritesine biraz katkım oluyorsa ne mutlu bana. :)) Çaktırmayın bu ara bi de küpe taktı, pek bi havalı benim babam.

Yürüyüş sonrasında eve geliyoruz. Annem patilerimi silip içeri alıyor beni. Bu arada babam giyinmeye başlıyor. Alın size bir tadından yenmez zaman daha. Çıplak bacaklarını yalamak, sarkan gömleğini yakalamaya çalışmak ama her şeyden önemlisi o giymeye çalışırken çoraplarını çekiştirmek en sevdiğim oyunlar.

Sonrasında babam gidiyor, annem de hazırlanıp baan en sevdiğim krakerlerden verip çıkıyor. Kalıyorum evde bi başıma. Sıkılmıyor muyum? Sıkılıyorum. Ama oyuncaklarım var, bir sürü, onlarla oynuyorum. Bu aralar koltuğun üstüne pati koyup yastıkları aşağıya indirmeyi keşfettim. Çok eğlenceli. Tabii bunu annemin görmediği zamanlarda yapmayı tercih ediyorum :)) Kalan zamanlarda da, hem bu aralar çok sıcak olduğu hem de ben daha bebek olduğum için uyuyorum.

Uyuyorum...


Uyuyorum...


Hastalığımla ilgili bayağı bir aşama kaydettik. Artık genellikle kakamı normal yapıyorum. Ama arada yine kötü kaka geliyor ve ben pek de farkında olamıyorum. Bu yüzden de geçenlerde salondaki halının üzerine yapmak zorunda kaldım :(( Bunu gören annem, nasıl desem çıldırdı. Evet, beni dövemedi ama o yüz ifadesi ve ses tonu bana çok şey anlattı. Beni hemen salondan çıkarttılar, annem arkadaşı Belloş ablanın ona tavsiye ettiği, kir, leke ve koku bırakmayan özel bir spreyle halıyı temizledi. Sonra da hiç bana bakmadan arka odadaki işinin başına döndü. Ay bi üzüldüm, bir utandım. Hiç yanlarına gidecek yüzüm olmadı. Hatta kendime ceza verip arka balkondaki en kuytu köşeye gidip sindim. Baktım biraz sonra annem geldi. Yüreği yine dayanamamış, beni öyle görünce çok şaşırdı, hemen babamı çağırdı. Benim ne kadar mahçup olduğumu görünce daha fazla dayanamayıp affettiler:))

Haftanın benim adıma belki de en önemli gelişmesi artık merdivenleri inebiliyor olmam. Aman ne büyük iş demeyin, çok korkuyordum ayrıca bu vesile ile kucağa alınmakda fena değildi ama hem vakti geldiğini düşündüklerinden hem de galiba artık ağırlaşmaya başladığımdan annemle babam saltanatıma son vermeye karar verdi. Öyle kolay pes etmedim tabii. Önce ayak koydum, yere kapaklandım ama annem yine benden dişli çıktı. Aynı yukarı çıkarken yaptığı gibi aşağıya inişte de ön patilerimi bir alt basamağa koydu, hafiften çekiştirdi sonra popomu aşağıya indirdi. Önce ön patilerim sonra arkalar derken baktım ufak ufak iniyorum. Hem de hiç korkacak bişi yokmuş. Yuppiii...

Sonra bi de aşıya gittik Cumartesi günü. Biliyorsunuz geçen haftakini olamamıştım hastayım diye. Hazır gitmişken bi de manikür ve pedikür yaptırdım. :)) Ozan abi sağolsun, son zamanlarda annemin kollarında iz bırakmama neden olan tırnaklarımı, dikkatli bi şekilde kesiverdi. Bi de törpü yapsa daha memnun olacaktım ama, çok sıcak olduğu için üstelemedim.

Hani geçen hafta bahsettiğim sehpa altı var ya, hani nasıl girip çıkmam gerektiğini babamın öğretiği, işte orası en sevdiğim oyun yeri oldu. Bütün oyuncaklarımı oraya getiriyorum, birini bırakıyorum öbürünü alıyorum. Yuvarlana yuvarlana kendimden geçiyorum.





Tüm oyuncaklarıma bu hafta annemin, küçük anneannem Niloş'un köpeği Badem'i oynarken gördüğü boş pet şişe de eklendi. Biraz gürültülü oluyor ama gerçekten çook eğlenceli.



Siz bilmiyorsunuz ama bugüne kadar üzerinde yatmam için konulan herşeyi diş kaşımakta kullanmayı tercih etmiştim. Dün baktım annemle babam ellerinde kocaman iki tane minderle geldiler. Bunlar annemin eski evindenmiş, galiba üzerlerinde annemle babamın kokusu olduğu için çok sevdim, hemen de benimsedim. Diğer postlar gibi parçalama değil de bende anne kucağı hissi uyandırdılar. Dün gece birini annemin birini de babamın tarafına koydular. Ben de ne yapacağımı şaşırıp bi onda yattım bi diğerinde. İkisinin de gönlü olsun :))

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 3


Bir hafta aradan sonra tekrar merhaba. Daha önce yazmayı istemiştim ama geçtiğimiz haftayı hasta geçirdiğim için ancak şimdi fırsat bulabiliyorum.

Geçen pazartesi günü başlamıştı sıkıntım. Çişimi kakamı bir türlü istediğim gibi yapamıyordum. Hem canım yanıyordu, hem de devamlı tuvaletim varmış gibi bir duygu çok sevimsizdi. Önce pek oralı olmadık ama Salı günü Türkan teyze gün içinde 15 defa kaka yaptığımı - yapmaya çalıştığımı söyleyince, annem bir işkillendi. Sonrasında da aynı seramoni 2 saat içinde gerçekleşince beni ve kakamı!! kaptıkları gibi Ozan Abi'ye götürdüler. Annemle babamın eski arkadaşıymış. Onun da benim gibi bir Golden'i var ama büyük bayaa, 4 yaşındaymış, Pafi.

Dediklerine göre çok korktukları bir hastalık varmış ama benim sıkıntım o değilmiş. "Bir antibiyotik iğne yapıcam, bir de şurup vericem" dedi Ozan abi. Annem ben bakamayacağım diye arkasını dönünce masanın üstünde bir başıma kaldım. Üzerine iğneyi yiyince bir bağırmışım, size anlatamam. Nasıl canım yandı, nasıl yaktı o iğne. O esnada Ozan Abi beni sakinleştirmek üzere kucağına alınca, koyverdim çişimi üstüne. Ohhh! Sen misin benim canımı yakan. Sonra da onlar tedavimi konuşurken, geldim annemin ayağının dibine oturdum. Bi duyduğum, mamama lapa diye bişey ekleyecekleri oldu.

Eve geldik annem hemen mutfağa girdi. Az sonra bir kokular gelmeye başladı ki size anlatamam. Biraz sonra annem beyaz minik minik bişeyleri mama kabıma döktü. Esasında hep uyuyasım vardı ama kokuya yenik düştüm. Ay o ne lezzet, sizin tabirinizle yaladım yuttum.

O gece annem ve benim için çok keyifli geçmedi açıkçası. Neredeyse saat başı uyandım, çişimi kakamı yapmaya çalıştım, her seferinde azıcık yapıp yine yattım. Annemde her seferinde benim sesime uyanıp yanıma geldi, başımı okşayıp sevdi, gazetelerimi değiştirdi, yattı. Sonraki günler daha iyiydim ama tam toparladığım söylenemezdi. Bu süre içinde annemin bana gösterdiği sevgiye karşılık olarak, odalarında annemin yan tarafında uyumaya karar verdim. Zaten kapıları açık, çişim filan geldiğinde kolayca gazetelerime gidebiliyorum. Hem madem beni bu kadar seviyor, ben de bunun karşılığını vermeliyim, di mi?



Haftayı biraz öyle biraz böyle kapattıktan sonra cumartesi günü ailem, artık uslu bir çocuk olduğum için beni akşam gezmesine götürmeye karar verdiklerini söylediler. Nasıl sevindim anlatamam. Orada da bir köpek varmış ama kapalı tutacaklarmış ben gidiyorum diye. (Yani 1.5 yaşında bir Kurt olduğu için deği, aklınıza yanlış bişey gelmesin:) Bir bahçeye bir köpek yeter zaten. Ne öyle halk pikniği gibi.

Ama gideceğimiz yol uzun olduğu için öncesinde gidecekleri başka bir yere de beni götürmeye karar verdiler ki, arabaya alışayım. Bebeklerin kusma huyu filan oluyormuş çünkü. Öncesinde yolculuk esnasında rahat edeyim diye annem beni bahçeye çıkartınca, yaptığımdan ve şeklinden yine pek memnun olmamış olacak ki, programı değiştirip beni yine Ozan Abi'ye götürdüler. O da antibiyotiği tekrarlamayıve şurubunda sayısını arttırmaya karar verdi. Ama bu sefer annem yanımda olup başımı okşadığı için midir nedir canım neredeyse hiç acımadı, Ozan Abi'de önlüğünü kurtardı. Dolaşma programı ve o gün olmam gereken aşım iptal oldu, onlar gitmeleri gereken yere giderken, beni de eve istirahate bıraktılar.

Gün boyu evde dinlendikten sonra, akşam annemlerle beraber çıktım. İlk defa arabanın arkasında seyahat edeceğim için çok heyecanlıydım. Baktım arka koltuğu benim için düzenlemişler. Özel bir kılıf üstüne oturttular beni, çişim, kakam, kusmuğum veya dökülen tüyüm alta geçmiyor, onun üstünde kalıyormuş. Böyle hışır hışır bişey. Hatta ilk arabaya bindik, bir de oyun keşfettim, ben tırnaklarımı kılıfa sürtüyorum, babam da direksiyonu bırakıyor ellerini cama filan sürtmeye başlıyor, annem de kahkahalarla gülüyor. Sonra bana ters ters bakmasından anladım ki, benimle oynamıyormuş da o ses onu rahatsız ediyormuş. Uzatmadım, kestim bende, babamı mı kırıcam.

Size şunu gururla söyleyebilirim ki, misafirlikte annemle babamı hiç üzmedim. Yol boyunca çok usluydum. Oraya gittik, annem önce beni bağladı, sonra arkadaşlarının ısrarıyla serbest bıraktı, bol bol koştum, oynadım, arada uyudum ama hiç yaramazlık yapmadım. Karşılığını da ödüllerle ve bol bol sevilmeyle aldım. Biliyor musunuz? Ben ilk defa çime bastım. Nasıl güzel bir his, sanki halıda yürüyorum. Ama o kadar yorulmuşum ki eve zor geldim, yerime bile geçemeden neredeyse koridorda uykuya daldım.




Bir gece önce o kadar koşup oynayınca dün bütün gün dinlendim evde. Yalnız bişi öğrendim, onu anlatmam lazım size. Akşama doğru salonda oturuyoruz. Babam televizyon seyrediyor, annem kitap okuyor, ben de kemiğimi kemirip oyun oynuyorken yuvarlana sürüne sehpanın altına kadar girmişim. Sonra galiba çişim geldiği için çıktım, gittim çişimi yapıp geldim. Bi baktım benim kemikler sehpanın altında, tam ortada. Oradan denedim olmadı, öbür taraftan dolandım olmadı. Kafamı sokuyorum, sırtım girmiyor, kafamı çıkartırken vuruyorum, olmadı bi türlü. İşte bi hinlik seziyorum ama bulamıyorum. En sonunda babam dayanamadı, yanıma geldi. Hah! dedim sevecek beni hemen yattım, açtım kukuyu (babam o benim, ayıp yok :) tam sevdirme pozisyonu almışken "Yok" dedi, "şimdi sevme zamanı değil" E ne zamanı ki? Bana her an öyle. Neyse çevirdi beni sehpaya doğru, zorla ayaklarımı öne uzattı, kafamı da bir döndürdü, bi de ne göreyim benim kemikler karşımda. O anda anladım ki ona ulaşmak için eğilip sehpanın altına girmem gerekiyor. İki çalışmadan sonra hem kafamı vurmadan çıkmayı, hem de bu başarım karşılığında ödül bisküvimi kaptım.

Bugün sabah itibariyle sağlığımı sorarsanız kakam, babamın tabiriyle "sulu menemen" kıvamından annemin tabiriyle "cıvık hamura" dönmüş, biraz daha un lazımmış, ne demekse?

8 Ağustos 2008 Cuma

Günün Blog'u...


Dün birdenbire mail adresime Blograzzi'den yorum uyarıları düşmeye başladı. Açıkçası önce pek anlamadım. Gelen linke tıklayıp da sayfama gidince, çok keyifli yorumlarla karşılaştım. Bir tanesinde " :) Günün blogu, tebrikler" yazıyordu. Bu yorumlar, gururumu gıdıklamanın dışında yine bana bişey ifade etmeyince ana sayfaya gitmeye karar vedim ve gördüm ki "Divitim" 07.08.08 tarihinde Blograzzi'de günün blogu seçilmiş. Hayatımın diğer başarılarında belki bu kadar heyecanlanmamıştım. Sanki oskar almış gibi hissettim kendimi. :))) E bunun üzerine bi teşekkür konuşması gerekir di mi?

"Öncelikle hayatımın ışığı, enerjimin kaynağı, ruh eşim Kocişime, yazmam konusunda beni devamlı destekleyen kanımdan yakın ablalarıma, canımın canı anneme, yazılarıma konu olan herşeye ve elbette beni ana sayfaya taşıyan Blograzzi yetkililerine çok teşekkürler..."

Nasıl fiyakalı oldu, di mi? ;))

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 2


Merhabalar, herkese iyi haftalar diliyorum. Sanmayın ki, biz köpeklerin de pazartesi sendromu yok. Var, hem de nasıl var. Niye? Çünkü haftasonunu benimle geçiren annem ve babam, yine bana mama parası kazanmak için işe gittiler ve ben evde yalnız kaldım :((

Geçtiğimiz haftayı misafir ve diş değiştirme haftası olarak özetleyebilirim sanırım. Bugüne bugün 3.5 aylık oldum ve şimdiden 4 tane süt dişim değişti. Ağrım sızım yok ama anlatamayacak kadar çok kaşıntım var. Ama köpeğin ailesi gibi yok biliyor musunuz? Halimden bir onlar anlıyor. Kaşıntı sırasında kullanabileceğim bi süre şey koydular önüme, ipler, toplar, kemikler de kapılara veya koltuklara sıra gelmiyor, sonra da fırça yemiyorum :)) Herkes mutlu yani. mesela geçen gün annem, bir örtü sermişti, üzerinde oynayayım diye, kokusundan mıdır nedir, bir lezzetli geldi bana. Arada çaktırmadan onu da kemiriyorum.

Ailede müthiş popülerim bu arada. Her arayan önce beni soruyor, çok hoşuma gidiyor. Bir sürü de gelen giden var.

Perşembe günü annemin ikiz yeğenleri geldi. Neredeyse benim kadarlar. Boy olarak yani. Biri benim gibi kız, biri de erkek. Erkek olanla çok iyi anlaştık. Bana hediye bir top getirmiş, hemen oynamaya başladık ama kız nedense korktu galiba. O küçük ben küçük neden korktu anlamadım. Ama annesinden de şüphelenmedim değil. Tam ben evime gelen misafire ilgi göstermek adına onları yalamaya giderken bir baktım ayaklarını koltuğa topladılar. Üşümüş de olamazlar, evimiz soğuk değil. Çözemedim bu işi. Hatta sonra annem daha fazla üzülmeyeyim diye beni odama götürdü.

Cuma günü ise annemle babamın çocukluk arkadaşları Emrullah abi ve Şişin abla geldi. Bana çok sevdiğim diş kaşıma kemiklerinden getirdiler. Şişin abla daha kapıda aldı beni kucağına, neredeyse hiç bırakmadı. Ben hissediyorum, annem ben şımarıcam, hep kucak isteyeceğim diye biraz huzursuzlandı ama sevene sevmemi diyecektim canım. Bir kucaktan diğerine gezdim bütün gece. Sonra bir ara evdeki vitrinin camının arkasında yabancı bir köpek gördüm. Hemen ailemi savunma pozisyonu aldım, önce biraz hırladım, sonra da iki havladım. O arada annem beni yanına çağırdı, zaten diğer köpek de benim üstünlüğümü ve evi sahiplendiğimi görünce benimle birlikte vitrinin camından kayboldu.

Cumartesi günü aşı günüm biliyorsunuz. Bu hafta kanlı ishal aşımı oldum. Evden çıkmadan bir baktım anneannem geldi. Söylediğine göre beni görmek için uğramış. Salona geçtiler, anneannem beni severken, annem de bir methediyor, bir methediyor beni. "Aman da ne zekiymişim, maaşallahım varmış. Tuvalet terbiyemi öğrenmişim, sadece gazetelere yapıyormuşum." Anneannem de dinliyor. Bir anda içimden bir muzurluk yapmak geldi. Annem lafını bitirmeden ben halının üzerine çişimi yapmayı bitirmiştim:))) Sonrasında bayağı bir fırça yedim ama özellikle annemin yüz ifadesini görmeniz gerekiyordu. Nasıl diyorsunuz, başından aşağıya kaynar su dökülmüş gibiydi. Tamam yapmam lazımdı biliyorum ama çocuk, hatta bebek olmak biraz da bu demek değil mi?



Dün bütün günü evde annem ve babamla geçirdim. Biraz mırıldadık, biraz uyuduk, biraz dolaştık. Mesela annem yemek yaptı. İçerideyken kapıyı kapatmıyor. Ama benim oraya girmem yasak biliyorsunuz. Ben de tam kapının önünde yatıyorum böyle zamanlarda. Sadece patilerimin ucu çizgiyi geçiyor o kadar. Acıktan bişi olmaz, di mi? Olmaz olmaz :))

Akşamüstü baktım kapı çaldı. Açtık. Hah! yine beni sevmeye gelen biri diye kuyruğumu sallaya sallaya kapıya gitmemle geriye kaçmam bir oldu. Gelenler küçük anneannem Niloş'un oğlu ve eşiydi ama bi de "Pati" Abla. O dokuz aylıkmış. Ama inanmazsınız, nasıl desem bana sanki 3 yaşındaymış gibi geldi. Ben küçücük kaldım yanında. Hemen bi koklaştık, tanıştık. Ama annem hafiften tırstığımı anlayınca beni kucağına aldı. Yaklaşık bi 15-20 dk ev bayağı bir haraketliydi. Hadi ben şaşırmıştım ama annemler benden daha çok şaşırmıştı. Benim de 3-4 ay sonra o kadar olacağıma inanmak istemediler.






Tabii, ayların verdiği tecrübe ile, Pati Abla benim fark etmediğim bi sürü detayı fark etti. Mesela evdeki akvaryumun içindeki balıklar ve annemin çiçekleri. Diğer tarafta o kadar eğitimli ki benimkiler şaşırdı. Otur, kalk, yat, dön, koş, gel git, dur. Hepsini biliyormuş. Mesela çay ikramı sırasında kesinlikle oturduğu yerden kalkmamış. Mış-muş diyorum ben o arada yine odama istirahate!! çekilmiştim. Sonra babam anlattı, bana da sordu; "Kızıııım, sen de büyüyünce Pati ablan gibi, söz dinleyecek misin?" Ben de iki mıykladım üzerine, "Niye dinlemeyecekmişim?" gibilerinden. Benim neyim eksik ki Pati Abla'dan...

29 Temmuz 2008 Salı

Zilli'nin Günlüğü- 1

Hav! Hav,hav, hav, hav, haaaaav. Mıyık, miyk, hav.

Yok bu böyle olmayacak. Siz köpekçe bilmediğinize göre ben daha önce petshop'ta öğrendiğim insancayla konuşayım. :)))

Merhaba, ben 21.04.2008 doğumlu bir Golden Retriever'ım, adım Zilli. Sanırım annem beni daha önce sizinle gıyabımda tanıştırdı. İstedim ki, madem annemin bana sağlayabileceği böyle bir imkan var, bende kendi ağzımdan yaşadıklarımı ve tecrübelerimi sizlerle paylaşayım.

Bugün itibariyle bir haftadır annem ve babamla (elbette insan olanları) yaşıyorum. Apartman dedikleri yerde, ev dedikleri büyükçe bir bölümleri var, benim petshoptaki kafesimle kıyaslarsak koccaaaaaaaman.

İkisinin arasında ilk olarak annemi gördüm. Kardeşimle kafeste oynarken, dükkanın sahibi abi beni dışarı çekti. Baktım karşımda başka biri, bana gel yapıyor. Şöyle bir etrafında dolaştım, kokladım, süründüm. Baktım ters bişey yok, bıraktım kendimi kollarına. Tabii o mest oldu. Zaten kardeşimle anlaşmıştık. Bu kafes hayatı bize dar geliyor, olur da dükkandaki abilerin söylediği gibi, birisi bizi almaya gelir, biz de o kişiden hoşlanırsak hemen yayılalım kucağına, tüm şirinlik numaralarımızı yapalım ki alsınlar bizi diye. Ben de aynen öyle yaptım, bayıldılar bana. Hemen annemin kucağımda fotoğrafım çekildi, babama gönderildi. İş dönüşü babam da geldi, bi tur numara da ona. Resmen bana tav oldular:))

Beni hemen eve götürmek için çok hevesli olmalarına rağmen ilk aşılarımın yapılabilmesi için dükkandaki abiler beni bırakmadı. Açıkçası iyi de oldu, kardeşimle doya doya öpüşüp koklaştık, bol bol oynadık, birbirimize güzel bir hayat geçirme dileğinde bulunduk.

Salı akşamı, annem beni almaya yalnız geldi. Belki sizde de oluyordur. Beni arabanın ön koltuğundaki boşluğa koydular. Pek bir heyecanlandım. Hem arabaya ilk kez biniyordum, hem de bir çeşit bilinmeze gidiyordum. Gerçi evimiz toplasan 3 dk sürmedi, bu sürede de annem hep kafamı ve gıdımı okşadı ama itiraf etmeliyim ki korku ve heyecandan biraz altıma kaçırdım. :))

Evimiz - artık böyle söyleyebilirim sanırım, daha öncede bahsettiğim gibi oldukça ferah. Arka taraftaki balkonu bana tahsis etmişler. Annem çişim ve kakam için gazeteler ayarlamış. Ayıptır söylemesi, ufaktan bir tuvalet eğitimim var. Gazeteye yapmayı biliyorum yani :)) Mama ve su kabım yerinde, bi sürü oyuncak, temizlik mendilleri, kısaca herşey organize edilmiş. Dedim ki "bi kaç gün bakayım, beğenmezsem söylerim."

İlk iki gün ev içinde, kokudan anladığım üzere kendi yemeklerini pişirdikleri ve galiba mutfak dedikleri yer hariç (oranın kapısı hep kapalı), annemle babam evdeyken serbestçe dolaştım. Hep ouyunlar oynadık, bolbol sevdirdim kendimi, akşam balkonda yattım. Demir kapı- ki güvenlik için gerekliymiş, kapalı, normal kapı açık. Etrafı daha bir tanıdıktan sonra dedik ki ben bunlara bir oyun yapayım. Annem yine beni uyumam için balkona götürdü ve demiri kitleyip salona babamın yanına döndü. 2-3 dk bekleyip, attım kendimi demirin aralıklarından odaya, oradan da salona. Pıtır pıtır ayak seslerimi duyup, kafalarını kaldırdıklarında karşılarında beni görünce yüzlerinde oluşan ifadeyi görmenizi çok isterdim. Hatta bir ara annem demiri kapamadığından bile şüphelendi ama gidip bakınca benim ufaktan tüydüğümü görüp başladılar gülmeye. Ben de bayağı bir sevildim bu vesile ile.

Evde yalnız kalmak, beni biraz üzse de oyuncaklarımla kendimi oyalıyorum, bol bol uyuyorum, akşam annemle babam gelince de tüm günün acısını çıkartıyoruz. Mesela 3-4 gündür sabah akşam dışarıya dolaşmaya çıkıyoruz. Fırsat bu fırsat, anneme evde daha az iş çıksın diye de tuvaletimi yapıveriyorum. Gerçi annem titiz ya, bakıyorum hemen cebinden kağıt havlular, poşetler filan çıkıyor, benim marifet! anında sokaktan yok ediliyor, doğru çöpe.

Sokak faslı iyi güzel de, galiba küçük olduğum için benim adıma bira meşakkatli. Mesela şu tasma ve ip mevzu. Tasmayla çok problemim olması da o iple yürümemek için bi inat ettim ki sormayın. Ama annem çetin ceviz çıktı, o inat ben inat, ama bi süre sonra baktım ki artık üzülüyor, feragat ettim. Çok sevindi annem. Sonra güzel güzel açıkladı. Bunlar hep benim iyiliğim ve güvenliğim içinmiş. Öyleyse sorun yok zaten.

Hayat benim için yeni başlıyor, dolayısıyla da herşey yeni. Sokağa ilk çıktığımızda önce biraz korktum, dolaşmak istemedim, biraz etrafı koklayıp hemen annemin yanına dönüyordum. Sonra başka başka şeyler dikkatimi çekmeye başladı. Mesela çiçekler. Ay ne güzel kokuyorlar. Sonra adının karınca olduğunu öğrendiğim o yerdeki kımıl kımıl şeyler. Çıtır çerez gibi yemek istiyorum onları ama annem kızıyor. Bir de meyve çekirdeklerine dayanamıyorum. Galiba hem lezzetli oldukarı hem de dişlerim kaşındığı için katur kutur hoşuma gidiyor onlar.

Sokağa çıkmak güzel çünkü 1. katta bile otursak şimdilik annemin kucağında iniyorum aşağıya ancak dönüşte annem istedi ki merdivenleri ben çıkayım. Bir 10 dk da merdiven başında harcadık. Ben duruyorum, o duruyor. Allah'tan sonra aklına geldi. Ben merdiven çıkmayı bilmiyordum ki! Bunu fark eden annem beni basamağın üzerine koydu, ön patilerimi de bir üst basamağa. Ben de hemen öğrendiğimi tekrar edip, ön patilerimi bir üst basamağa koydum ama sanki basamaklara yatay olarak uzanmış gibi oldum. Bu annemi çok güldürdü. Ben öyle dururken tuttu popomu bir üst basamağa koydu. Bende de ampuller yandı. Demek ki, ön ve arka patilerim senkronize çalışmalıydı. Bunun üzerine önü atarken arkalarla kendimi destekleyince baktım ki çıkıyorum. 2-3 gündür eğer babam evde ve biz annemle dolaşmadan dönüyorsak, çözüyorlar beni, babam yukarıdan "Koş kızım, gel babana diye bağırıyor" ben de pıtır pıtır çıkıyorum yukarıya. Çok zevkli ve eğlenceli.

Böyle herşeyi bir anda anlatmak ne zormuş. Başka unuttuğum bişey kaldı mı diye düşünüyorum. Hah! Eve geldiğimin ikinci akşamında beni duşa sokup yıkadılar. KOKUYORMUŞUM EFENDİM. Köpeğim ben yaaa, tabii kokucam. Gerçi pek bi hoşuma gitti. Özel şampuanımla ve ılık su ile yıkandım, önce kocaman havlunun içinde, sonra da fön dedikleri ılık hava üfleyen gürültülü bir makine ile kurutuldum. En güzel tarafı duştan sonraki balkon sefamızdı. Annem beni kucağına yatırdı. Hafif esinti olduğu için üzerimi de yine havlu ile örttü. Ufaktan kafam okşanırken, üzerinize afiyet bir uyku bastırdı, anlatamam. Uykuya dalmadan önce hatırladığım, annemin beni seven elini patimle ittiğim.

Elbette bu süre içinde çekirdek ailemin ailesiyle de tanışıyorum. Mesela cumartesi günü aşıya gittik - hiç acımadı merak etmeyin, sorduğunuz için teşekkürler - dönüşte anneannem geldi. Annemler söylememiş, sürpriz olsun diye. Beni görünce pek bi şaşırdı. Anneme "Kimin bu, çok şeker" dediğini duydum. Annam de bizim diyince bi ufak şok geçirdi ama sonra cazibeme dayanamayıp yanıma geldi, ben de beni sevmesine izin verdim. Eve döndükten sonra anneme telefon açıp, yalnızken balkonda değil de hol, arka oda ve balkon arasında dolaşabilmem için izin bile aldı. Ben de gece 1'de miraz mıyklayıp, havlayınca evdekilerin ikna olmasına yardımcı oldum sanırım :)) Şimdi gündüz gece hol, arka oda ve balkon benim, annemler varken salon ve ön balkona bile girebiliyorum. Değmeyin keyfime.

Dün gece de annemin ablası - kendi tabiriyle küçük anneannem (Niloş) ve dedem geldi. Niloş çoook şekerdi. Bana en sevdiğim ödül krakerlerinden hediye bile getirmiş. Üzerinde başka bir köpek kokusu da aldım ama hiç bozuntuya vermedim. Diğer köpek düşünsün. Beni sevene, sevme diyecek halim yok ya, di mi ama? Dedem, adım Zilli olduğu halde bana başka bi isimle seslendi, pek anlamadığım halde ben kendimi ondan da esirgemedim. Gittim ayaklarını yaladım, etrafında dolandım, onun da beni sevmesine izin verdim. Sonra da, uslu kızlar gibi bıraktım rahat rahat sohbet etsinler.

Of, ilk hafta ne çok şey olmuş. Bugün evde Türkan Teyze var, temizlik için geldi. Sağolsun pek severmiş köpekleri. Hem evle hem de benimle ilgileniyor. İyi oldu, yalnız kalmadım. Ben de pek ayağının altında dolaşmıyorum ki rahat çalışsın. Hem böylelikle anneme daha az iş aklır, benimle de daha çok ilgilenir. Bu zamanda aile huzuru için politik olmak lazım biraz, ne yapalım. Şimdilik hoşçakalın, ilk fırsatta yine yazarım.

Zilli

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Zilli'yi Takdimimdir...

Pazar günü adadaki son kahvaltımız sırasında, Uğur'un (otel sahibi) bahsettiği Golden'li çift aşağıya indi. Bizim de içimiz eridi. Oscar, maaşallah çok güzel, 6 yaşında bir erkek Golden Retriever.

Biz karı koca köpeği çok seviyoruz. Köpek fikrinin, çok zaman önce aklımıza düşmüşlüğü vardı zaten. Ancak sevgili kocam büyük köpek istediği, bende de üzerinize afiyet biraz titizlik olduğu için bir türlü cesaret edememiştik.

Ben tabi, olmuşunu! bulunca tüm kafamdaki soruları arka arkaya sıraladım. Sağolsun çiftte beni kırmayıp, sonsuz sorularıma sabırla cevap verecek kadar nazikti.

Evet, onlar da apartmanda yaşıyordu. Evet, onların da köpeği evde yalnız kalıyordu. Evet, bebekliği pek bir maceralı geçmişti. Evet kesinlikle bir Golden ama mümkünse dişisini tavsiye ediyorlardı. Hayır, eve hiç tuvaletini yapmıyordu, dışarıdan eve girmeden önce de patilerini ve poposunu yıkayıp siliyorlardı. Hayır, çocuklarıyla hiç bir sıkıntı olmamıştı ve Hayır, bu sevgiyi başka hiçbirşeye değişmezdi.

Tüm bu ve benzeri sorunun arkasından benim ikizler burcu yüreyim heyecandan hoppidi, hoppidi atmaya başladı. Gözüm sevgili kocamda. Ondan gelen ilk yorum: "Karıcım eğer böyleyse dönünce bakalım ama benim endişem, hem "kedi" hem köpek aynı evde nasıl olacak?" Hadi buyurun buradan yakın...

Diyebilirim ki adadan Geyikli'ye vapur seyahati isim araştırması ile geçti. Kocam direkt Asena'dan girdi olaya. Bir kurt değil de golden düşündüğümüz için daha farklı isimle üzerine yoğunlaştık. Ben biraz daha muzur isimler peşinde koştum. Burada anlatmayacağım bir süreç sonunda kızımızın isminin "Zilli" olmasına karar verdik.

Eve dönüş yolu, köpeksever tanıdıklarımıza araştırmaları için haber verip, "Arka balkonu ona tahsis ederiz, mutfağa hiçbir şart altında giremez, tasmasını kırmızı alalım vb." detaylar üzerinde konuşmakla geçti.

Akşam 6-7 yerle görüştük. Bir sürü üretici var ama insanların yaklaşımları bize pek hitap etmedi. Mesela adam Aydın'da yetiştiriyor, otobüsün kargosunda İstanbul'a getiriyor. Ancak piyasa konusunda bayağı bir bilgi sahibi olduk. Pazartesi akşamüstü bu bilgilerle, eve çok yakın, daha önceden de balıklarımız münasebetiyle muhabbetimiz olan Hayvanlar Alemi isimli petshop'a gittim. Derdimi anlattım ve karşımda Zilli'yi buldum.

Kendi köpeklerinin torunu olan bu kız, erkek kardeşiyle beraber kafesteydi. Ben onu gördüğümde tam 90 günlüktü. Oğlan zıpır zıpırken kız masum, sakin ve çok insancıldı. Hemen yukarıdaki fotoğrafı çekip sevgili kocama gönderdim ve "bence budur" dedim. O da iş dönüşü uğradı, gördü ve çok sevdi. Ve biz kızı aldık. :)) Ancak o gece eve götüremedik. Zaten veterinerkontrolündeydiler ama sadece koruyucu aşıları yapılmıştı, o yüzden ilk 2 aşısının yapılması için bıraktık. Ama benim için gece ve dün geçmedi. Bir heyecan, bir heyecan.

Akşam eve geldim. Ortalığı biraz onun için organize ettim. Arabaya atlayıp, almaya gittim. Yavrum, arabaya ilk bindiğinde yüzündeki ifadeyi ve korkuyu hiç unutamayacağım. Zaten ilk çişini de oraya yaptı :))



Dünden beri bazen dolaşarak, bazen kucağımızda hem evi hem de bizi tanımaya çalışıyor. Bu şabah biz iki koca insan etrafında pervane olduk. Yemeğini yedi mi, çişini yaptı mı? Kızım bizi utandırmadı ve çişini gazete üzerine yaptı. Hemen ödülü aldı tabii. Bu akşam itibariyle ufak ufak dışarıya çıkmaya başlayacak.

İlk gece sonunda fikrimizi merak ediyorsanız, "Niye şimdiye kadar bir köpeğimiz olmamış?". :))

22 Temmuz 2008 Salı

Bozcaada...

Son dönemdeki yazılarda sıkça dile getirmeye başladığım üzere, çok ama çoook sıkılmıştım. iş yoğunluğunun üzerine İstanbul'un sıcağı ve nemi de eklenince her şey üzerime üzerime geliyordu ve hayata minik bir "es" vermek için kendimizi 4 günlüğüne Bozcaada'ya attık.

İki gün izin alıp haftasonuna ekleyerek başladığımız tatilimiz perşembe sabahı 5'te başladı. Elbette o saatte yollar boştu ve bir gün önce İstanbul'u götüren selin esamesi okunmaya devam ediyordu. Dolayısıyla çok rahat bir yolculuk oldu. Yolculuk bizim evden, Geyikli iskelesine 400 km. ve biz karşıya Gelibolu değil de Eceabat'tan geçtiğimiz ve feribotun kalkış saatini de beklediğimiz için, Namık Kemal tesislerindeki minik mola ile birlikte 6,5 saat sürdü. Yolculuğun geneli için şunu söyleyebilirim, Keşan'a kadar yollar double dolayısıyla kimseyle neredeyse muhattab olmadan gidiyorsunuz. Namık Kemal Tesisleri'ne herşey çok özensiz ve sıradan olduğu için sanırım bu son uğrayışımızdı. Diğer taraftan benzin istasyonları ama özellikle de OPET bu güzergaha çok yatırım yapmış. Şehirlerarası yollardaki terk edilmiş benzinci imajını tamamen ortadan kaldırıp, makul mesafelerde yaşayan istasyonlar yaratmışlar. Marketteki herşey taze ve çeşitli, tuvaletler ise pırıl pırıl.

Vapur yaz tarifesine göre, tek saatlerde Geyikli İskelesi'nden, çift saatlerde Bozcaada'dan kalkıyor. Dolayısıyla biz 1,5 saat kadar iskelenin yanındaki çay bahçesinde vakit geçirdik. Sonra, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonucunda ver elini Bozcaada.



Bozcaada'nın Çanakkale tarafından görülen, vapur iskelesinin ve merkezinin bulunduğu doğu cephesi gerçekten boz. Büyük ihtimalle maruz kaldığı şiddetli rüzgar sebebiyle belediyenin ağaçlandırma çalışmaları da sonuçsuz kalıyormuş.

Oteller merkez, merkez dışı ve bağ evi olarak üçe ayrılıyor. Biz merkez dışında, "Küçük Oteller Sitesi"'nda yer alan "Üzüm Butik Otel"'i seçtik. Bu seçimimizden de çok memnun kaldık. Baba - oğul işletmesi, 7 odalı, küçük, sıcak en önemlisi rahat bir oteldi. Biz akşamları kafamıza göre yiyebilelim diye, oda kahvaltı kaldık. Cuma sabah kahvaltısıdaki yumurtalı ekmek bizi taa çocukluğumuza götürdü.

Akşam yemeklerinin ilki büyük ama çok büyük hayal kırıklığı oldu. Başlangıcı benden kaynaklandı çünkü, sabah erken kalktığım, bir süre de uzun yolda araba kullandığım için, sanırım düzenim bozuldu ve o da direkt mideme vurdu. Diğer taraftan güya tavsiye üzerine gittiğimiz, rum mahallesinde, asmalar altındaki mekanda, bakın sayıyorum; 1 duble rakı, kavun, 4 adet kabak çiçeği dolması, 2 dilim peynir, minicik bir tabak deniz börülcesi- ki o kadarcığın içinde muhtemelen 1 baş sarımsak vardı - ve peynir mezesi için bizden tam tamına 45 ytl istediler.


Ada, irili ufaklı bir sürü koy ile dolu. Biz Cuma günü sabahtan Akvaryum Koyu'na gittik. Koy süper ancak artık eski zamanlarda olduğu gibi bilinmez olmadığı için bir süre sonra, bize göre fazlaca kalabalık oldu ve tepede yükselen güneşi de bahane ederek kaçtık.

Adanın bildiğiniz üzere en önemli özelliklerinden biri bağları. Adada yerli ve yabancı 6-7 çeşit üzüm yetiştiriliyor. En ünlü markalar Çamlıbağ, Talay ve Corvus. Bize İstanbul'da bulamayacağımız için Çamlıbağ'ınkileri, özellikle de Cabarne'sini tavsiye ettiler. Cuma öğlenden sonra, otelin çardağında bir şişenin peynir eşliğinde keyfini çıkarttıktan sonra kendimizi alışveriş için merkeze attık. "Çamlıbağ"'ın kendi dükkanında bütün çeşitlerin tadına baktıktan sonra beyaz olarak Vasilaki 2003, kırmızı olarak da Cabarnet Sauvignon 2002 almaya karar verdik.

Adanın diğer bir meşhur şeyi de reçelleri, özellikle de domates reçeli. Biz domates reçelini ilk olarak bir arkadaşlarımızda yemiş ve çok beğenmiştik. Adada 2 yer ticari olarak reçel satıyor. Biz domates reçellerimizi Salto'dan aldık. Eve gelen misafirlere kahve öncesi reçel ikramı eski bir Rum geleneği imiş. Adanın yerlilerinden Rum asıllı Simyon Salto ise, domates reçeli imalatına 30 sene önce başlamış. Adaya özgü özel armut domatesinden üretilen reçelin yapımında katkı maddesi kullanılmıyor. Çekirdekleri çıkartılan domateslerin içine soyulmuş badem konuluyor. Yine adaya özel gelincik ve bizim Polenezköy'de tadıp çok beğendiğimiz karpuz kabuğu reçelini Gülerada'da bulunca onu da affetmedik :))

Cuma akşamı hafta sonu kalabalığı adaya çökmeden önce, adanın batı ucundaki hemen yanında 17 adet yeldeğirmeni de bulunan Polente Feneri'ne gidip güneşin batışını izlemek için son fırsatımızdı. Adanın doğu yakasının çoraklığına nispet yaparcasını batı yakası yemyeşil ve fenere çam ormanlarının arasından geçerek ulaşıyorsunuz. Off ki ne offfff.... Bu noktada ben susayım fotoğraflar konuşsun.







Cuma günü, perşembenin acısını çıkartırcasına yaşanan güzellikler bunlarla da bitmedi ve biz kendimizi, dolunayın ışıkları denizin üstünde dans etmeye başladığı saatlerde Ayazma Plajı'na tepeden bakan Vahit'in Yeri'ne attık. Çok lezzetli, keyifli ve rakının hakkını vererek geçen gecenin sonunda garson 62 ytl'lik bir hesap getirdi. Tam bu herhalde şaka diye aramızda konuşurken, mahçup eda ile yaklaştı ve " Kusura bakmayın, rakıyı eklememişler, rica etsem 30 ytl daha alabilir miyim?" dedi de bi oh! çektik. Manzarası, yemeklerin lezzeti, tam kalkmak üzereyken ikram edilen kahvenin kıvamı, tam yerindeydi.

Cumartesi günü deniz tercihimizi Ayazma Plajı'ndan yana kullandık. Burası adanın sanırım en büyük plajı ve belediye oraya şezlong ve şemsiye koyma nezaketini göstermiş. Biz kafamızı dinlemek istediğimiz için, merkezdeki kalabalıktan uzak, neredeyse koyun bitimindeki son şezlong ve şemsiyeyi kaptık, etraftaki boşları da isteyenlerle, büyük bir memnuniyetle gönderdik.

Başta da söylediğim gibi, dönüş feribotu için 10 veya 12 alternatiflerinden, nispeten daha az trafikle mücadele etmek için birincisini seçtik. Gelirken ödediğimiz 3 ytl 'lik feribot ücretine karşılık dönerken 23 ytl ödeyince o konuda da kafamızda oluşan soru işaretlerine cevap bulup dönüş yoluna geçtik.

Döndükten sonra her sorana aynı şeyi söylüyorum, Bozcaada'yı sevip sevmemeniz, tamamen ne beklediğinizle alakalı. Çünkü ada bir Bodrum veya Çeşme değil. Mümkünse de olmasın. Ada bize, nemli havada klimanın yaptığı gibi bir etki yaptı. Üzerimizdeki bütün stresi emdi, kafamızı sıfırladı. Ancak malesef benim "lay lay loy" diye tabir ettiğim kitle de büyük bir yoğunlukla adadaydı. Akşam bir bakıyorduk, şıkır şıkır kıyafetler, full makyaj teyzeler sokakta. Elbette kimse kimseye karışamaz ama o kişiler, genel yapı içinde biraz farklı kaçıyordu sanki.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Kaosun Sırları / Maxime Chattam

Fransa'nın günümüz edebiyatında genç nesilde 2 önemli temsilcisi var. Biri Jean Christophe Grange, diğeri ise Maxime Chattam. Tarzları ve türleri birbirine çok yakın olan ve dilimizde yayımlanan tüm kitaplarını okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, bugüne kadar kafamızda oluşan acaba Chattam, Grange'yi taklit mi ediyor veya esinleniyor mu? türündeki sorular, bu kitap ile bence sona erdi.

Kaosun Sırları, Chattam'ın dilimizde yayımlanan 5. kitabı. Joshua Brolin serisi olarak tanımlayabileceğimiz ilk 3 kitap, korku, gerilim türünün gerçekten iyi örneklerindendi. Ancak özellikle seri katillerin tarzlarıyla ilgili verdiği detaylarla hayal sınırlarını zorluyorlardu. Kitapları okurken Miniş'in "Ne zorumuz var ki, böyle bir eziyete katlanıyoruz" sorularına sıklıkla maruz kalsam da, ikimiz de okumaktan var geçmedik. Ancak, ilkinden sonra yayımlananlara bakalım sınırları bu sefer ne kadar zorlamış diye başlamaktan da kendimizi alamadık. Sonra Zamanın Kanı isimli, bir ara roman çıktı ki bize göre, klasik Chattam tarzı ile hiç alakası yoktu ve çok ama çok hafif bir kitaptı. Dolayısıyla bu kitapla ilgili çok farklı beklentilerim vardı. Tarzın hangi tarafa yöneleceğini özellikle merak ediyordum. Ve yine 3 günde yalayıp yuttuktan sonra şunu söyleyebilirim ki Chattam, konu ve kurgu anlamında bambaşka bir yerde.

Yakın geçmişte geçen kitap, esasında çok eskilere dayanan Yeni Dünya Düzeni'nin nasıl işlediğini, bizlerin sadece birer piyondan ibaret olduğumuzu, ilişkilerin çok derinlerde olduğunu ve dünyanın güçlülerin oyun alanı olduğunu çok etkili bir dille anlatıyor. Kitabın son sözünde de belittiği gibi, içinde verilen bilgilerin hiçbiri gizli değil, sadece doğru yorumlanabilmek için üstüste konulması gerekiyor - ki Chattam'da roman kurgusunda bunu yapmış.

Müthiş bir kurgu içinde çok etkileyici, çok çarpıcı ve çok düşündürücü...

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Sana "Yuh!" ...

Bilen bilir, ben pek sürü pisikolojisini sevmem. Toplumla da çok içiçe ve barışık olduğum söylenemez. Hayatını bunun tam tersi bir felsefe üzerine kurmuş annem ise, hep benim hastanede karışmış olabileceğim ihtimali üzerinde durdu yıllarca, ama hem o gece başka doğum olmaması hem de geçen yıllar sonunda neredeyse küçük fotokopisi haline gelmemden dolayı, tezi hiç geçerlilik kazanamadı. :))

İşte bu yüzden yurdum insanı ile çok içiçe yerler beni sıkar. Çünkü niye elin gavurunun veledinin tatilde, otobüste, parkta hiç sesi çıkmazken bizimkiler devamlı mızırdanıp viyaklar anlayamam. Niye bizim insanımız yere tükürmeyi, izmarit veya çöp atmayı marifet sayar anlayamam. Niye insanların sakin sakin yemek yedikleri bir ortama giren kalabalık bir grup, sanki kendilerinden başka kimse yokmuş gibi yüksek sesle konuşup, sandalyeleri gürültüyle çekip etrafa rahatsızlık verirler anlayamam. Hele yakın çevremdeki insanların "Ya milletin yapısı bu, kimse rahatsız olmuyor, bir sen oluyorsun. Dolayısıyla belki de problem sende!" şeklindeki yorumlarını hiç anlayamam.

Sanırım 1 sene kadar önce Avrupa Yakası'ndaki - ki o diziyi de içim hiç kaldırmıyor- Gaffur karakteri çok meşhur olup, sokakta onun pijamasıyla dolaşan adamlar, öyle giyinmiş futbol takımları türeyince "Evet, sizi beğenmiyorum", diye bir yazı yazmış ve "Yapma Gülse, senin yapman gereken topluma artı değer katmak, ayna tutup zaten var olanı geri yansıtmak değil" demiştim. Şimdi gitti Gaffur, geldi Recep İvedik.

Önce açık açık söyleyeyim, Recep İvedik filminin izlenme rekoru kırdığı bir toplumun parçası olmaktan en hafif ifadeyle utanıyorum. Hadi filmi bir "travma" idi, geçti diyelim. Şimdi başımıza reklam karakteri olarak çıktı, hem de Turkcell'in.

Düşünebiliyor musunuz, alanında ülkedeki birçok ilki gerçekleştirmiş, sağladığı servisler açısından rakiplerinden açık ara önde, çok önemli sponsorlukları mevcut ve New York borsasında işlem gören ilk Türk markası, gidip kendine Recep İvedik' i reklam malzemesi olarak seçti. Hadi ajanslarının çok kötü bir espri yeteneği var, şirket yöneticilerinin arasında da mı aklı selim bir tane insan yok.

Yıllar önce Hulusi Derici'nin "Marka"sı, yanlış hatırlamıyorsam "Bizim aracımızda bulamayacağınız aksesuarlar" diye bir kampanya hazırlamıştı, Audi için. İlanın görsellerinde, direksiyonu tutan kocaman kıllı bir kol, aynadan sarkan kocaman zarlar, CD ve tespih kullanılmıştı.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Kaçırdıysanız Üzülün...

Dün İngiltere, iki önemli karşılaşmaya ev sahipliği yaptı. Birincisi F1'in İngiltere ayağı, ikincisi ise Wimbledon'un tek erkekler finali.

F1'de çok fazla sürpriz olmadı ve L. Hamilton evinde kazandı. Alonso'nun neredeyse ortada hiç olmasıdı bu sezon yarış, Hamilton, Massa ve Räikkönen arasında geçiyor, enselerinde de Kubica var.

Lakin, Cumartesi günkü Williams kardeşlerin, kardeş kardeş oynadıkları hatunlar finalinden sonra son 5 yılın erkekler birincisi, çim kort uzmanı Federer ile toprak kort şeytanı Nadal'ın finali nefes kesiciydi. Klasmanın 1. ve 2. sinin mücadelesi, aynı bizim Milli Takım'ın maçları gibiydi. Sonuna kadar heyecanlı ve yürek hoplatıcı. 2 kere yağmur yüzünden ara verilen maç, 5 saate yakın sürdü ve belki de en güzel vuruşlar 5. sette yapıldı.

Birbirine bu kadar denk iki tenisçi en son ne zaman karşı karşıya gelmişti bilmiyorum ama bugün çıkan yorumlarda herkesin en az benim kadar etkilendiği görülüyor.

- Eski sampiyon tenisci Mc John Enroe'nun yorumu soyle: "Tarihin en güzel maci..!"


- CNN'in geçtiği altyazı işe şöyleydi: " Nadal outlasts Federer in the epic Wimbledon final.."




4 Temmuz 2008 Cuma

Nice Senelere...

Bugün Miniş'in doğumgünü. Bakmayın siz benim muzur kocamın, "Bizim anaokuldaki kızın üst sınıftan ablası" diye ona takıldığına, Miniş'im bugüne bugün yarım asırlık bir çınar.

Ben çınar deyince de sizin aklınıza istiyorum ki şöyle haşmetli bişey gelsin ama fiziki açıdan değil, mesela dünyaya saldığı kökleri açısından. O köklerden biri 2 çocuk, 1 köpek, sayıları hergün artan inek annesi, biri 20 küsur senelik sevgi dolu bir eş, bir başkası dünya gezgini (bu sene programda Güney Amerika filan var), diğeri roteryen, en bana yakını kitap, takı, puzzle arkadaşı, hayatın bana kan bağının ötesinde sunduğu iki abladan biri...

Onun hayatından kesitler bir süredir "Vesonra" da...

İnşallah ben de bir gün senin kadar "büyürsem", hayatımda saldığım kökler en az seninkiler kadar derin ve güçlü olur. Nice mutlu, huzurlu ve birlikte senelere...

1 Temmuz 2008 Salı

Empati...

İstanbul'un sıcaklarında sırtımdan sırtımdan süper bir "okuma" rüzgarı esiyor. Sevgili kocamın artık alışmış olması gerekirken haaaala şaşıran bakışları altında bir kitabı daha başarı ve keyifle tamamladım. Ama tadı damağımda kalmadı desem yalan olur. Bu seferki zaferin adı "Empati". Adam Fawer'in şu ölümlü hayatında tamamladığı 2. romanı.

Peşin peşin söylemem lazım, Empati hem kurgusu hem de içeriği açısından zor bir roman. 2007'de başlıyor. Size bir sürü şey anlatıyor. Sonra 16 yıl öncesine, herşeyin başladığı günlere dönüp, kafanızdaki tüm belirsizlikleri tek tek aydınlatmaya başlıyor ve yine günümüze dönüp olayı tamamlıyor. Tüm bu kurgu karmaşasının içinde de, bir bölümde beyinin çalışma sistemi üzerine küçük fizik dersler alırken, diğerinde bunlara Locke ve Decartes'i karşılaştıran felsefe ekleniyor. Ve yine ilk kitapta olduğu gibi, farklı açılardan Tanrı sorgulanıyor. Şaka maka bir sürü de ekstra şey öğreniyorsunuz. Tüm okuma sürecinde şaka yapmıyorum yorumlarım söyleydi, "Hım!, hı? ayyyy!! haaaaaa!"

Kitabın konusuna gelirsem, hikaye dünyadaki yüz binde birlik kesimden yani Empat'lardan yola çıkıyor. Bu insanların beyin elektrikleri farklı çalıştığı için karşılarındaki insanların beyin frekanslarına girip, "bükmek" tabir ettikleri sistemle, duyguları kontrol edebiliyor, isterlerse çok mutlu veya çok öfkeli olmalarını sağlayabiliyor. Yine özünde iyileri ve kötüleri anlatan 636 sayfanın, aralarda ağırlaşsa da nasıl bittiğini kesin anlamıyorsunuz.

Fawer'in ilk kitabı "Olasılıksız"la ilgili yazımda da söylemeye çalıştığım gibi, içerik itibariyle çok keyifli ama bir o kadar da derin olan iki kitapta, bence, kesinlikle gece yatarken veya plajda güneşlenirken okunamaz, okunmamalı. Bence farklı tarzı ve konu şekimleriyle ikiside muhteşem.

Kitaptan güzellikler:

- "İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur ama onlara hissettirdiklerinizi asla unutmaz." Maya Angelou (Amerikan şair, aktris ve Amerikan İnsan Hakları Hareketi'nde yer alan sembol isimlerden biri. Şiir kitaplarından "Just Give Me a Cool Drink of Water 'Fore I Die" ile Pulitzer Ödülü'ne aday gösterilmiştir)

- "Cogito Ergo Sum" Decartes (Düşünüyorum, öyleyse varım.)

19 Haziran 2008 Perşembe

Asla Vazgeçme - Harlan Coben

Bilen bilir "Harlan Coben" keşfetmiş olmaktan gurur duyduğum yazarların arasında ilk 5'te yer alır. 3 tane kitabı Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından yayımlanmıştı, devamı gelmeyince biz de diğerlerini orijinalinden okumaya başlamıştık. Kitap boyunca milyonlarca düğüm atıp, kitabın sonunda da hiç sıkılmadan o düğümleri, hiçbir mantık sorgulamasına gerek bırakmayacak ustalıkta, çözen bir yazar Coben.

Geçen hafta, sanırım çarşamba günü akşamüstü 5 sularında, tam işlerimi tamamlamış, hafiften sörf yapmaya başlamıştım ki, Ideefixe'in yeni gelenlerinde Harlan Coben'in son kitabının türkçe olarak yayımlandığını fark ederek ufak çaplı bir çılgınlık yaşadım.

Anında çığlıklar atarak Miniş'i aradım. Perşembe günü Remzi'ye gitmemiz gerektiğini ve sebebini anlattım. O, tabii biraz da yaşının verdiği olgunlukla, önce beni biraz sakinleştirdi, sonra kitabı, %40 gibi dehşet bir indirimle satan Ideefixe'ten almam konusunda ikna etti. Dükkanda bizim bölüme yeni başlayıp, karşımda oturma şanssızlığını yaşamakta olan Çekirge ise, bu süreçte son derece şaşkın beni izliyordu.

Neyse, ben söz dinleyerek siparişimi internet üzerinden verdim ve kendisine pazartesi günü kavuştum. Elime geçtiğinde ufaktan sayfalarını karıştırıp, üzerine adımı ve aldığım tarihi yazarken Çekirge, "Bir haftada okuyabilir misin?" diye sordu. Ben kaşımı kaldırıp bakınca da "Tamam belki abarttım, hadi 2 hafta diyelim" dedi. "Eğer sararsa, maksimum 3 gün" dedim. Bugün, yani 2 gün sonra, kitabı bitirmiş ve detayları aktarmak üzere buradayım.

Coben'in bundan önceki kitabını (The Woods), orijinalinden ve gerçekten çok ama çok keyif alarak okumuştuk. Ancak itiraf etmem gerekiyor ki, Asla Vazgeçme, bence bir iki basamak daha altta bir kitap olmuş. Tarz yine Coben tarzı, anlatım yine çok bildik ama sanki konusu, dolayısıyla da kurgu biraz zorlama olmuş gibi geldi bana.

Çocuklarınındaki değişiklik yüzünden endişelenen ve onu takip etmeye başlayan bir anne - baba, intihar eden bir arkadaş, organ nakli için uygun verici bekleyen bir çocuk, sonrası düşünülmeden yapılmış hareketler, verilmiş sözler, çatırdayan ilişkiler... İşte kitabın özü...

Ben, bazı yazarlara yürekten bağlı olduğum ve ürettiği her eseri okumayı sevdiğim için, bunun da yanına bir artı koyup kitaplığımdaki yerine kaldıracağım ama ilk defa Coben okuyacaksanız Kimseye Söyleme, Başka Şansın Yok ve Karanlık Fotoğraf'tan başlamanızı öneririm.

13 Haziran 2008 Cuma

Altın Koza'nın Perde Arkasından...

Geçen hafta dükkanın yıllık kıdem ödül töreninin Adana ayağını gerçekleştirdik. Aynı günlerde de Altın Koza Film Festivali varmış ve neredeyse tüm Yeşilçam kadrosuyla aynı oteldeydik. En nihayetinde onlar da bizim gibi ama televizyondan veya perdeden seyrettiğin bir kişiyi kendi kurumsal kimliği ile görmek enteresandı, hele böyle yüksek dozda.

Bence;
* Rutkay Aziz ve Ediz Hun hala çok yakışıklı.
* Derya Alabora çok rahat ve sevimli. Ayağında şıpıdık terlikleri, üzerinde belki de pazardan alınmış penyesiyle devamlı ropörtaj verdi durdu. Jüri başkanıymış.
* Lale Mansur'un sesi bana çok itici geldiği için sevmem. Ama lobide otururken görmezden gelme şansınız yoktu. Dekolte V'si neredeyse diyaframına kadar açık bulüzünün altına öyle bir çamaşır giyip, göğüslerini sıkıştırıp ön plana çıkartmıştı ki, çevresindekiler başka şeye konsantre olmakta güçlük çekiyordu.
* Selda Alkor sanki biraz çökmüş gibiydi ama hala çok zarif ve hoştu.
* Hüseyin Avni Danyal, Kurtlar Vadisi'ndeki Bulut karakterinde olduğundan çok daha çekiciydi. Hele sabah kahvaltıdaki pis sakallı, keten gömlekli hali ile.
* Arif Erkin Güzelbeyoğlu (Memik Dede), Cihat Tamer ve genelde birlikte vakit geçirdikleri, simalarını çok iyi bildiğim ancak isimlerini çıkartamadığım, karakter oyuncuları çok sıcak ve samimiydiler. İsteyen kimseyi kırmayıp fotoğraf çektirdiler, sohbet ettiler.
* Mahsun Kırmızıgül evin yaramaz ve huysuz çocuğu modundaydı. Somurtuk, ukala bir suratla dolatı hep. Zaten sonra ödül alamadı diye protesto edip ayrılmış törenden.
* Yalçın Dümer niye oradaydı bilmiyorum ama havasını göreseniz geçen oskarı o aldı sanırdınız.
* Meral Okay, başlı başına bir karizmaydı. Bu kadar kompleksiz, bu kadar mı özgüvenli olur insan.
* Ezel Akay, aynı göründüğü gibiydi. Farklı bir enerjisi var o adamın.
* Tomris Oğuzalp, malesef çok yaşlanmış ve sanki ciddi bir de rahatsızlığı var gibiydi.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates