Çok Beğendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çok Beğendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2012 Çarşamba

Carmina Burana / BİFO...

Borusan Filarmoni Orkestrası'nın, 2012 - 2013 sezonu açılış konserindeki, sonunda salon yıkılırcasına alkış alan, Carmina Burana performansı, son dönemde katıldığım etkinlikler içindeki en özellerinden biriydi.
 
Gerek orkestra, gerek solistler (Nazlı Deniz Boran / Soprano, Vasily Khoroshev / Kontrtenor, Eralp Kıyıcı / Bariton), gerek Borusan Çocuk Korosu, gerekse de şef, müthiş bir şölen sundu bize. Orkestra şefinin konser sırasındaki rolü hep biraz soru işaretliydi benim için. Taaki dün akşam, 1999 yılında Gürer Aykal'ın yönetiminde kurulan BİFO'yla, 2009'da Aykal'ın onursal şefliğe getirilmesiyle sanat yönetmeni ve sürekli şef olarak çalışmaya başlayan, Avusturya'lı Sascha Goetzel'i izleyene kadar. Konser boyunca eseri resmen içinde yaşadı desem abartmış olmam.
 
Klasik müziğe en uzak kişilerin bile en azından O Fortuna'sını bildiği Carmina Burana, 1895 - 1982 yılları arasında yaşamış Carl Orff'un 1937'de yazdığı, belki de en önemli ve en çok bilinen eseri.
 
İlk çağlardan alına bir simgeyle, sürekli dönen ve birbirini izleyen iyi ve kötü şansı yansıtan talih çemberiyle sahnelenen Carmina Burana'nın, çok sade yazılmış olmasına rağmen, kazandığı büyük başarı çok eleştirilmiş, hatta ciddi bir beste sayılamayacağı bile öne sürülmüş. Ancak karmina Burana'da sadelikle çarpıcı ritimlerin ustaca kaynaştırılması, gereksizin ve gösterişin tümüyle ayıklanması, hem eğlendiren, hem de düşündüren Orff'un ince zekasını, tiyatrodaki büyük deneyimini ve bilgisini gösterir.
 
Düzenli biçimde değişen insan yaşamını yansıtan ve bir ibret dersi veren bu sahne kantatı, Talih, Baharda, Çayırlarda, Taverna'da, Aşk Bahçesi, Blanziflor ve Helena, son olarak da yine Talih adlı yedi bölümden ve içindeki 25 parçadan oluşuyor.
 
Ağzınıza bir kaşık bal çalmak için, eserin en bilinen bölümü, Fortuna Imperatrix Mundi / Talih, Dünya Kraliçesi...
 
O Fortuna / Ey Talih,
velut luna / tıpkı ay gibi
statu variabilis, / şeklin hep değişir;
semper crescis; / ya daima büyürsün
aut decrescis; / ya da küçülürsün;
vita detestabilis / zalim yaşam
nunc obdurat / bi bakarsın zordur,
et tunc curat / ve bi bakarsın gözetler,
ludo mentis aciem, / aklın kumara yatkınlığını;
egestatem, / zavallılık,
potestatem / güçlülük
dissolvit ut glaciem. / tıpkı buz gibi erir
 
Sors immanis / Gaddar ve
et inanis, / anlamsız,
rota tu volubilis, / dönen bir tekerleksin;
status malus, / eğer şansın kötüyse
vana salus / sağlığın boşuna
semper dissolubilis, / eriyip gider;
obumbrata / kasvetli
et velata / ve gizlice
michi quoque niteris; / beni de harap ettin;
nunc per ludum / şimdi kumar masasında
dorsum nudum / sırtım çıplak
fero tui sceleris. / görüyorum götürdüklerini.
 
Sors salutis / Sağlık şansı
et virtutis / ve dayanıklılık
michi nunc contraria, / bana karşıdır,
est aflectus / kötüledi
et defectus / ve mahvoldu
semper in angaria. / sana hizmet uğruna.
Hac in hora / Hemen şimdi
sine mora / gecikmeden
corde pulsum tangite; / dokun ses veren tellere;
quod per sortem / ve güçlü adamı
sternit fortem, / yere vuran için,
mecum omnes plangite! / benimle ağlayın hepiniz!
...
 
 
Vakti olanlar içinse, Berlin Filarmoni Orkestrası'ndan eserin tümü...
 

10 Ekim 2012 Çarşamba

W./E.



Bir adam ve bir kadın... Amerikalı kadın genç yaşta yaptığı ilk evliliğinde, sarhoş kocasından şiddetli eziyet görüyor ve hamileyken karnına aldığı darbeyle çocuğunu kaybediyor. İkinci evliliği sırasında da, kocası sayesinde girdiği sosyetede adamla tanışıyor. Evli ama kocasından başka adama aşık bir kadındır artık. İngiliz adamsa, çook popüler, genç bir bekardır. Ana dili gibi almanca, iyi derecede fransızca ve ispanyolca konuşur. Yıllar içinde hayatına farklı kadınlar girmiş olsa da mutluluğu ve aşkı, evli bir amerikalı kadında bulur.

Böyle anlatınca, biraz acılı ama pekte romantik bir aşk hikayesi gibi gözüken öykünün, adamın İngiltere Veliaht Prensi VIII: Edward olması sebebiyle bambaşka bir açısı var aslında. Çünkü baba aniden ölünce taht sırasındaki Edward, kral ilan ediliyor. Ancak ingiliz halkı ve parlamento, Kral’ın ikinci kocasından da bu esnada boşanan dul bir Amerikalı ile evlenmesini asla onaylamıyor. Bunun üzerine Edward, aşık olduğu kadınla birlikte olamadıktan sonra kral olmanın bir önemi olmadığını ifade ettiği müthiş konuşmasını yaparak, sadece 325 günlük krallıktan sonra, 11 Aralık 1936’da görevinden istifa ediyor. Hatırlarsınız sonrasını da iki sene önce oskar alan “King’s Speech” filminde izlemiştik.

W./ E., Film Ekimi kapsamında izleme fırsatı bulduğum, yukarıdaki hikayenin, şaşırtıcı ama, Madonna tarafından, sinamaya aktarılmış hali. İsim de, Wallis ve Edward’ın baş harflerinden oluşuyor.

İsmi, annesi tarafından, Wallis Simpson’u anmak için, “Wallis” konmuş, bir taraftan kötü bir evliliği sürdürmeye çalışırken, bir taraftan da kocasının tüm karşı çıkmalarına rağmen çocuk sahibi olmaya uğraşan bir kadının, Sothby’s’de düzenlenecek Wallis ve Edward’ın eşyalarından oluşan müzayedeye gidip gelirken, her bir parçada karşımıza çıkan o günlere ait başka bir sahneyle paralel kurgulanan hayatını anlatıyor film.

Bence filmin en önemli özelliği, anlatım içinde olayı günümüzle çok başarılı bir şekilde kurgulamasının yanında, herkesin bildiği, “Sevdiği kadın için tahtı bırakan Kral” söyleminin dışında bir noktaya taşıması  ve “Peki bu esnada “Kadın” nelerden vazgeçti veya nelere göğüs germek zorunda kaldı?” sorusunu çok güzel bir şekilde sorması ve biraz da anlatması.

Her ne kadar filmin IMDB Puanı düşük olsa da, seyreden grup olarak hepimiz gerek kurguyu, gerek oyunculukları, gerekse de bakış açısını çok beğendik.





4 Ekim 2012 Perşembe

The Newsroom...

Açılış sahnesi... Bir üniversitenin konferans salonu... Üç konuşmacı ve bir moderatör. Konuşmacılardan ikisi çok heyecanlı ve hevesli, diğeri  - Will - ise sıkılmış ve bıkkın! Arka arkaya gelen sorulara bir şekilde cevaplar verilirken, bir kız öğrenci ayağa kalkıyor ve "Why is America the greatest country?", “Amerika’yı dünyanın en harika ülkesi yapan şey nedir?” diye soruyor. Bu soruya diğer konuşmacılardan gelen cevaplar, kalıplaşmış ve aynı.. Özgürlük, fırsatlar, refah… Öğrencilerden alkışlar vs.. Klasik amerikan yaklaşımı.. Sonra sıranın Will’e geçmesiyle, Will’in esprili fakat kaçak cevapları geliyor. Ama moderatör, Will’i bu cevapla bırakmayacağını söylüyor. Will sinirleniyor ve bu arada konukların arasından birinin bir kağıda yazdığı notu görüyor. “It is not, but it can be” (Değil, ama olabilir). İşte bu tanıdık gelen yardımdan sonra Will müthiş bilgisiyle, bence diziler tarihinin en özel ve anlamlı konuşmalarından birini yapmaya başlıyor:

“...

Amerika dünyanın en iyi

ülkesi falan değil, Profesör.

Al sana cevap.

- Yani diyorsun ki--

- Evet.

- Biraz da...

- Günah benden gitti. Sharon, NEA'dan bir halt olmaz. Evet, her ay maaşımızdan kesilen

bir peni NEA'ya gidiyor, ama böylece Lewis kafasına estiği vakit bu durumu senin başına kakabilir.

NEA milyon dolarlara değil, oylara mâl oluyor.

Yayın sürelerine ve köşe yazısı uzunluklarına mâl oluyor.

Halk niye liberalleri sevmiyor, söyleyeyim mi?

Çünkü işleri güçleri kaybetmek.

Ulan liberaller o kadar zekiyse, ne bok yemeye her seferinde kaybediyorlar?

- Ne diyo...

- Hiç istifini bozmadan öğrencilere Amerika'nın yıldız-süslü

bayrağıyla anlı şanlı bir ülke, dünyada özgürlüğe sahip tek halkın da bizler olduğunu falan mı söyleyecektin?

Kanada da özgür. Japonya da özgür. Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, Avustralya. Belçika da özgür!

Dünya üzerinde 207 egemen devlet var, bunların 180 kadarı ise özgür.

- Tamam o halde--

- Ha, bir de, baksana, kızlarevi üyesi. Olur da bir gün kazara kendini oy kabininin içinde bulursan diye söylüyorum, aklında tutman gereken bazı şeyler var ve bu şeylerden biri de dünyanın en iyi ülkesi olduğumuz açıklamasını destekleyecek hiç ama hiçbir kanıtın bulunmadığıdır.

Okuryazarlık oranında 7. sıradayız, matematikte 27.'yiz, bilimde 22., ortalama yaşam süresinde 49.,

bebek ölüm oranında 178., ortalama hane gelirinde 3., işgücü oranında 4. Ve ihracatta da 4. sıradayız.

Yalnızca üç kategoride dünya çapında lideriz: Kişi başına düşen hapse atılmış vatandaş sayısında, meleklerin varlığına inanan yetişkinlerin sayısında ve listede sıradaki 26 ülkenin toplamından daha fazla harcama yaptığımız savunma konusunda, kaldı ki bunların 25'i bizim müttefikimiz.Tamam, bunların hiçbiri 20 yaşında bir üniversite öğrencisinin suçu değil tabii, ama yine de şurası kesin ki, Gelmiş geçmiş (nokta) en (nokta)kötü (nokta) neslin bir üyesisin. Kısacası, bizi dünyanın en iyi ülkesi yapan nedir diye sordun ya,neyi kastettin, bi' bok anlamadım.

-Yosemite'yi mi?

Şüphesiz eskiden en iyiydik. Doğru olanı savunurduk. Ahlaki gerekçeler uğruna mücadele ederdik.

Ahlaki gerekçeler uğruna yasalar çıkartır ya da iptal ederdik. Fakir halklara değil, yoksulluğa karşı savaş açardık. Fedakârlıklar yaptık. Komşularımıza önem verdik. Atıp tutmaz, icraata bakardık ve asla dövünüp durmazdık. Büyük kocaman yapılar inşa etmiş,imanla çatışan teknolojik ilerlemeler kaydetmiştik, evreni keşfetmiş, hastalıkları tedavi etmiş ve dünyanın en büyük sanatçılarını

yetiştirmiş ve dünyanın en büyük ekonomisine sahip olmuştuk. Gözümüz yükseklerdeydi o zamanlar, adam gibi hareket etmiştik. Bilginin peşinde koşmuştuk. Aşağılamaya kalkmamıştık. Peşinde koştuk diye kendimizi değersiz hissetmemiştik. Son seçimde kime oy verdiğimiz kişiye göre kendimizi tanımlamaz ve öyle kolay kolay korkmazdık. Elimizde bilgi olduğu için, bu anlattığım kişiler olmaya ve bu anlattığım şeyleri yapmaya muktedirdik o zamanlar. Büyük adamların, saygıdeğer adamların eseri.

Bir sorunu çözmek için atacağınız ilk adım ortada bir sorun olduğunu kabul etmek olmalıdır. Amerika artık dünyanın en büyük ülkesi değil. Yeterli mi?

...”

İşte bu Shylock’un Venedik Taciri’ndeki performansıyla yarışabilecek tirad, son dönemde ortalığı kasıp kavuran HBO’nun yeni yapımlarından The Newsroom’dan.

Çok tempolu, bol tartışmalı, uzun diyaloglu, lafını sakınmayan, karakter odaklı klasik bir Aaron Sorkin hikayesiyle karşı karşıyayız. Senaryonun, dizi sevenlerin The West Wing’den, film severlerin ise The Social Network ve Moneyball’dan hatırlayacakları, Sorkin'e ait olduğu ilk andan itibaren rahatlıkla anlaşılabiliyor. Haberciliğin Jay Leno'su olarak adlandırılan, kimseye bulaşmadan popülerliğini koruyan haberci Will McAvoy'un üzerinden ilerleyen politik bir drama the Newsroom. Dizi, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle hareket eden sunucunun "Why is America the greatest country?" sorusuna zorlamalar sonunda verdiği yukarıdaki zehir zemberek cevapla, rengini daha açılışta belli ediyor. Etkileyici açılış sahnesi aynı zamanda dizinin aldığı eleştirilerin ve tepkilerin de kaynağı.
 
The Newsroom’da, Soğuk Savaş (bunu takiben de 11 Eylül) sonrası tartışma düzeyi yerlerde sürünen Amerikan kamuoyuna kendisine gelmesini, ciddi konuları konuşmasını, ilim ve irfan düzeyini yükseltmesini salık veren bir didaktiklik, arkadaşlar ve meslektaşlara karşı olması gereken bir bağlılık, savunma ve sadakat duygusu ve hakiki ve saf aşkın alevinin – ki bu romantik aşk da olabilir, ideallere olan aşk da – hayata geçmesi çok uzun sürse de hiçbir zaman sönmeyeceği temaları bir loop içinde tekrar ediyor. Elbette bunun en önemli sebebi, senaristin Aaron Sorkin olması.

The Newsroom”un ana karakteri, Jeff Daniels tarafından canlandırılan Will McAvoy. İlk sezon boyunca sıklıkla Don Kişot’a benzetilen Will, milliyetçiliğin üst sınırlarda yaşandığı bir ülke olan Amerika’nın aslında “en iyi ülke” olmadığı fikrini ağzından kaçırıyor ve habercilik kariyeri tepetaklak oluyor. Bütün ekibi programı terk ediyor. Sam Waterston tarafından oynanan haber müdürü Charlie ise Emily Mortimer tarafından hiç zorlanmaksızın oynanan, bir savaş muhabiri ve aynı zamanda da Will’in eski sevgili olan, başka türlü bir habercilik yapmak isteyen, Mackenzie MacHale’i “News Night”ın başına getiriyor. Oyuncu kadrosu, başarılı ama cesaretsiz karakterini sempatikliğiyle maskeleyen başarılı oyuncu John Gallagher Jr., kariyer peşinde koşarken aşkta yüzü gülmeyen Maggie karakteriyle Alison Pill, Will’in kaprisleri yüzünden çileden çıkıp, gündüz haberlerine geçme kararı alıp MacHale’in gelişiyle yeni bir sayfa açan Don Keefer karakteriyle Thomas Sadoski, güzelliğinin ve yeteneğinin zirvesindeki Olivia Munn ve “Slumdog Millionaire” ile tanıdığımız Dev Patel ile tamamlanıyor.

Özellikle medya çevresinden diziye yapılan en büyük eleştri, gerçek hayattaki olayları kullanması.  Öyle ki, dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı 20 Nisan 2010’da, yani Meksika Körfezi’ndeki Deepwater Horizon patlamasının olduğu gün geçiyor.  Daha sonra dizi, Kongre Üyesi Gabrielle Gifford’ın başından vurulması, Tea Party’nin ara seçimlerde kazandığı başarı veya Osama Bin Ladin’in öldürülmesi gibi ABD’de siyasetinde son iki yılın diğer kilometre taşlarını da hikayesinin içine katıyor.  Burada iki leştri çok ön plana çıkıyor. Birincisi, iki sene önce olmuş olaylara, şimdi tüm bildiklerimizle bakarak, dizi karakterlerine gerçekte var olmayacak bir avantaj verdiği. Bunu da, medyayı yargılamak için kullanması.  Bundan da öte, olmuş bitmiş olayları kullanarak dramın en önemli unsurlarından biri olan sürpriz faktörünü yok etmiş olması.

Aldığı olumsuz eleştirilere rağmen IMDB’de 8,7’lik bir beğeni oranı yakalayan The Newsroom, HBO’dan ikinci sezon onayını aldı bile. İlk sezonunu 10 bölümde kapatan dizi, Pazar günleri de CNBC-E’de yayınlanıyor.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Grinin Elli Tonu / "Fifty Shades of Grey" Triology...


Öncelikle bir konuda anlaşalım; Eğer pazarlama numaralarına kanıpta, bu kitabın sadece pornografik bir yapıttan ibaret olduğunu düşünecekseniz, yollarımızı burada ayıralım ve siz bu yazının devanı hiç zahmet edip okumayın. Eğer ki; ben açık fikirliyim, parçalarla değil, olayın bütünüyle ilgilenirim derseniz, hah o zaman aynı yerdeyiz demektir, devam edebilirsiniz.

Biz bu kitaptan yaklaşık 3 hafta önce haberdar olduk. Fazlaca uluslararası bir grup olduğumuz için bir noktada açılan muhabbette, biri Los Angeles’ta plajlarda herkesin elinde bu kitabın olduğunu söylerken diğeri Londra’da her metroda 2-3 kişinin elinde gördüğüne yemin etti. Sonrasında da bir başkası, Londra seyahati sırasında 1 alana ikincisi %50 kampanyasıyla aldığı ilk kitabı, patlamaya hazır bir bomba gibi masamın üstüne bıraktı.

Temel olarak bir üçlemeden oluşan kitap, üniversiteden yeni mezun olan nispeten bir kızla, çooooook zengin ancak sıradışı zevkleri ve becerileri olan bir  gözde bekarın hikayesini anlatıyor.

Dün Hürriyet’te gördüğünüz ilk pazarlama atağının bundan sonraki aşamalarında da mantar gibi yayılacağı için rahatlıkla fark edebileceğiniz gibi, bu ilişkiyi diğer gündelik! ilişkilerden ayıran en önemli özellik, yakışıklı bekarımızın karanlık geçmişinden çıkış noktası olarak geliştirdiği ve “Dominant – Hakim” olarak ifade edilen bir seksüel kimliğe sahip olması ve ilişkilerinde de kendine “Submissive – İtaatkar” partnerler araması.
 

Üçlememizde, “kontrol etmek” ilişkilerinin ve hayatının temelini oluşturan karakterimiz, karşısında çok etkilendiği kızımızı görünce onu da geçmiş “Sub”ları gibi değerlendirip, aynı formüllerle sonuca ulaşmayı, belki de kısa bir süre için gönlünü eğlendirip, sonraki maceraya devam etmeyi düşünür ama işler bu sefer o kadar da kontrol altında olamayacaktır…

Her ne kadar kitabı E.L.James takma ismi ile yazan 49 yaşındaki Erika Mitchell, “Hepsini kendim için yazdım” dese de kitap Haziran 2011’de yayınlanmasından şu ana kadar dünya çapında 37 ülkede, 40 milyondan fazla satmış. Önce e-kitap olarak dağıtıma çıkan kitabın gördüğü ilgi sonrasında basılmasına karar verilmiş.


Kitabı orijinal dilinde okumuş birisi olarak önerim, eğer okuyabiliyorsanız bu yolu takip etmeniz çünkü tercüme konusundaki “Kadın gibidir, güzelse sadık değildir, sadıksa güzel değil” yorumuna bir kez daha gönderme yaparak şunu söyleyebilirim ki, kitabın “Grinin Elli Tonu” şeklindeki Türkçe adı bile, orijinalindeki “Grey” kelimesine yapılan göndermeyi es geçiyor. Şöyle ki, ana karaktrimizin adı Christian Grey, dolayısıyla “Fifty Shades of Grey”, hem grinin tonlarını hem de karakterin kendi içindeki dalgalanmasını ifade ediyor ve biz daha başlıkta yapılmaya başlanan bu ince göndermeleri maalesef kaçırıyoruz. Aklıma gelen bir başka örnekte, çoğunluğu kızın ağzından/bakış açısından anlatılan kitapta çokça geçen “Oh, my Fifty!” ifadesi. Yine tercümede anlamını kaybedip, ağırlığını ve etkisini yitirecek gibi geliyor bana.

Ben 2. ve 3 kitabı Remzi Kitabevi’nden alırken satışa yardımcı olan kız, “Kitap ilk geldiğinde pek kimse ilgilenmedi ama şimdi yurtdışından sipariş yetiştiremiyoruz” demişti. Bu ilgiyi daha önce bir Stephenie Meyer’in Alacakaranlık Serisi’nde görmüşler, bir de Dan Brown kitaplarında.

Ve merak edenler için, elbette bu üçleme de sinemaya aktarılacak ancak Universal Pictures’ın yayın haklarını aldığı seride başrolleri kimin oynayacağı henüz belli değil.
 

Serinin ilk kitabı olan “Fifty Shades of Grey / Grinin Elli Tonu”, bu hafta Pegasus Yayınları’ndan çıkıyor. İkinci kitap olan “Fifty Shades Darker  / Karanlığın Elli Tonu”  - ki bence yine yanlış/eksik tercüme, “Daha Koyu Elli Gölge!” gibi bir şey olmalıydı – 15 Ekim’de,  üçüncü kitap olan “Fifty Shades Freed / Özgürlüğün Elli Tonu” ise, hemen kitap fuarı öncesi, 15 Kasım’da yayımlanacakmış.
 

Üçüncü kitabı 2-3 saat önce bitirmiş biri olarak çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, hikayenin tamamı çok sağlam temeller üzerine oturuyor ve açıkta kalan hiçbir nokta yok.

Ayrıca kitabı okurken dikkatimi çeken bir konu hakkında sonrasında biraz araştırma yapınca ne kadar haklı olduğumu gördüm. Yazar her kitabın içine resmen bir playlist gömmüş. Okurken fark ediyorsunuz ki, müzik bazı noktalarda resmen başrole çıkıyor. Ya Christian gecenin bir yarısı üzüntüsünü atmak için piyanoda bir parça çalıyor, ya Ana’ya içi çok farklı tarzda, kendi ifadesiyle “eklektik” müzik zevkinin yansıması, playliste sahip bir i-pod hediye ediyor veya “playroom”larına Bach’ın bir parçasını fon yapıyorlar. İşte meraklısı için, bu müziklerin klasik olanlarından oluşan bir cd dünya çapında EMI etiketiyle ve "Fifty Shades of Grey - The Classical Albüm" adıyla, 17 Eylül’de piyasaya çıkıyor ve eğer kitapları, kendi müziklerini fon yaparak okumak isterseniz de playlisteleri şöyle:
 
Fifty Shades of Grey / Grinin Elli Tonu


Lakmé (Act I): Flower Duet



Sex On Fire



Adagio from Concerto No 3 in D Minor, BWV 974



Misfit



I'm On Fire



The Lightning Strike



Heitor Villa-Lobos: Bachianas Brasilerias No. 5 for voice and 8 cellos: Aria (Cantilena)



Witchcraft



La Traviata - Prelude



Toxic



The Blower's Daughter



Canon and Gigue in D Major: I. Canon



Spem in alium



24 Préludes, Op. 28, No. 4 in E Minor: Largo


 Fifty Shades Darker / Karanlığın Elli Tonu

What Is This Thing Called Love?



Like a Star



Piano Concerto No. 2 in C Minor, Op. 18: “Adagio Sostenuto”



Lover, You Should've Come Over



Principles of Lust



Possession



Try



The Scientist



Every Breath You Take



Heartbeats



Homelands



Fantasia On A Theme By Thomas Tallis



Chan Chan



Crazy In Love



I Put a Spell on You



Bailero (Chants d'auvergne, 1st Series, No. 2)



I've Got You Under My Skin



Come Fly With Me



Songbird



Nocturne No. 1 In B-Flat Minor, Op. 9, No. 1



Weather to Fly



King of Pain



Moondance



Someone Like You (2007 Remastered)



This City Never Sleeps



The First Time Ever I Saw Your Face


Fifty Shades Freed / Özgürlüğün Elli Tonu

You'll Never Find Another Love Like Mine



Wherever You Will Go



The Great Gig in the Sky



Requiem, Opus 48: In Paradisium



Wicked Game



Goldberg Variations: Aria by J.S.Bach



I Say a Little Prayer



Walk on By



Sexy Bitch



Touch Me



Sweet About Me



La Fille Aux Cheveux de Lin



Jesu Joy of Man's Desiring



The Ugly Duckling


 


Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates