Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2014 Cuma

Wes Anderson’dan Bir Masal, Büyük Budapeşte Oteli...




Özellikle The Darjeeling Limited, Tenenbaum Family ve Moonrise Kingdom filmlerinden tanıdığımız ve kendine has tarzıyla, çok özel yönetmenler arasında yer alan Wes Anderson’un son filmi olan Büyük Budapeşte Oteli’ni, çeşitli aksilikler sonucunda ancak geçen hafta izleyebildim.

Film dünyasında Wes Anderson denince akla gelen değişmez özelliklerin başında simetri, pastel tonlar ve masalsı bir anlatım geliyor. Kural, hem Şubat ayındaki 64. Berlin Film Festivali’nin, hem de Nisan ayındaki 33. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapan, Büyük Budapeşte Oteli’nde de değişmemiş.



Duyan gelmiş! diyebileceğimiz genişlikte bir oyuncu kadrosuna sahip filmde, Anderson’un değişmezleri arasında yer alan Bill Murray, Jason Schwartzman ve Owen Wilson’ın yanı sıra, Ralph Fiennes, Tilda Swinton, Jude Law, Edward Norton, Adrien Brody, F. Murray Abraham ve Harvey Keitel gibi birbirinden ünlü isim rol almış. 1930’larda, olmayan bir ülkedeki bir otelin kapı görevlisi Gustav H ve yardımcısı lobi görevlisi Sıfır Mustafa’nın işle başlayıp arkadaşlığa dönüşen ilişkileri sırasında başlarından geçenleri anlatan filmde senaryo, dialoglar, müzikler ve kadrajlar inanılmaz.



Gustave dakik, titiz, kimi zaman sert, "müşteri her zaman haklıdır" ın ayaklı kanıtı adeta. Müşterilerinin, ama özellikle de zengin ve yaşlıca kadın müşterilerinin, şahsi sıkıntılarını dahi bilen, çözen, derdini dinleyen bir adam Gustave. Ama aslında onlardan faydalanan, çıkarcı, cingöz bir karakter gerçekte. Bir gün otelde işe yeni başlayan lobici çocuk "Zero"yu yanına alıp onun hamisi olmasıyla film boyunca başımızı döndürecek bir tempoda anlatılan olaylar da başlamış oluyor.

Absürd komedinin en güzel örneklerinden bazılarıyla karşılaştığınız filmin çok yerinde Chaplin filmi izliyor gibi oluyorsunuz. Her ne kadar komedi dalında bir esermiş gibi gözükse de, film yer yer ciddi dram öğeleri de içeriyor ve yaklaşan savaşın ayak seslerini tüm gücüyle yansıtıyor. Hayali bir ülkede, şatafatlı bir otelde yaşanan bir masal, gerçek dünya ile bağını, film boyunca avrupa tarihi ve iki dünya savaşı arasındaki döneme dair referanslarla sağlıyor. 1930'larda en şatafatlı dönemini yaşayan otel, dünya savaşı ile beraber ZZ subaylarının karargahına dönebiliyor mesela.

The Telegraph’tan George Prochnik’e verdiği röportajda Anderson, Stefan Zweig ile 6-7 yıl kadar önce “Beware of Pity” ile tanıştığını, sonrasında diğer tüm kitaplarını alıp okuduğunu ve filmin arka planındaki detayları Zweig’dan çaldığını! söylemiş. Buna karşılık filmde Tim Wilkinson’ın oynadığı “anlatıcı” ve Jude Law’ın oynadığı, anlatıcının karaktere bürünmüş halinin de, Zweig’ı temsil ettiğini eklemiş.

Filmin sonunda “Zero”nun, M. Gustave için söylediği "ait olduğu dünya o doğmadan çok önce sona ermişti ama o bize büyük bir zerafetle taşıdı" sözü, belki Anderson için de geçerli. Günümüz karmaşası içinde, artık çok geçmişte kalmış bir dünyaya ait filmler yapıp, ağzımıza birer parmak bal çalıyor.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Son Oyun / Ahmet Altan...


 
Ahmet Altan’ın gazeteciliği, siyasi yönü, taraf veya tarafsızlıkları beni nedense hiç ilgilendirmiyor. Benim için Ahmet Altan, “Bir orospuyu azize yapar aşk, bir azizeyi de orospu!” sözüyle, aşkı tarif etmek adına yazılabilecek veya söylenebilecek herşeyi tek cümlenin içinde ifade edebilmiş kişidir. O yüzden benim için çok önemli ve çok değerlidir.

“Son Oyun”a kadar çok ciddi bir süre ara verdi roman yazmaya Ahmet Altan. Az buz değil 9  senedir bekliyoruz. Uzun ve sancılı bir dönemden sonra doğan Son Oyun, her zamanki Ahmet Altan romanları gibi çok provokatif başlıyor ama detayların veriliş şekli itibariyle, sanki alışılmış tarzının bir çıt altında kalmış.

Uzun süredir roman yazamanyan bir yazar, yeni arayışlarla, bir cinayet romanı yazmak için çıktığı yolculukta, zeytinliklerle çevrili bir kasabada önce mola verir sonra da oraya yerleşir. Kasaba, belalı çetelerin elindedir, bir yanda belediye başkanı, diğer yanda kasabanın köklü ailelerinden biri iktidar savaşına girmiştir. Her iki tarafın emrinde azılı kabadayılar, kiralık katiller vardır ve onlar aracılığıyla kan davası sürmektedir. Hikaye anlatıcı pozisyonundaki yazarımızın, işlediği cinayet sonrasında kendiyle hesaplaşmak için oturduğu kasaba meydanındaki bankta, kendisiyle konuşmasıyla başlıyor ve ağırlıklı flashbacklerle ilk günden o ana geliyor.

Son Oyun, Ahmet Altan ve bir Ahmet Altan romanı okuduğunuzun bilincinde değilseniz, tarz olarak sert, cüretkar veya belden aşağı gelebilir ama ne istediğinizi bilerek veya bekleyerek bu kitabı elinize alacaksanız o zaman da değil cüretkar, mütevazı bile bulabilirsiniz.

Ben kitabın en çok, aynı zamanda anlatıcısı olan yazarın Tanrı ile, iki yazar/meslektaş olarak, tatlı tatlı didiştiği bölümlerini sevdim.

Bir bölümde yazarımız Tanrı’ya, “Senin egon çok yüksek... Kitapların geniş kitleler halinde, kocaman binalarda okunsun, herkes senin yazdıklarını beğensin istiyorsun. Ama başta yarattığın karakterleri sen de beğenmemişsin ki, “yaktı” diyorlar senin için” diyor. Sonrasında da bulduğu “insan” karakteri ve o karakterin içine koyduğu değişkenliler için onu tebrik ediyor. Ama bu dialoglardaki belki de en can alıcı soru sanırım günah üzerine olan; “Günahı işleyen mi, yoksa o günahı yaratan mı daha günahkar?”

11 Nisan 2013 Perşembe

Tatlı Bela / Beautiful Disaster...


 
Kitaplarınızı almadan önce, onlar hakkında araştırma yapma alışkanlığınız varsa, GoodReads bu konuda oldukça kapsamlı ve güvenilir bir kaynak. Sitenin yapısı basit, içeriği geniş, katılımcı / okuyucu sayısı yüksek. Dolayısıyla ilgilendiğiniz kitapla ilgili objektif görüş alma olasılığınız çok yüksek.

Goodreads’de kitapları yazarına, ismine, yayınevine vs.  göre arayabileceğiniz gibi, yetişkin, gençlik aşkı, kolej romantizmi, erkek arkadaş vs. gibi alt gruplarla da arayabiliyorsunuz veya o size “bak o beğendiğin gibi, bir de bunlar var” diye yönlendiriyor.

İşte özellikle itunes’dan e-book almaya başladıktan sonra, sıkça yararlandığım Goodreads’in oldukça “hit” alan kitaplarından biri olan Beautiful Disaster, geçtiğimiz hafta “Tatlı Bela” ismiyle, Yabancı Yayınları’ndan ülkemizde de yayınlandı.

Kitap, Amerikan okuyucusunun çok sevdiği, “kolejli gençlik aşkı” temasının işlendiği başarılı bir örnek. Bu tip kitapların genel yapısı şöyle oluyor. Bir şekilde ilişki içine girecek kız veya erkeğin biri veya ikisinin, geçmişinde unutmak istediği bir olay oluyor. Bu onun yeni ilişkisinin ilk zamanlarını genelde iki taraf içinde çekilmez hale getiriyor ancak bir noktada bu direnç kırılıyor, eğer varsa etekteki taşlar dökülüyor, bazen bir hazım süreci geçiyor ve sonuçta çiftimiz birbirinin / ilişkilerinin kıymetini anlayıp, mutlu mesut hayatlarına devam ediyorlar. Anlatım dilinin ne kadar akıcı veya eğlenceli olduğu ve süreç hikayelerin ne kadar tutarlı veya yaratıcı olduğu, benzer tarzdaki kitapları birbirinden ayırıyor, bazılarını da öne çıkartıyor.

Tatlı Bela’daki iki ana karakterimizde geçmişten biraz sorunlu. Abby, tüm hayatını geride bırakıp, en yakın arkadaşıyla şehir değiştirip, onu kimsenin fark etmeyeceğini düşündüğü bir hayata başlamak için, Eastern Üniversitesi’ne geliyor. Ancak onu fark eden kişi, tüm üniversitenin kızlarını “elden geçirmiş”, vücudu dövmelerle kaplı, hayatını dövüşlerden kazanan, dövüş lakabı “Mad dog / kuduz köpek” olan, dövüşmeyi kendinden büyük 4 erkek kardeşten öğrenen Travis oluyor.

Artı eksi kutupların birbirini çektiği, ne kadar uzaklaşmak isteseler o kadar birbirlerine yaklaştıkları, sürprizlerin, kavgaların, gözyaşlarının, dedikoduların, kahkahaların, umutların ve hayalkırıklıklarının havada uçuştuğu, okuması keyifli, sıkmayan, sonunu hissetseniz de, süreci merak uyandıran bir roman Tatlı Bela. Yayınevinin web sitesinde, New York Times’ın çok satanlar listesinin üst sıralarındaki kitabın Grinin Elli Tonu ile kıyaslandığı iddia ediliyor. Benim görüşüm, ancak kitapları okumayan kişilerin bu kıyaslamayı yapıyor olduğu veya bunun gereksiz bir satış stratejisi olduğu yönünde.

Kitabın, otuzlu yaşlarının ortasındaki yazarı Jamie McGuire, 3 çocuk annesi ve gerçek bir kovboy olan kocasıyla Oklahoma’da bir çiftlikte yaşıyor. Bu kitabı basmak için değil, eğlenmek için yazmış. Travis içinde, kolej yıllarındaki büyük aşkında esinlendiğini söylüyor.

Tatlı Bela / Beautiful Disaster, Beautiful Serisi’nin ilk kitabı ve hikayeyi Abby’nin ağzından okuyoruz. Serinin ikinci kitabı olan Walking Disaster, dünya çapında 2 Nisan’da yayınlandı. Bu sefer olayları paralel akışta Travis anlatıyor.

25 Ocak 2013 Cuma

Nemesis / Jo Nesbo...


 
Nordik yazarların kitaplarını okumak, bizim gibi Amerikan veya Anglasakson kültürlere alışık okur kitlesi için biraz zordur. Çünkü ne isimler, ne lokasyonlar, ne de kaligrafi tanıdık olmadığı için, okurken süreci takip etmek oldukça zor olur. İşte bu yüzden, Nordik cevherler bizim entellektüel piyasaya pek giremedi yakın zamana kadar.

Bu kuralı ilk bozan, Ejderha Dözmeli Kız serisi ile, Steig Larsson oldu. Eğer ölmemiş olsaydı da, gerçekten çok  daha iyi işler çıkartabilecek bir yetenekti. Geçtiğimiz ayda,  dünya çapında 15 milyondan fazla satan Jo Nesbo’nun ilk kitabı çevrildi tükçeye. Ve görünen o ki Larsson’un araladığı kapı, Nesbo ile sonuna kadar açıldı. Dolayısıyla da devamının geleceğini bekleyebiliriz.

Jo Nesbo’nun dilimize çevrilen ve geçtiğimiz ay yayımlanan kitabı Nemesis, esasında, Nesbo’nun yarattığı Harry Hole karakterinin maceralarını içeren, şimdiye kadar, 9 kitaplık serinin 4. kitabı. Yani biz mevzuya biraz ortasından daldık. Twitter’da Doğan Kitap’a bunun sebebini sorduğumda, “Yurtdışında çalıştıkları ajansın bu kitaptan başlamalarını önerdiğini ve onların her daim en iyi kitapları yayınladıklarını” söylediler. Halbuki bence esas sebep, ilk 3 kitabın henüz Amerika’da da yayınlanmamış olması, yani lisans problemi.

1960 doğumlu Nesbo, ekonomi ve işletme okumuş. 9 kitaplık Harry Hole serisinin ilk kitabı olan “The Bat – Yarasa”yı ise, 1997 yılında yazmış. Nemesis ise, 2002’den. Yani 10 yıl gecikme ile elimizde.

Oldukça kendine has bir dili ve anlatım şekli var Nesbo’nun. Açıkçası alışana kadar belli noktaların üzerinden 1-2 defa geçmek gerekebiliyor ama kitap o kadar zekice kurgulanmış ki, finale geldiğinizde, ağzınız açık, beyniniz şaşkınlık içinde kalıyor.

Bir banka soygunu sahnesiyle açılan Nemesis, iç içe farklı 2-3 hikaye ve geçmiş ve geleceğe çokça gönderme içeriyor. Dolayısıyla, 4. kitaptan seriye başlasanız bile, ilk 3 kitaptan süre gelen ana hikayeyi yakalayabiliyorsunuz ancak bu sefer de detayları da merak etmeye başlıyorsunuz.

Ben, son dönemde pek rastlamadığım kalite ve zekadaki bu kitabı size şiddetle tavsiye ederken, dipsomanik kimliğim ön plana çıktığı için, The Bat’i okumaya başladım bile. Bakalım hayat Harry Hole için nasıl başlamış ve bugüne kadar gelmiş.

11 Aralık 2012 Salı

Gabriel'in Cehennemi...


Her öncü/iyi işte olduğu gibi, Fifty Shades of Grey (FSOG) serisinin/tarzının da takipçileri geldi arkadan. Takipçilerin kimi bu rüzgardan olumlu, kimi ise olumsuz etkilendi. İşte “Gabriel’in Cehennemi”, özünde, arka planı sağlam, romantik bir aşk hikayesi olması haricinde, FSOG ile uzaktan yakından ilgisi olmayan – en azından ilk kitap itibariyle – ama yayıncısı tarafından piyasaya bu şekilde lanse edilen bir kitap / seri oldu. FSOG serisini çok sevmiş, bununla ilgili de ciddi bir kulis yapmış biri olarak şunu söyleyebilirim ki, Sylvain Reynard’ın yine toplamda 3 kitap olacak serisi, altyapı olarak FSOG’in 2-3 gömlek üstünde.

Serinin ilk kitabı olan Gabriel’in Cehennemi (Gabriel’s Inferno), Kanada Toronto Üniversitesi’nde Dante Profesörü olan, elbette çok yakışıklı, Gabriel Emerson’la, kendisine 7-8 yaşından beri aşık, şu anda da yüksek lisans dersinde öğrencisi olan Julianne’ın ilişkisini, çiftin yaşadığı gel – git’leri, Dante Alighieri (1265-1321)’nin dünyaca ünlü eseri İlahi Komedya’nın üzerine kurgulayarak anlatıyor ve kitaplar da aynı Komedya’daki bölümleri takip ediyor; Inferno / Cehennem, Purgetory / Araf, Paradise / Cennet...

Bildiğiniz gibi, İlahi Komedya, Dante tarafından 14. yüzyılın ilk yarısında yazılmış, İtalyan edebiyatının en meşhur epik şiiri ve dünya edebiyatının önemli bir başyapıtı.

Komedya'da Dante, ölüm sonrası sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennette geçen seyahati, hikâyenin kahramanı da olan kendisinin ağzından anlatır. Orta Çağda "Komedya", "Tragedya'nın" aksine sonu iyi biten hikâye anlamına gelirmiş. Yani, eserin adındaki "Komedya" kelimesi, öyküsünün güldürü unsurları taşıdığı anlamına gelmiyormuş.

Orta Çağ ile Rönesans arasındaki geçiş döneminde yazılmış ortaçağın döneminin bu şiiri, hayalgücü ve alegorik tasavvuru, ölüm sonrası hayatı anlattığı öyküsü ile Hristiyan batı kiliseleri tarafından benimsenmiş. Eserin orijinal adı "Komedya" olduğu halde, 1360 yılında Giovanni Boccaccio tarafından başına "İlahi" kelimesi eklenerek Hristiyanlaştırılmış. Toskana lehçesi ile yazılan eser, bu lehçenin modern İtalyan dili olarak gelişmesine de yardım etmiş.

İlk kitabın hoş, yazara göre de oldukça anlamlı bir kapağı var. Yazar Sylvain Reynard’ın anlattığına göre kapağın detayları şöyle kurgulanmış:

Alevler

Kahramanımız Profesöt Emerson, içinde bulunduğu koşullar itibariyle varlığını hep Dante’nin koşullarına göre yorumluyor.Kapaktaki alevler ve kitabın ismi, Gabriel’in kendini nasıl tanımladığının bir yansıması. Profesörümüz kendini “Cehennemde” görüyor. Kitabın devamını da göz önünde bulundurarak, yazar kapaktan Cehennem’den bir sembol, elbette ki alevleri kullanmayı çok uygun bulmuş.

Erkek Figürü

Bu figürün önemini anlatabilmek için öncelikle Auguste Rodin’in eserlerine bir göz atmakta fayda var. 1840 – 1917 tarihleri arasında yaşayan Rodin’in, belki de en bilinen iki eseri Düşünen Adam (The Thinker) ve Öpücük (The Kiss). Daha az bilinen ise, bu iki eserin de, Dante’nin Cehennemi’nden esinlenerek yapılan daha büyük bir işin parçaları olduğudur.

1880 yılında, Rodin, Cehennemin Kapısı / Gate of Hell, isimli anıtsal kapıyı yapması için görevlendirilir.

Kapının ortasında, en yukarıda çok tanıdık bir figür oturur, Düşünen Adam / The Thinker. Ama kimdir bu Düşünen Adam? Rodin’e göre, bu Dante veya kendisi olabilir. Keza sonra kendisi figürü, The Poet / Şair, olarak tekrar isimlendirmiştir. Fakat demiş yazar, ben hala Düşünen Adam’ı, Dante olarak tanımlamayı seçiyorum.

Gabriel’in Cehennemi’nin kapağında, üstte, Rodin’in Düşünen adamı’na benzeyen, ancak iki ilgi çekici farkı olan, bir erkek figürü görüyoruz. Düşünen Adam, elini çensinin altında yumruk yapmışken, kapaktaki figür, iki elini birleştirmiş. Her ne kadar iki figür de düşünceye dalmış gibi gözükse de, kapaktaki figürümüzün aşağıya bakan gözleri, düşünmenin ötesinde bir eylem sergilediği fikrini veriyor.

Sevgililer

Kitabın kapağındaki son imajda, çıplak olarak birbirlerine sarılmış, bir kadın ve adam görüyoruz. Kadının yüzü yana dönmüş ve eli sevgilisinin saçlarında kaybolmuş. Adam ise, kadına sıkıca sarılmış, ağzı omzunun üstüne gömülmüş, elleri ise sırtını okşuyor. Sarılmaları nazik ama neredeyse umutsuz,  ve öpüşmüyorlar. Belki adam kadının omzunu öpüyor ama tam olarak emin olamıyoruz. Kadına fısıldıyor, saedce omzunda dinlenip, içinde bulunduğu anın tadını çıkartıyor veya belki de göz yaşı döküyor olabilir.

Bir kez daha, bu imajın anlamını keşfetmek için, Rodin’in Cehennemin Kapısı isimli eserine bakmak zorundayız. Cehennemin Kapısı’ndaki, Paolo ve Francesca’nın bu heykeli daha sonra The Kiss / Öpücük olarak adlandırılmış. Paolo ve Francesca’nın hikayesi, kitabın bir bölümünde, Profesör Emerson tarafından anlatılıyor. Özetlemek gerekirse, işledikleri şehvet günahı yüzünden, trajik ölümlerinde sonra, cehenneme gönderiliyorlar. Rodin’in eseri, iki sevgili arasındaki tutkunun, tam dudakları birleşmeden önceki anını, bize gösteriyor. İki figürde çıplak ve birbirine sarılmış. Francesca’nın kolu, Paolo’nun boynuna sarılmış. Her ne kadar heykel The Kiss / Öpücük olarak adlandırılsa da, çiftimiz gerçekte öpüşmüyor.

Tüm bu saydıklarımız, kapaktaki çıplak çift için de söylenebilir. Birbirlerine tutkuyla sarılmışlar ama öpüşmüyorlar. Her ne kadar pozisyonları ihtiraslı gibi dursa da, esasında bir şehvet ateşi gözlemlemiyoruz. Duruşları sevgi dolu ve Rodin’in heykelinin aksine, kadınla adam arasında boşluk yok.

Tüm bu detaylar ışığında, sizleri oldukça derin bir kitap/seri beklediğini söyleyebilirim. Serinin ikinci kitabı, Gabriel’s Rapture / Gabriel Arafta, geçtiğimiz günlerde yayınlandı ancak ben ikinci kitabı orijinalinden okumaya başladım. İmkanı olanlara tavsiye ederim. Serinin son kitabı ise, şu anda yazılıyor. Yazar henüz kesin bir yayınlanma tarihi ve resmi isim veremeyeceğini açıklamış.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Grinin Elli Tonu / "Fifty Shades of Grey" Triology...


Öncelikle bir konuda anlaşalım; Eğer pazarlama numaralarına kanıpta, bu kitabın sadece pornografik bir yapıttan ibaret olduğunu düşünecekseniz, yollarımızı burada ayıralım ve siz bu yazının devanı hiç zahmet edip okumayın. Eğer ki; ben açık fikirliyim, parçalarla değil, olayın bütünüyle ilgilenirim derseniz, hah o zaman aynı yerdeyiz demektir, devam edebilirsiniz.

Biz bu kitaptan yaklaşık 3 hafta önce haberdar olduk. Fazlaca uluslararası bir grup olduğumuz için bir noktada açılan muhabbette, biri Los Angeles’ta plajlarda herkesin elinde bu kitabın olduğunu söylerken diğeri Londra’da her metroda 2-3 kişinin elinde gördüğüne yemin etti. Sonrasında da bir başkası, Londra seyahati sırasında 1 alana ikincisi %50 kampanyasıyla aldığı ilk kitabı, patlamaya hazır bir bomba gibi masamın üstüne bıraktı.

Temel olarak bir üçlemeden oluşan kitap, üniversiteden yeni mezun olan nispeten bir kızla, çooooook zengin ancak sıradışı zevkleri ve becerileri olan bir  gözde bekarın hikayesini anlatıyor.

Dün Hürriyet’te gördüğünüz ilk pazarlama atağının bundan sonraki aşamalarında da mantar gibi yayılacağı için rahatlıkla fark edebileceğiniz gibi, bu ilişkiyi diğer gündelik! ilişkilerden ayıran en önemli özellik, yakışıklı bekarımızın karanlık geçmişinden çıkış noktası olarak geliştirdiği ve “Dominant – Hakim” olarak ifade edilen bir seksüel kimliğe sahip olması ve ilişkilerinde de kendine “Submissive – İtaatkar” partnerler araması.
 

Üçlememizde, “kontrol etmek” ilişkilerinin ve hayatının temelini oluşturan karakterimiz, karşısında çok etkilendiği kızımızı görünce onu da geçmiş “Sub”ları gibi değerlendirip, aynı formüllerle sonuca ulaşmayı, belki de kısa bir süre için gönlünü eğlendirip, sonraki maceraya devam etmeyi düşünür ama işler bu sefer o kadar da kontrol altında olamayacaktır…

Her ne kadar kitabı E.L.James takma ismi ile yazan 49 yaşındaki Erika Mitchell, “Hepsini kendim için yazdım” dese de kitap Haziran 2011’de yayınlanmasından şu ana kadar dünya çapında 37 ülkede, 40 milyondan fazla satmış. Önce e-kitap olarak dağıtıma çıkan kitabın gördüğü ilgi sonrasında basılmasına karar verilmiş.


Kitabı orijinal dilinde okumuş birisi olarak önerim, eğer okuyabiliyorsanız bu yolu takip etmeniz çünkü tercüme konusundaki “Kadın gibidir, güzelse sadık değildir, sadıksa güzel değil” yorumuna bir kez daha gönderme yaparak şunu söyleyebilirim ki, kitabın “Grinin Elli Tonu” şeklindeki Türkçe adı bile, orijinalindeki “Grey” kelimesine yapılan göndermeyi es geçiyor. Şöyle ki, ana karaktrimizin adı Christian Grey, dolayısıyla “Fifty Shades of Grey”, hem grinin tonlarını hem de karakterin kendi içindeki dalgalanmasını ifade ediyor ve biz daha başlıkta yapılmaya başlanan bu ince göndermeleri maalesef kaçırıyoruz. Aklıma gelen bir başka örnekte, çoğunluğu kızın ağzından/bakış açısından anlatılan kitapta çokça geçen “Oh, my Fifty!” ifadesi. Yine tercümede anlamını kaybedip, ağırlığını ve etkisini yitirecek gibi geliyor bana.

Ben 2. ve 3 kitabı Remzi Kitabevi’nden alırken satışa yardımcı olan kız, “Kitap ilk geldiğinde pek kimse ilgilenmedi ama şimdi yurtdışından sipariş yetiştiremiyoruz” demişti. Bu ilgiyi daha önce bir Stephenie Meyer’in Alacakaranlık Serisi’nde görmüşler, bir de Dan Brown kitaplarında.

Ve merak edenler için, elbette bu üçleme de sinemaya aktarılacak ancak Universal Pictures’ın yayın haklarını aldığı seride başrolleri kimin oynayacağı henüz belli değil.
 

Serinin ilk kitabı olan “Fifty Shades of Grey / Grinin Elli Tonu”, bu hafta Pegasus Yayınları’ndan çıkıyor. İkinci kitap olan “Fifty Shades Darker  / Karanlığın Elli Tonu”  - ki bence yine yanlış/eksik tercüme, “Daha Koyu Elli Gölge!” gibi bir şey olmalıydı – 15 Ekim’de,  üçüncü kitap olan “Fifty Shades Freed / Özgürlüğün Elli Tonu” ise, hemen kitap fuarı öncesi, 15 Kasım’da yayımlanacakmış.
 

Üçüncü kitabı 2-3 saat önce bitirmiş biri olarak çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, hikayenin tamamı çok sağlam temeller üzerine oturuyor ve açıkta kalan hiçbir nokta yok.

Ayrıca kitabı okurken dikkatimi çeken bir konu hakkında sonrasında biraz araştırma yapınca ne kadar haklı olduğumu gördüm. Yazar her kitabın içine resmen bir playlist gömmüş. Okurken fark ediyorsunuz ki, müzik bazı noktalarda resmen başrole çıkıyor. Ya Christian gecenin bir yarısı üzüntüsünü atmak için piyanoda bir parça çalıyor, ya Ana’ya içi çok farklı tarzda, kendi ifadesiyle “eklektik” müzik zevkinin yansıması, playliste sahip bir i-pod hediye ediyor veya “playroom”larına Bach’ın bir parçasını fon yapıyorlar. İşte meraklısı için, bu müziklerin klasik olanlarından oluşan bir cd dünya çapında EMI etiketiyle ve "Fifty Shades of Grey - The Classical Albüm" adıyla, 17 Eylül’de piyasaya çıkıyor ve eğer kitapları, kendi müziklerini fon yaparak okumak isterseniz de playlisteleri şöyle:
 
Fifty Shades of Grey / Grinin Elli Tonu


Lakmé (Act I): Flower Duet



Sex On Fire



Adagio from Concerto No 3 in D Minor, BWV 974



Misfit



I'm On Fire



The Lightning Strike



Heitor Villa-Lobos: Bachianas Brasilerias No. 5 for voice and 8 cellos: Aria (Cantilena)



Witchcraft



La Traviata - Prelude



Toxic



The Blower's Daughter



Canon and Gigue in D Major: I. Canon



Spem in alium



24 Préludes, Op. 28, No. 4 in E Minor: Largo


 Fifty Shades Darker / Karanlığın Elli Tonu

What Is This Thing Called Love?



Like a Star



Piano Concerto No. 2 in C Minor, Op. 18: “Adagio Sostenuto”



Lover, You Should've Come Over



Principles of Lust



Possession



Try



The Scientist



Every Breath You Take



Heartbeats



Homelands



Fantasia On A Theme By Thomas Tallis



Chan Chan



Crazy In Love



I Put a Spell on You



Bailero (Chants d'auvergne, 1st Series, No. 2)



I've Got You Under My Skin



Come Fly With Me



Songbird



Nocturne No. 1 In B-Flat Minor, Op. 9, No. 1



Weather to Fly



King of Pain



Moondance



Someone Like You (2007 Remastered)



This City Never Sleeps



The First Time Ever I Saw Your Face


Fifty Shades Freed / Özgürlüğün Elli Tonu

You'll Never Find Another Love Like Mine



Wherever You Will Go



The Great Gig in the Sky



Requiem, Opus 48: In Paradisium



Wicked Game



Goldberg Variations: Aria by J.S.Bach



I Say a Little Prayer



Walk on By



Sexy Bitch



Touch Me



Sweet About Me



La Fille Aux Cheveux de Lin



Jesu Joy of Man's Desiring



The Ugly Duckling


 


Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates