21 Ocak 2009 Çarşamba

Lost 5. Sezon Başlıyor...

Eveeet. Gün bugün. Ne ekonomik kriz, ne Obama'nın göreve başlaması, ne belediye seçimleri, ne doların yükselmesi, ne İstanbul'un çözülemeyen trafik sorunu. Hepsini birazcık unutun. Ve Lost serisinin bugün yayınlanacak 5. sezonun ilk bölümünün keyfini çıkartın. Nereden mi? Yarın bilimum dizi sitelerine düşmüş olur, merak etmeyin. O zamana kadar aşağıdaki fragmanının keyfini çıkartın.


20 Ocak 2009 Salı

"M.A.T" & "C.S.I" & "Dexter"...

Böyle bir yazı yazmaya, daha doğrusu bu şekilde yazmaya hiç niyetim yoktu ancak tanıtım yapmak veya farkındalık yaratmak adına geçen haftadan beri basına servis edilen haberlerden sonra kendimce mecbur kaldım.

Konu, başrolünü eski manken, yeni dizi oyuncusu dokunsan kırılacakmış gibi duran Nefise Karatay'ın oynayacağı, çakma C.S.I., M.A.T. Daha doğrusu dizinin içeriğinden çok, dizide olay yeri inceleme ekibinin bir parçası olarak rol alacak Nefise ile ilgili, "Rolüne hazırlanmak için otopsiye girdi.", "Morgda fenalaştı", "Otopsiye girdikten sonra 3 gün uyuyamadı.", "Çekimler gereği arazide bulunan ceset üzerinde inceleme yapan Nefise, sahneyi zorlukla tamamladı." şeklindeki haberler.

Şimdi ben elimde olmadan soruyorum: Diyelim ki bu haberlerin hepsi gerçek, "E tabii böyle bir dizi, konakta çekilen, sadece bir odadan diğerine salındıklarınıza benzemeyecekti, madem zorlanacaktın, niye kabul ettin?", ya da hepsi gündem yaratmak için "Senin hiç mi gururun yok ki pazarlama uğruna böyle aşağılanıp, sefil hallerde basına servis yapılmayı kabul ettin?" Aşağı yükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık durumu anlayacağınız.

M.A.T'ın orijinal versiyonu olan C.S.I serilerinin arasında 9. sezonunu tamamlamış olanlar var. Yani bizimkiler Ferhunde Hanımlar, Bizim Evin Halleri gibi dizilerin uzun soluklu olmasıyla övünür ya, adamlar CSI gibi bir konsepti sürdürüyor o kadar. Minik bir googling yaptım, hiçbir oyuncu da bayıldım, ayıldım, yok rolüme tıp fakültesinde çalıştım gibi bir açıklama yapmamış.

Şimdi nereden nereye diyeceksiniz. Bilen bilir Dexter diye, oldukça başarılı, 3. sezonu yeni biten bir dizi var. Adam seri katil ama küçüklüğünde kendisindeki öldürme güdüsünü fark edip bunu belli bir "kod" çerçevesinde yönlendiren polis babası tarafından eğitilmiş, sadece başkalarını öldürenleri öldüren, diğer zamanlarında da "normal" insanlar gibi bir işi (Adli Tıp, kan Uzmanı), sosyal hayatı ve şimdilerde de karısı olan bir çeşit uzman.

3. sezon başında çeşitli dergilere verdiği röportajları, M.A.T. dizisinin tüm yapımcı ve oyuncularına tavsiye ederim. Dexter'ı oynayan ve bu sene de Televizyondaki Drama Dizilerindeki En İyi Erkek Oyuncu dalında Golden Globe'a aday olan Michael C. Hall, Vanity Fair dahil verdiği röportajlarda kendisi olarak değil, canlandırdığı Dexter Morgan karakteri ne yer, ne içer, ne izler, ne düşünür, gelişmeleri nasıl yorumlar, şeklinde cevap vermiş.

Hani bir reklam vardı, çocuk okuldan eve geliyor, annesine kapıdan girerken "Çok çalışmam lazım, çoook" diyor ya, işte bizdeki tam o hesap. Hatta birçok şeyi değiştirmek için çok çalışmamız lazım.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Revolutionary Road...


Bu filmle ilgili hikayem çok bahtsız. Aldığım 3 cd'de aynı yerde hata verdi. Çıldıracağım. Film bitecek bitemiyor, sonunu seyredeceğim, seyredemiyorum. Neyse Miniş sağlam bir cd buldu da ben de rahatladım.

Filmi bitirdikten sonra bu negatif elektrik filmin kendisinden geliyor da olabilir diye düşünmedim değil. Film 1950'lerin başında, geleceğe dair hayalleri olan, ancak birbirlerini çok da tanımadan evlenen karı kocanın hikayesini anlatıyor. Başlıyor kavga ediyorlar, bitiyor kavga ediyorlar, bu arada da siz de şişiyorsunuz. Tabii bence bu Titanik'ten yıllar sonra tekrar bir araya gelen Kate Winslet ve Leonardo Di Caprio'nun oyunculuk yeteneğinden kaynaklanıyor. Çünkü izlerken onların sıkıntısı sizin sıkıntınız oluveriyor.

Hayallerini bırakıp küçük bir kasabaya yerleşen ve 2 çocuk sahibi olan çift, bir noktada kadının bulduğu çıkış yolunu kullanarak hayatlarını değiştirmeye ve hayallerinin peşinden koşmaya karar veriyor. Ancak tam bu noktada olmayacak şeyler oluyor ve kararlarını tekrar gözden geçirmek, yeni değerlendirmeler yapmak durumunda kalıyorlar.

Film uzun ve konu olarak sıkıcı diyemeyeceğim ama sizi çekerse oldukça sarsıcı. Takip edenler bilir, Kate Winslet buradaki oyunculuğu ile Golden Globe almaya hak kazandı. Oskar'ın da engüçlü adaylarından biri. Ancak bir not düşmeden de geçemeyeceğim. Filmin yönetmeni Sam Mendes, aynı zamanda Kate'in kocası. Ödül töreninde kocasına "Bizi hiç dinlenmeden çalıştırdığın ve ortaya böyle bir film çıkmasını sağladığın için teşekkür ederim" demişti. Düşünmeden edemiyorum. O dinlenmeden çektikleri sahnelerin 2-3 tanesi oldukça ateşli. Yönetmen - koca için oldukça zor olmuştur. Muzur muyum? Hayııır...

İlgilenenler için filmin IMDB puanı: 7,9 / 10. Ülkemizde gösterime girme tarihi 6 Şubat.

16 Ocak 2009 Cuma

Bilmeyenler için "Bükçe"...

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak, ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim, dedim. Deniz kenarında ki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.

Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben.Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.
Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
-İngilizce, Fransızca bir de kendi dilimi de sayarsak Türkçe'yle üç dil oluyor.
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.
-Kadınların ayrı bir dili mi var?
-Tabi ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.
-İyi de niye Bükçe?
-Çünkü kadınlar konuşurken genellikle, söyleyecekleri sözü, net söylemezler. Eğip bükerler onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
-Bükçe zor bir dil mi baba? diye sordu gülerek.
-Bana bak, çok önemli bir konu, eğleniyor gibisin biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek Bükçe konuşurlar sonrada senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor.
-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar.
-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır, cevabı alıp kırı lmaktan korktuklarından dolayı, sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendiler leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için, leb, deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb, demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. Niye, leb, demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor, diye canları sıkılır.
-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin, diye kızıyor bana.
-Kızarlar oğlum kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendiler gibi düşünceli olmamızı beklerler fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya . Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
-Hazırım baba.
-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "bu gün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı andan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.
-Hikaye dili yani.
-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde, bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
-Ne alakası var, baba. Seni sevmiyorum demekle, kısa anlat demenin.
-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
-Bu önemli, Bükçe'de dinlemek sevmektir, diyorsun.
-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken, bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkeklerde imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve sözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı bir kaç saat surat astı . "Neyin var." diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
-Böyle de iyisin, derken o "de" ekini orda kullanmamalıydı n. Canan bunu şöyle anlamıştır. Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
-Peki ne demem gerekiyordu?
-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, o günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup, ağır mıyım, derse sakın "evet, biraz" falan deme "hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.
-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
-Aferim oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
-Ve asla unutmazlar, değil mi?
-Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için "biraz cimri" demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "sen şunu mu demek istiyorsun." diye asla yüzüne vurmayacaksın.
İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin."dedim. "Tamam" dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de kepekli ekmek arasına yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde, bu sıralar.
-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş, diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
-Bükçe'de "Hiçbir şey yok" demek "Çok şey var, benimle ilgilen" demek oluyor, o zaman.
-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir şey vardır ama; şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadirdir, gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksı n tabi.
-Bir arkadaşım da kadınların "peki" demesi tehlikelidir, demişti.
-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan "kuru bir peki, olur, tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.
-Zor bir dil baba.
-Yok yok gözün korkmasın. Bükçe, konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
-Anlamak da pek kolay değil ama.
-Korkma o kadar zor değil. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar, ve konuşurken suçlayarak konuşurlar fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
-Nasıl yani?
-Mesela, karın sana "ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma , seninle gezmek canı istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.
-Küçük ama önemli detaylar.
-Aynen öyle. Mesela karın "üşüdüm" diyorsa, üstünü kalın giy demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik, belki.
-Haklısın aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
-Not mu alsaydım, epeyce detayı varmış dilin.
-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez"dir. Fark etmezi kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap " diye anlarlar.
-En değerli sözcük nedir?
-Sen bil, bakalım.
-Seni seviyorum, demek herhalde.
-Evet, kadınlar "seni seviyorum" sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler söylemiştim, zaten biliyor diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
-Ben de tam ona geliyordum. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler, değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama eğer sen hep alıp vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
-Tamam baba bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdelerini ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak." dedi. Tam "Fark etmez, sen seç" diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil" gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabi canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen," dedim çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
-Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

14 Ocak 2009 Çarşamba

The Curious Case of Benjamin Button...

Daha geçen haftaya kadar, "Şunun şurasında Oskar törenine 1,5 ay kaldı, ortada doğru düzgün film bile yok, acaba ben mi bişeyleri kaçırıyorum" diye hayıflanırken, resmen bir sağnağın altında kaldım. Her akşam 1 tanesini seyretsem, sanırım 2 hafta hiç bişey yapmamam gerekecek :))Ama kendim kaşındığım için şikayet yok.

Dün akşam zor bir günün arkasından kendime seyir zevki yaşatacak bir film ararken, biraz da Milliyet Blog'daki yazıma, Yumaba'nın yazdığı yorumda yaptığı tavsiyeden yola çıkarak "The Curious Case of Benjamin Button - Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi" nde karar kıldım. Çok da iyi etmişim.

Filmin 2.5 saat sürdüğünü söyleyerek başlamak istiyorum ve bugüne kadar seyrettiğim en iyi filmlerden biri olduğunu belirterek de devam etmek.

Hikayedeki tuhaflık, Benjamin Button'un yaşlı doğup bebek olarak ölmesinden kaynaklanıyor. Bu zaten filmin tanıtım metninde de yer alıyor, yani böyle söyleyerek büyük sürprizi bozmadım, merak etmeyin. Filmin fantastik sayılabilecek bölümü bu.

Eğer bu anomaliyi saymazsak film özünde acısı tatlısı, aşkları, hüsranları, kayıpları ve kavuşmalarıyla bir hayat hikayesi. Ancak filmi özel yapan senaryonun kurgusu ve daha önce bizlere Se7en ve Fight Club gibi iki muhteşem film hediye etmiş yönetmen David Fincher'in bunu anlatış şekli. Yedire yedire, hiç acele etmeden ama hiç de sıkmadan.

Benjamin Button, bu farklı kurgunun içinde 7 kişi tarafından canlandırılıyor. Elbette en önemli bölümünde de Brad Pitt tarafından. Söylemeden geçemeyeceğim, bugün gazetelerde Angelina ile birlikteliği süresince, ikizlerin eklenmesiyle 6'ya çıkan çocuk sayısıyla oldukça çöktüğünü söyleyenler filmi görmemiş. Tek kelimeyle "Taş" gibi. Hem fiziksel, hem de oyunculuk açısından.

Diğer başrolde Daisy'yi oynayan Cate Blanchett'ı seyrederken, son 3 senede Oskar'a niye 4 kez aday olup 1 kez de kazandığını bir kez daha anlıyoruz.

Geçen sene Michael Clayton'daki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oskarı'nı alan, aksanından asaletine saf ingiliz Tilda Swinton ve Julia Ormond diğer önemli rollerde.

Filmi izlerken değişen mekanlara, zaman zaman ağır felsefe içerek diyaloglara ve Daisy'nin yaralanması öncesindeki ilişkiler zincirine özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum.

İlgilenenler için filmin IMDB puanı 8,5 / 10.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Vicky, Christina, Barselona...

Woody Allen'i görecelli olarak geç keşfettim. O günden sonra da hayranlığım her geçen gün arttı. Muhtemelen onun için de "Woody Allen'i Anlamak" diye bir kitap vardır çünkü hakikaten kafası çok ama çok farklı çalışan artık filozof, düşünür, dahi ne derseniz deyin. Ama şu da bir gerçek ki, Woody Allen'i ya seversiniz ya nefret edersiniz, opera gibi.

Bugünlerde son filmi "Vicky, Christina, Barselona" ile biz sevenlerine yine bir seyir şöleni sunmakla meşgul. Biliyorsunuz üvey kızı ile evlendikten sonra aldığı tepkiler yüzünden çok sevdiği Amerika'dan ayrılıp Avrupa'ya yerleşti ve son dönem filmlerini de burada çekiyor. Match Point, Cassandra's Dream üzerine bu şaheser.

Şaheser diyorum ama öncesinde bilmeyenler tekrar etmekte fayda var, Woody Allen entellektüel düzeyi ortalamanın üzerinde, diyalogların büyük çoğunluğu üzerinde düşünülmesi gereken, ağırlıklı olarak kadın erkek ilişkisini, genellikle en uç noktada işleyen filmler yapıyor. Dolayısıyla filme tahammül edememe, sunulanı kabul edememe ihtimaliniz de çok yüksek. Söylemedi demeyin.

Filme gelirsek, Barselona'nın muhteşem doğa ve sanat güzellikleri arasında bir görsel şölen eşliğinde 3 kadın ve bir adamın hikayesini izliyoruz. İhanet, aşk, tutku, sorgulama, kabullenme, inkar hepsi içinde.

Scarlett Johanson, Allen'in son dönemlerdeki gözdesi. Match Point'ten sonra bu filmde de baş rolde ancak bence bi şekilde Prestige'de de birlikte oynadığı Rebecca Hall ve Penelope Cruz'un gölgesinde kalmış. Hele Cruz, Elegy'deki sakin karakterin arkasından buradaki nevrotik ikinci kadın rolünde resmen devleşmiş.

Filmin paylaşılamayan erkeği rolündeki Javier Badem ise, geçen sene No Country for Old Man'deki rolüyle aldığı En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu oskarından sonra çektiği Kolera Günlerinde Aşk ve Vicky, Christina, Barselona'daki performanslarıyla, birbirinden çok farklı rollerde ruhumuzu beslemeye devam ediyor.

Merak edenler için filmin IMDB puanı 7,6 / 10.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim, Ali saydam, Pazar günü Akşam gazetesindeki köşesinde "Bu film niçin bizde çekilemez" diye bir yazı kaleme almış. Karakterleri Özge Namal, Aysun Kayacı, Cem Özer ve Meltem Cumbul yapmış ve anlatmış. Sonunu da şöyle bağlamış:

"Sorumu tekrarlıyorum: Yukarıdaki film Türkiye'de neden çekilemezdi?.. Çekilseydi de neden pek bir şeye benzemezdi? Neden aynı senaryoyu Woody Allen usta, Penolope Cruz, Scarlett Johansson, Rebecca Hall ve Javier Bardem ile İspanya'da çekince çok hoş bir film çıkıyor ortaya? Cuma günü Bersay İletişim Enstitüsü'nde (BİE) Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yılmaz Esmer'in 3 saat süren 'Ortak Ruhsal Şekillenme, İletişimde Demografi ve Yaşam Tarzları' adlı muhteşem konferansına katılmış olsaydınız, yanıtı küt diye yapıştırırdınız: 'Hedef kitlenin kültür ve değerlerindeki farklılık buna müsaade etmezdi... Bu filmi keyifle izleyeceklerin oranı da Türk toplumunda %7-8'i geçmez...' Dileyenler internetten 'www.worldvaluessurvey.org' adresine gider ve Hoca'nın da yıllardır Türkiye ayağını yürüttüğü dünya değerler araştırmalarına bir göz atabilir; ya da bu konuşmanın da içinde yer alacağı İletişimde Mükemmellik seminerleri kitabının yayınlanmasını bekler... O zaman belki dünyayı 'okumak' daha mı kolaylaşır?..."

Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz ancak öncesinde bir uyarı, Ali Saydam yazısında malesef neredeyse filmin tamamını anlatmış. Dolayısıyla eğer bu konuda hassassanız, yazıyı filmi izledikten sonra okumanızda fayda var.

8 Ocak 2009 Perşembe

Zafer ve Gurur (Pride and Glory)...


Filmin kapağını görünce, işte budur demiştim. Hollywood'un yeni jenerasyonunun en başarılılarından ikisinin - Edward Norton ve Colin Farrell - içinde olduğu bir film ancak zevkli bir gecenin işareti olabilir. Ancak sonuç, oyuncuları çıkart, iyi ifadeyle, idare eder.

Edward Norton'a karşı sempatim 1999 yılındaki, kesinlikle ölümsüz bir klasik olduğunu düşündüğüm, Fight Club'a dayanır. Zaten sonrasında da, Red Dragon, 25th Hour, The Italian Job, The Illusionist ve The Painted Veil ile grafiği hep ortalamanın üstünde olmuştur. Unutmadım ama The Incredible Hulk'ı ortalamayı düşürmesin diye liste dışında bırakmayı tercih ettim. :))

Diğer taraftan Colin Farrell'i de, Hart's War'da Bruce Willis'in karşısındaki performansı ile keşfetmiştim. Sonrasında da Phone Booth ve The Recruit ile seyir zevkime katkıda bulunmuştu.

Zafer ve Gurur'da (Pride and Glory), öldürülen 4 polis memuru ile ilgili araştırmanın hepsi polis olan baba, oğullar ve kayınbirader arasında sıkışması, iyi ve kötülerin aynı aileye ait olmasından doğan ekstra sorunlar ve bunlara eşlik eden karakterlerin, bana biraz zorlama ve eksik işlenmiş gibi gelen, kendi hikayeleri: hasta bir eş, boşanmakta olan bir çift, mutlu bir aile ve hepsini bir arada tutmaya çalışan baba.

İlgilenenler için filmin IMDB puanı 7,2 / 10. Ülkemizde vizyona giriş tarihi ise 30 Ocak 2009.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Nespresso, 2008 Varyasyonları...

Kahve sevgimi, hatta aşkımı çok okudunuz buradan. Tekrar etmeyeceğim. (Bakın, etmedim:)) Hatırlayacağınız gibi, evdeki bir türlü anlaşamadığım espresso makinemi dükkana getirmiş ve kocişimin izni ile Nespresso makinesi almıştım. O günden sonra da - yazın minik bir ara vererek - sıklıkla ve bayıla bayıla kullandım, kullanıyorum.


Aldığım makinenin en önemli özelliği, sadece Nespresso kapsülleri ile çalışması. Bu kimileri için rahatsız edici olsa da ben çok memnunum. Evet, tek kaynağa bağımlılık söz konusu ancak, böylelikle de standart hiç bozulmuyor.


Nespresso'da sağolsun farklı sertliklerdeki standart 12 kapsülünün yanı sıra, yıl içinde "Special Club", "Limited Edition" ve "Variations" olarak adlandırdığı farklı "koleksiyon"lar çıkartıyor.




2008'in "Special Club" kahvesi Nikaragua'dan, sertlik derecesi 6 olan, "Jinogalpa"ydı. 3 farklı kahvenin harmanlamasından oluşmuştu. Çok başarılı bulduğum web sitesinde, tüm hikayeyi bize bir "humming bird" anlatıyor.



2008'de Nespresso'nun "Limited Edition" kahvesi ise yine sertlik derecesi 6 olan Goraka'ydı. Ortanın üzerinde sertliğe sahip olmasına rağmen, bana biraz hafif gelmişti.

Son olarak, çok yenicene çıkan ve benim esas beklediklerim "Variations" serisiydi. 2007'de Badem, Kakule ve Portakal aromalı olanları çıkmıştı. 2008'inkiler ise Karamel, Mandalina ve Zencefil aromalı.

Karamel'den bir kutuyu çok keyif alarak bitirdik. Denemek için aldığım mandalinayı ise henüz tatmadım. İlgilenenler, bu kısa süreli çeşitleri kaçırmasın.

4 Ocak 2009 Pazar

"Alacakaranlık" Çılgınlığı...

Perşembe günüydü. Yılın ilk günü. Kutlamalar yapılmış, Noel Baba'ya teşekkürler sunulmuş, gece geç yatılmış ama sabah aşkımızın tüylü meyvesi Zilli izin vermediği için geç kalkılamamıştı. Kendisinin ihtiyaç molları sonrasında verdiği izin ile 2-3 saat daha uyunmuş, saat 14.00 gibi kahvaltı yapılmış, gazete ve kahve faslından sonra biraz dışarı çıkıp, hava alacak kadar kendimizi ayılmış hissediyorduk.

Ama Allah sizi inandırsın, D&R'a girerken bile beni böyle bir sürprizin beklediğini bilmiyordum. Önce anlamadım. Etrafımdaki 3 kişi, görevli 3 ayrı kişiye, "Alacakaranlık var mı?", "Yeniay kalmadı mı?" "Tutulma ne zaman çıkacak?" gibi, bana o anda hiç bişey ifade etmeyen sorular soruyordu.

İşte kitabı rafta tam o anda gördüm. Alacakaranlık... yazar Stephanie Meyer. Her ne kadar kitaplar üzerinde "New York Times Bestseller" ifadesini gördüğümde genellikle uzak dursam da, kitabın arkasındaki Amazon'un "Son on yılın kitabı...şimdilik" yorumu için aldım.

Biliyorsunuzdur, edebiyatta vampir temasını en başarılı işleyen isimlerin başında "Vampirle Ropörtaj"dan hatırlayacağınız Anne Rice gelir. 1973 doğumlu Stephanie Meyer'de kendine o konuda bir kariyer seçmiş ve şimdiye kadar da bayağı ses getirmiş gözüküyor.

Akşam diğer kitaplarımla birlikte eve geldim, kahvemi yaptım, ışığımı yakıp okuma koltuğuma kuruldum, kalkamıyorum. Yemin ederim.

Kitap çok basit yazılmış. Özünde de bir aşk hikayesi. Küçük bir farkla, oğlan vampir. Ancak o kadar rahat okunuyor ve sizi o kadar güzel alıp götürüyor ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Meyer tüm konuyu 4 kitaplık bir seri yapmış. Ben ikinci kitabı ertesi gün, İstinye Park D&R'ın vitrininden çıkarttırdım. Bugün itibariyle ikisini de bitirmiş ve ayın 8'inde yayımlanacak 3.kitabı bekler durumdayım.

Eğer vampirler ve kurtadamlar size saçma gelmiyorsa, eğer "illaki ağır edebiyat içerisinde boğulmak istiyorum" demiyorsanız ve hepsinden de önemlisi çok güzel, naif bir aşk hikayesi okuyarak zamanı ve kendinizi unutmak istiyorsanız, bu seriyi kaçırmayın derim.

Bu arada ilk kitabın filmi 16 Ocak'ta ülkemizde vizyona giriyor. İtiraf etmeliyim ki, okurken çok daha yakışıklı bir Edward hayal etmiştim:(( Merak edenler için fragmanı aşağıda.



Twilight Trailer from Elie de Jesus on Vimeo.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates