Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2013 Pazartesi

Safi Meyhane...


Baştan anlaşalım, ekonomik kriz var diyen, beni karşısında bulur... Cuma akşamı, bir karışıklıktan ötürü, rezervasyon yapamadan kendimi Asmalı’da buldum. Her yer full, dükkan sahipleri süper snob, neredeyse yüzünüze bile bakmıyor. Kendisi ortamın uzmanıdır diye arkadaşıma bir danışayım, bildik mekanlar dolu, acaba tavsiye edebileceği, bizim bilemediğimiz bir yer var mı diye mesaj attım, tavsiyesi “Refik veya Yakup” oldu. Ne kadar yaratıcı di mi? Kendi adıma mı, Asmalı adına mı üzüldüm bilemedim. Baktığınızda, bir sürü mekan var ama nereye gidelim dersen, yine Yakup’la Refik. (Ben Cavit’te yer olmadığını bildiğim için, orası hariç bir alternatif sormuştum, yoksa ilk önerisi sanırım Cavit olurdu)

İşte soğuk havada, umutsuz ev kadını misali, sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolaşırken aklıma geçen hafta The Club’dan çıkışta, Şişhane’de gördüğüm, yeni açılmış mekanlar geldi. Kaybedecek bişeyim yok diyerek, o tarafa yöneldim ve kendimi Safi Meyhane’nin önünde buldum.

Safi Meyhane, Yeni Rakı / Mey İçki’nin sponsorluğunda, “paylaşmak” teması üzerine oluşturulmuş, kökleri çok eskiye dayanan önemli bir kültür değerinin güncellenerek geleceğe taşınması amacıyla ortaya çıkan projenin ilk ürünü.

Mekanın renk seçiminde Ege’lilik hakim. Beyaz ve maviler ortama ferah bir hava katmış. İki tatlı mekanın özellikle giriş katındaki masa ve sandalyelerin çoğunluğu ise alışkın olduklarımızın aksine yüksek bar tabure ve masası gibi. Meze dolabının başında, işi sadece meze tabağı hazırlamak olan biri bekliyor. Fasıl yok ama genelde 45’liklerden güzel müzik çalıyor.

Yine rezervasyon probleminden dolayı bize barda yer bulabildiler. Hani ocakbaşında oturmak neyse de, ki bazen, özellikle de soğuk kış günlerinde özellikle tercih ederiz, meyhaneye gidip barda oturarak yemek yemek gerçekten ilginç bir tecrübe oldu.

Safi Meyhane’nin et – balık karışık bir mutfağı var. Meze dolabı çeşitten yıkılmıyordu ama patlıcan, haydari, midye dolma gibi klasik mezelerin yanında levrek marine, bulgur köftesi gibi değişik alternatifler de bulabiliyorsunuz. Benim yakın zamanda Bakü’de yiyip, çokça beğendiğim patlıcana sarılmış tulum peynirini pesto sosla servis ediyorlar. Ara sıcak olarak ciğer tava ve Safi mantı istedik. İkisi de çok lezzetliydi ama genel olarak porsiyonlar o kadar ufak ki, ciğerin bir porsiyonunu Cavit’te ana yemek olarak yiyebilecekken, burada anca damağınızda hoş bir seda bırakıyorsunuz. Porsiyonların ufaklığının tek faydası, barda oturduğumuz için, kısıtlı yerimizde yerleşme sıkıntısı olmadı. Tatlı olarak dondurmalı irmik helvası yedik, lezzetliydi ama daha iyilerini çokça yemişliğimiz var. Tüm bunların arkasından gelen hesap ise, yiyip içtiğimiz miktar göz önüne alındığında yüksekti.

Sonuç olarak, en azından bir kez denenmesi / şans verilmesi gereken bir mekan olduğunu düşünüyorum ama sanırım benim alternatiflerim arasında ön sıralarda yer almayacak.

4 Eylül 2012 Salı

Asmalı Cavit...


Cuma akşamı için aklımızda bambaşka bir program vardı. Ta ki, sabah radyoda Mazhar Alanson’un o çook sevdiğimiz şarkısı, “...sana sarı laleler aldım, Çiçek Pazarı’ndan..” çalıpta, çook uzun zamandır Beyoğlu’na çıkmadığımızı hatırlatana kadar.

Şarkıyla beraber modumuz, modumuzla beraber de programımız değişti ve akşamın program çatısını Beyoğlu üzerinde kurduk.

Benim için genellikle konu Beyoğlu ise, gerisi teferruattır ama bu sefer uzun zamandır gitmek istediğim bir mekan konusunda ısrarcı oldum, Asmalı Cavit.

Yeri adından da anlaşılacağı gibi Asmalımescit’te ama daha detaylı tarif isterseniz, kepaze bir şekilde Yemekhane diye bir lokantaya çevrilen tarihi Markiz Pastanesi’nin yanındaki sokağa sapın, son dönemde pek popüler olan tek tekçinin Asmalı temsilcisini solunuza alarak aşağıya doğru yürüyün, sağ tarafınızda kalacak.

Asmalı Cavit’in kuytuda kalmış girişine dışarıdan bakınca, Alp stili bir dağ evinin andırır. Ancak mekan içine girince mucizevi bir şekilde genişler ve yüksek tavanının verdiği ferahlıkla sizi sarmalar. Çok kişi üst katı tercih etse de bize göre giriş, ahşap kaplamaları, yüksek tavanı ve açık kapıdan dolaşan temiz hava ile vazgeçilmezdir.

Meyhaneye giden insanlar o mekanları genellikle yemek kalitesinden çok ambiansları için tercih eder. Asmalı Cavit, hem ambiansı hem de on numara yemek kalitesini bulabileceğiniz nadir mekanlardan biridir.

Biz o akşam rakımızın yanına kavun ve beyaz peynirle beraber daha iyisini hiçbir yerde yemediğim köz patlıcan salatasını, içinde bir tane bile kılçık bulunmayan deniz börülcesini ve kocaman taze karidesleri meze yaptık.

İlk dublelerimizin sonuna geldiğimizde mekanın spesiyali, pamuk kıvamındaki yaprak ciğer sofrada yerini aldı. Biz istemedik ama ızgara muska börekleri ve kalamarlarının yan masalardan aldığı iltifatlar kulağımıza kadar geldi.

Biz kapanışı, yine mekanın spesiyallerinden, tam zamanı da olduğu için, sardalya ile yaptık. Hamsikuşu gibi üstüste yapıştırarak ızgarada pişirdikleri sardalyalar sulu sulu, kıvamında pişmiş ve çok lezzetliydi.

Çay – kahve ikramından sonra gelen hesap iki kişi için, İstanbul ölçeğinde makul, yediklerimizin kalitesi ve lezzetine göreyse ucuzdu.

Bu okuduklarınızdan sonra ağzınız sulandı, mideniz asit salgılamaya başladı mı? Ne güzel, size de afiyet olsun!

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Cibalikapı Balıkçısı ve Rembetiko...

Oben’in bu akşam www.radionovo.com ‘da 20-23 arası rembetiko çalacağını duyunca, aklıma Balat’ın yıllar içinde klasiği haline gelmiş Cibalikapı Balıkçısı geldi.

Dışarıdan bakıldığında, Kadir Has Üniversitesi’nin duvarı ile diğer binaların arasına sıkışmış, küçücük, 3 katlı bu ahşap bina, içeride size sunacağı zevk konusunda pekte ipucu vermez. İçerisi, ahşap binayla uyumlu ahşam zemin, masa ve sandalyelerle o eski Türk filmlerinde görmeye alıştığımız klasik meyhaneler gibidir. İnce bir salaşlık tülüyle örtülmüş hissi verse de, saatler ilerledikçe müşterilerin camlardan taşan kahkahaları mekanın esasında ne kadar sevildiğinin ve tercih edildiğinin göstergesi. Camlar açıldığında direkt Haliç’in içindesiniz. Hele ki üçüncü kattaki manzara muhteşem, Hasköy’den, tarihi Galata kulesi’ne, Topkapı Sarayı’na uzanan nefis bir panaroma…

İşin lezzet bölümüne gelirsek, iddia ediyorum ki, Cibalikapı Balıkçısı, İstanbul’un en özel ve en güzel balık mezelerine sahip.

Masaya oturduğunuzda önünüze gelen örnek tepsideki meze ve otların hiçbir tanesi sıradan değil. Normalde ancak Ege’deki balıkçılarda görebileceğiniz, mevsimine göre değişen, Kaya Koruğu, Şevketi Bostan, Radika veya Deniz Börülcesi gibi otlar, Saraylı, Cibalikapı Usulü Girit Ezme, Kurutulmuş Domates Sarması, Kopsiya, Mezgit Sarma, Zeytin Dolması gibi mezeler... Ara sıcak olarak gelen bir permesanlı midye var ki, hani anlatmak için kelimelerim kifayetsiz... Balık üstüne bir kez Bodrum’da yiyip sonrasında burada geliştirdikleri, başka hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz enginar tatlısı ve helvayı meyveyle karıştırıp fırınladıkları Cibalikapı tatlısı... Yemek üstüne ise kahvenizle beraber ev yapımı Satsuma, Vişne veya Nar likörü.

Cibalikapı Balıkçısı’nın yıllardır değişmeyen bir geleneği ise, fonda devamlı rembetiko çalmaları ve denk gelirseniz size çıkışta bir cd hediye etmeleri.

Sanırım geçen senenin sonunda, mekanın ortaklarından Behzat Şahin, “Tariflerimizi deneyip kullanmanızda bizce bir sakınca yok!” diyerek, mekanın neredeyse tüm tariflerini içeren “Cibalikapı Balıkçısı’ndan” isimli bir kitap çıkarttı. Başlangıçtan sona kadar menünün tüm alternatiflerinin detaylıca verildiği kitapta, peynirden zeytinyağına, manavdan balıkçıya tedarikçileriyle de röportajlar mevcut. Resimlerini Moda’daki şubenin arkasında kendi kurduğu düzenekle çeken Behzat Şahin, bu yüzden onları ‘organik’ olarak tanımlamış. Kitabın bonusu ise, elbetteki beraberinde hediye ettikleri rembetiko CD’si. Bence bu kitap, hayatımda gördüğüm en komplekssiz paylaşım.

20 Temmuz 2012 Cuma

İstanbul’un Yamacında Bir Vaha: POLONEZKÖY



İstanbul’da yaşayıp, iş, trafik, kalabalık ve hayattan mola almak isteyenlerin, günlük trafikte harcadıkları zaman göz önüne alındığında, göz açıp kapayıncaya kadar ulaşabildikleri bir iki yakın – şehirdışı alternatiften biridir Polonezköy.

Polonez (Polonais), Fransızca Polonyalı demek. Polonezköy de adı üstünde “Polonyalı köyü” demek. 1842’de Avusturya ve Rusya’nın işgalinde olan Polonya’dan kaçan Polonyalılar,liderleri Adam Czartoryski öncülüğünde kurmuşlar bu köyü. Zaten köyün Lehçe(Polonya’nın resmi dili) ismi de Adampol, yani “Adam’ın Tarlası”.

Şu anda köyde yaşayan yaklaşık 1000 kişinin aşağı yukarı yüzde yirmisi Polonyalı. Polonyalı göçmenler de o günden beri gelenek ve göreneklerini  koruyarak burada yaşamaya devam etmekteler. Zaten Polonezköy'deki mekanların çoğunun adı da bir Polonyalıya ait. Stella, Fredi, Leonarda, Ludwik gibi...

En son, tam da her yıl “Kiraz Festivali” düzenledikleri haftasonunda gittik Polonezköy’e. Dakikalar içinde şehrin trafiğinden sıyrıldığınız, kıvrılarak uzanan, önce lüks sitelerin içinden geçen, sonrasında da çam ağaçlarıyla çevrili, kenarında “Dikkat Karaca Çıkabilir!” levhaları eşliğinde, sizi kısa sürede merkeze ulaştıran yolla.

Polonezköy’e sadece kahvaltı veya mangal için gidebileceğiniz gibi konaklayacağınız alternatifler de mevcut.

Polonezköy’de, dillere pelesenk olmuş, fazlaca telaffuz edildiği için, hizmet kalitesi ortalamalarda ve hatta altında olduğu halde çokça tercih edilen mekanlara hiç itibar etmeden, yıllardır vazgeçilmezimiz olmuş, Polina’mıza gideriz biz.


Kapıda önce Panço ve Papağan’ımız karşılar bizi, hemen arkasından da ne zaman gitsek, yüzlerindeki gülüş, tavırlarındaki saygı hiç eksilmeyen sahipleri. Ağaçlar içinde, çiçekler, rüzgar gülleri, minik havuzlarla dolu şirin bir yer, Polina. İsterseniz girişteki açık ve kapalı bölümde – kışsa şömineli odada, isterseniz de aşağı taraftaki hamaklı bölümde oturabiliyorsunuz. Kahvaltı, mangal, gazeteler, oyunlar, hamakta siesta derken gün geçebiliyor.

Kahvaltı’ya özel köy işi yumurtaları, 40’ın üstündeki ev reçelleri (en son gördüklerimiz ıhlamur, karpuz, havuç ve naneydi), mangala özel servis ettikleri muhteşem ev köfteleri, yanına yuvarlak dilimleyerek kızarttıkları patatatesleri ve sonrasında ikram ettikleri kendilerine özgü pastaları ile eve aç dönmeyeceğiniz garanti.

Zamana yenik düşse de, tarihi binaların orijinalliğini koruduğu köyde, yemek sonrası dolaşmak isterseniz, yaklaşık 5 km’lik yürüyüş parkurunda yediklerinizi yakabilir ya da tarihi 1845’lere dayanan Meryem Ana Kilisesi’ni, 1882’den beri ayakta olan ve Polonezköy’ün tarihini ve yaşamının belge ve fotoğraflarla sunulduğu Zosia Teyze’nin Anı Evi’ni veya köy meydanındaki Arıcılık Müzesi’ni gezebilirsiniz.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Rakı...

"Dönülmez akşamın ufkundayız azizim...
Arap aklıyla bize akıl vermeye kalkıyorlar ama "alkol" kelimesinin kökeni bile Arapça.

Peki napalım?Kullanmamak lazım. Hatta, yasaklansın.

Rakı ise, özbeöz Türk.

"Ne malum?" derseniz.
Nerede, ne zaman ve kim tarafından icat edildiği bilinmiyor. Oradan malum.
Eğer, biz Türklerden başka bi milletin icadı olsaydı, yazılı tarihi olurdu, şeceresini bilirdik!

Şampanyanın mucidi Fransız keşiş, Dom Perignon, 1638'de dünyaya gelmiş mesela. Evliya Çelebi'nin 1635 tarihli seyahatnamesinde "rakı" geçtiğine göre, şampanyadan eski demek ki.

Yani?
Şampanyayı icat eden Dom Perignon, kundakta ana sütü içerken, biz aslan sütü içiyorduk!

Başka "aydınlatıcı" veri var mı. Vaar.

Memleketi "ampul" yönetiyor ama, elektriğin ampulden önce, rakıya faydası olmuştu. Çünkü, elektriğin icadıyla birlikte "buz" üretildi. Buz üretilince, "rakıya niye buz koymuyoruz azizim?" keşfi yapıldı. Bu tarihi keşif neticesinde, rakının üstüne buz koymak için daha uzun bardağa ihtiyaç oldu. Zahmet edip özel bardak icat etmek zor geldiği için de, pratik Türk zekâsı devreye girdi, "limonata bardağı ne güne duruyor muhterem" keşfi yapıldı.

"Asil"dir rakı...

Bakın, 1900'lü yıllardan bir davetiye aktarayım size,"Muhterem efendim,
Teşrin'i saninin 21'inci gününe müsadif Cuma akşamı, Hristo'nun Meyhanesi'nde taam eylemek ve hususi bir eğlence tertip ederek vakit geçirmek istiyoruz. Sizi pek seven cümle dostlarımız teşrif edeceklerdir. Binaenaleyh, icabetiniz bizim içün mücib-i şeref olacaktır. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğiniz ümidi ile takdim-i ihtiram eyleriz efendim.Pera sahaflarından Şener Efendi."

Nezakettir, zarafettir. Adab-ı muaşerettir.

"Milli"dir.

Hem de Üstelik, AKP'nin "milli"sidir.

Bu arkadaşların döneminde "milli" oldu. Rakıyı "milli içki" olarak tescilleyen Türk Patent Enstitüsü Başkanı, o makama, AKP tarafından atandı... Eşi de, AKP milletvekili. Ki o milletvekili, Suudi Arabistan Riyad Eğitim Fakültesi İslami İlimler mezunudur iyi mi...

Dolayısıyla, "rakı balık Ayvalık" gibi, zincirleme reaksiyonla, AKP'nin "milli"sidir!

"Rakı içeceğinize meyve yiyin, kavunun yanına 35'lik salkım açın" filan gibi gayri ciddi yaklaşılamaz ona. Ciddiyet ister. Fava, pilaki, şakşuka, memleket "meze"lesidir.

Yurtseverdir. İki tek attın mı "n'olacak bu memleketin hali?" diye endişelenmezdin, aksi olsa.

Evrim Teorisi'nin kanıtıdır; fazla kaçırırsan, özüne dönersin, yani maymun olursun. Bilimdir.

Maymun değilsek bile; ne anlamı var onsuz, radika'nın cibes'in turpotu'nun, inek miyiz biz? Madem gıcıksın rakıya, niye balık avlıyorsun boşu boşuna? Şerbetle mi yiyeceksin lüferi?

"Fevkalade"dir.
"Aliyül'ala"dır.
Kadındır. 1926'da üretime başladığında, rakılarına şu isimleri koymuştu Tekel, Cumhuriyet'in ilk yıllarında "Sevim, Elif, Hanım, Denizkızı, Üzümkızı, Jale" isimlerini taşırlardı. Botoks'tur aynı zamanda. Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır, mesela, en kaknemi bile bir başka görünür gözüne, içilir, güzelleşilir.

Hayatın anahtarıdır. Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar. "çilingir" sofrası denmesi, ondan. Kontörsüz muhabbettir. Kahkahadır.

İçki içen, neler yaptığını hatırlamaz; rakı içen hatırlar. Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden hard disk'tir çünkü. Tıp bazen çaresizdir. O ilaçtır. Dişe de, Gurbete de iyi gelir.

Herkesin gençlik hatası olabilir, bira içersin. Sonradan para kazanınca, şarap içmeyi matah zannedersin. Amerika'da kamyon şoförlerinin içtiği viskiye Etiler'de, Reina'da kamyon parası ödersin, o ayrı. Kürkçü dükkânıdır.
Döner dolaşır, gelirsin.

Çocuktur. Ağlarsın.

Orhan Gencebay'dır. Entel dantel barlarda dinlemeye utanırsın. Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin. Tatlıses'tir. Realite'dir.

Peynir, Rakı, Kavun, (PRK), örgüttür.
Ama, bölücü değil, birleştirici örgüt. Türk'ü de içer, Kürt'ü de, Laz'ı da, Çerkez'i de, Ermeni'si de, Yahudi'si de. Rumlar öyle meze yapar ki, AB'ye almasalar da helali hoş olsun, Kıbrıs'ı veresin gelir.

Orhan Veli'dir. "Şiir yazıyorum, şiir yazıp eskiler alıyorum, eskiler verip musikiler alıyorum, bir de rakı şişesinde balık olsam"dır. Şiirdir. Dönülmez akşamın ufkudur aynı zamanda.

Ve, Mustafa Kemal'dir.
Rakı içiyordu diye "sarhoş" demeye getiriyorsan eğer, "sarhoş kafayla kurup yücelttiği memleketi, ayık kafayla niye yönetemiyorsun?" diye sorarlar adama!

Oof, çok uzattım... Vakit tamam, güneş batmak üzere, bana müsaade, *cümleten şerefe!* "


Not: Yazarını malesef bilmiyorum ama kim yazdıysa bir sonraki ilk dublemi şerefine kaldıracağım:)


6 Eylül 2010 Pazartesi

Namport...

Pazar günü etkinliklerini sırasıyla yazmam gerekirse, kahvaltıyla, dolayısıyla da Namlı Gurme'nin Karaköy vapur iskelesinin yanındaki şubesi Namport'tan başlamam gerekiyor.

3-4 ay önce Namlı Gurme'yi ilk duyup, Karaköy Kat Otoparkı'nın altındaki şubeye gittiğimizde çok acemiydik. Dolayısyla hem tahminimizin çok ötesinde bir ücret ödedik, hem de o kadar ama o kadar kalabalıktı ki, orada geçirdiğimiz zamandan keyif alamadık.

Bilmeyenlerin mekanı kafasında canlandırması için şöyle tarif edebilirim; Büyük bir şarküteri düşünün ve tabii ki çok miktarda da çeşit, işte o mekanın boş bulduğunuz her yerine masa ve sandalye koyduğunuzu, birazını da kapının önüne serpiştirdiğinizi hayal edin, işte mekan kabaca böyle. Bir şekilde masanıza yerleştikten sonra, tezgahın başından tepsinizle sıraya girip, o binbir çeşit içinden damak zevkinize uygun olan kahvaltılıkları seçebiliyor, yumurtanızı isteğinize göre yaptırıp, portakal suyu veya çayla siparişinizi tamamlayabiliyorsunuz.

Ancak o gün bize kimse bu siparişi Brunch olarak alırsak 28 - 30 tl gibi bir fiyat ödeyebileceğimizi söylemediği için biz tek tek aldık. Dolayısyla herşey dahil nispeten cüzzi bir ücret ödeyebilecekken biz sadece bir menemene 11 tl ödemiştik. Toplam hesabı ise teleffuz bile etmek istemiyorum. Diğer taraftan kalabalık, sıkışıklık, gürültü de cabasıydı. Yani oranın hafiften üstünü çizmiştik.

Dün sonraki aktivite öncesi Karaköy civarında kahvaltı edecek yer düşünürken aklımıza yine Namlı geldi ama bu sefer, geçen gidişimizde kahvaltı sonrasında yürüyüş yaparken keşfettiğimiz, kardeş şubeyi Namport'u denemeye karar verdik.

Kesinlikle isabetli bir karardı çünkü Namlı Gurme yine çok kalabalıktı ve hafif yağmurlu gri İstanbul sabahında burası hem sakin hem de olağanüstü keyifliydi.

Diğer bir güzellikte tam tabaklarımızı alırken Brumch mı istersiniz, tek tek mi seçeceksiniz? sorusu oldu. Bu noktada herşey dahil brunchın 32 tl olduğunu öğrendik ve inanamadık. Sınırsız kahvaltı, içecek (Çay, su, portakal suyu), isteğinize göre yapılan yumurta, sonrasında kahve, kurabiyeler, meyve bu fiyata dahildi. Hani istesek devam edebileceğimiz zeytinyağlı büfesini saymıyorum.

Bir sonraki adımda Namport'taki bu servisin Brunch ile sınırlı olmadığını, hafta içi - sonu tüm gün devap ettiğini öğrendim ve ayrıca mutlu oldum. Vapurların biri yanaşıp biri ayrılırken, martılar sizin için şarkı söylerken, karşınızda Tarihi Yarımada manzarasıyla keyifli bir zaman geçirmek ve lezzetli yemekler yemek isterseniz Namport'u tavsiye ederim.

6 Nisan 2010 Salı

Kanaat Lokantası...

Tiyatro programımız Üsküdar'da ise Evroş'la erken buluşup meydandaki Kannat Lokantası'na gittik iki kez. Görüşlerimi, belki yanılmışımdır diye, ilk seferinde yazmamıştım lakin bu düşüncelerimiz bu haftasonu yaşadığımız tecrübe ile pekişti ve anlatılacak kıvama geldi.

Peşin peşin söyleyeyim bizim Kanaat Lokantası için kanaat notumuz neredeyse sıfır. Nedeninin detayları ise aşağıda.

Kanaat Lokantası 1933 yılında kurulmuş. Masaları, teşhir bölümü, garsonlarının kıyafetlerine bakarsanız tipik bir esnaf lokantası. Ama mesela tuvaletlerin olduğu bölüm yeni yapılmış, sanırsınız italyan restorantındasınız. Yani öncelikle bir kimlik problemi var.

Sanırım turist rehberlerinde de adından sıkça bahsedildiği için, özellikle turistler arasında çok popüler Kanaat Lokantası. Ancak çalışanlar olağanüstü küstah. Ben ıslak mendil istedim, "Yok, kolanya vereyim mi?" diye bir cevap aldım. Olacak şey değil. Artık neredeyse sokaktaki kokoreççilerde ıslak mendil var. Ayrıca kolonya mı kaldı yahu.

Kapıdan girişte uzuuuun bir tatlı bölümü var. Bakınca içiniz gidiyor. Neredeyse yok yok. Sonra zeytinyağlılar ve salatalar dizilmiş. Sıcak yemekler ise sol dip taraftaki ocağın ön tarafında. Çeşit orada da çok bol. Ancak malesef ne yediysek beğenmedik.

Geçen sefer kuyu kebabı yemiştim sertti. Kadayıf dolması istemiştik. Bilen bilir tazesi makbuldür. Bu neredeyse bir gün önceden kalmış gibiydi. Yumuşamış ve tıkış tıkış. Bu sefer zeytinyağlı ıspanak istedim, sadece köklerinden yapıyorlarmış, peki dedik, tatsız tuzsuzdu. Beğendi üzerinde özellikle iyi pişmiş döner istedik, döner çiğdi, beğendi accayip unlu. İlk seferde de iyi bir hesap ödemiştik ama bu hafta 2 beğendi üztü döner, 1 zeytinyağlı ıspanak, 2 su ve çaya 44 tl ödemek, hele ki yediklerimizden bu kadar memnun kalmamışken hakikaten üzdü bizi.

Son kararımızdır, daha da gitmeyiz Kanaat Lokantasına.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kör Agop Meyhanesi...


Bu aralar üzerimizde bir uğursuzluk var. Elimizi atsak kötü bir mekana denk geliyor. İstanbul bir derya deniz, istiyoruz ki yeni yerler keşfedelim, Cibalikapı ayarında 2-3 mekanımız daha olsun lakin nafile. Ya biz hep körü tercihler yapıyoruz ya da işletmeciler bizim beklentimizi karşılamaktan çok uzak.

Hafta içi, dükkandaki arkadaşlarımdan biri TRT 2'de Kumkapı ile ilgili bir belgesel seyrettiğinden bahsetti. Çok hoşuna gitmiş. Ben de "en ünlü meyhane hangisiymiş" dedim. "Kör Agop" dedi. Hemen internete girildi, Kör Agopla ilgili tüm bilgilere erişildi, özümsendi, kötü hiçbir yoruma rastlanmadı. Hemen ardından Koca arandı, süper bir mekan bulunduğu iletildi, o gece maç olduğu ile ilgili serzeniş dinlendi ancak sonuç olarak madem bu kadar "meşhur!", maç boşverilerek gidilmeye karar verildi.

Cumartesi gecesi, hafif ön sevgililer günü kutlaması modunda giyindik süslendik, Kumkapı'ya gittik. Kör Agop'tan içeri girdik, ortalık yıkılıyor. 3 tane uzun masa ve bir de cam kenarı sanırım daha ilk şarkıda hoppidi hoppidi ayakta. Ama başka yer yok. Garsona rezervasyonumuz olduğunu söyledik, buyrun üst kata dedi. Çıktık. Bomboş bir salon, 2 masa var ama sonradan anladık ki onlar köşe başındaki kebapçıya gidecekmiş, yollarını şaşırmış. Moduna girmeyeceksen, raconunu uygulamayacaksan ne işin var meyhanede. Kenarda bi masaya otturttular bizi. Yıkılmış vaziyetteyim ama çaktırmamaya çalışıyorum, o herşeyi değiştirecek anın beklentisi içindeyim. Sanırsınız alt katta düğün salonu var, siz üstte bir dernek lokalinde yemek yiyorsunuz. Yani illa grupla mı gidilmesi gerekiyordu, iki kişi meyhaneye gidip eğlenemek isteyemez mi?

Umutla beklediğim meze tepsisi geldiğinde, zaten herşey bitmişti benim için. Ortaboy tepsinin 1 sırası zaten boştu. Ya 6 yada 8 tane meze vardı. İkisi kavun peynir. Midye gördük aşağıda var mı? Dışarıdan getiriyorlar, gelirse getiririm. (Gelmedi) Lakerda? E vaaar. E alalıııım. Şeklinde geçen, ağızdan zorla alınan laflarla verilen siparişler, zoraki iş yapan garsonlar, hiçbir özelliği olmayan yemekler, mecburen bir kez yukarı çıkan fasıl heyeti ve inanmazsınız 10.30'da çıkılan bir meyhane.

Çok ama çooook kötü bir tecrübeydi. Yaklaşık 72 yıl önce Agop İnciyan tarafından, ucuza içki içebilmek için açılan ve sonrasında eşi Martha'nın mezeleriyle ünlenen mekan şu anda 3. kuşağın elinde, dedenin kemiklerini sızlatacak kadar kötü bir performans sergiliyor. Yazık.

15 Ocak 2010 Cuma

Tek Tek Yazamadıklarım...

Kitap

- Koloni / Jean Christophe Grange: Tarih yazmamıştır ki bir Grange kitabını okumam 3-4 günden fazla sürsün. Lakin bu kitap gitmedi de gitmedi. Neden bilmiyorum. Belki 3 aydır elime alamadım, hala okunmayı bekleyen yüzelli küsur sayfam var.

- Gaia Teorisi / Maxime Chattam: Grange'nin memleketlisi. Jashua Brolin üçlemesi olarak niteleyebileceğimiz ilk 3 kitap fena halde Grange etkisindeydi ancak ne olduysa yavaş yavaş bundan kurtuldu ve Gaia Teorisi ile bambaşka bit yerden bize merhaba dedi. Bu tarz kitaplardan isteyebileceğini herşeyi içeren bir roman. Takılmadan okuduk.

- Başkasını Seviyorum / Ömer Özgüner: NTV'nin Genel Müdürü olduğu halde kitap arkasında "NTV'de Çalışıyor" yazabilecek kadar mütevazi bir kişiliğin ilk romanı. Mekanlar çok tanıdık, anlatım çok akıcı. Keyifle okudum.

- Kayıp Sembol / Dan Brown: Al bir hayal kırıklığı daha. Sanırım Dan Brown'un tarzına "Da Vinci'nin Şifresi" ve "Melekler ve Şeytanlar" ile doymuşum. Bu üzerine detaylı Washington tanıtımı yapmanın dışında pek bişey eklemedi malesef.

- Aşk / Elif Şafak: Yemin ederim sırf Evroş yüzünden okumaya çalışıyorum. Ben ne zaman bu kitap akmıyor desem bana "Kızım deli misin, ülke nüfusunun 10 da 8'i okudu bunu" diyor. Şaka gibi, okudu evet hem de plajda yatarken. Bense Elif Şafak'ın dili ile bir türlü anlaşamıyorum. Hadi dönemsel ihtiyaçla türkçesi varken arapça ve farsça kelimeler kullanmasını anlıyorum! ama günümüzde Ella'yı anlatırken "Mamafih" gibi bir kelime benim tüm okuma ritmimi bozuyor. :(((

- Gece Evi Serisi: Alacakaranlık sonrası sırf Miniş'in gazına okumaya çalışıyorum. Hani aldık boşa gitmesin mantığı. Tanrım bu kadar mı kötü olur.

Tiyatro

- Rita'nın Şarkısı / DT: Çetin Tekindor ve Tülay Günay oynuyor. Biraz uzun (2.10) ancak Tekindor'u sahnede izlemek ayrı bir keyif. Ucuz aşk romanları okumayı seven kuaför Rita'nın Dr. Frank'in verdiği edebiyat derslerini almaya başladıktan sonra yaşadığı süreç anlatılıyor.

- Kraliçe Lear / Kenterler: Kenterler'in salonu çok eskidir ve koltukları ile benim bacaklarım anlaşamaz dolayısıyla o sahneden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım ancak bu oyunda kaçış olamadı. Çözümü önünde geçiş yeri bulunan 10. sıradan yer almakta bulduk, süper oldu. Oyunda 81'lik Yıldız Kenter, 17'lik Sedef Şahin ile oynuyor ve abartmıyorum Sedef Şahin, Yıldız Kenter'in önünde devleşiyor. Bu kadar mı rahat ve doğal oynanır.

- Lüküs Hayat / Şehir Tiyatroları: Dedimki bu oyun bir klasik, hala sergilenirken izlemekte fayda var. Ancak Kağıthane Sahnesi'nde, sanırım da ağırlıklı civarda oturanlarla izlemeye başladık. A diyorlar, bi kahkaha, B diyorlar bi kahkaha. Feciydi. Ayrıca Zihni Göktay'a saygım sonsuz ama ekiple yaş farkı çok açılmış, sırıtıyor. İlk perdenin sonuna doğru çömezi ile yaptığı konuşma ise bizi oyundan tamamen kopardı. "Sen böyle bir yalı almak için Şehir Tiyatroları'nda kaç yıl çalışmalısın." Tamam hiciv ve taşlama olur ama oyunun gerçekliğinden de bu kadar kopmamak lazım diye düşünüyorum. İlk perdenin sonunda çıktık.

- Kod Adı Kongo / DT: Şimdiye kadar izlediklerimizin arasında sezonun en kötü oyunu. Kötü oyunculuk, kötü metin. Arada zor kaçtık.

Dizi

- Six Feet Under: İşleri Cenaze Organizatörlüğü olan bir ailenin hikayesi. Baba ilk bölümde ölüyor ve işler çocuklara kalıyor. Seattle'da yaşıyan büyük oğlan istemeye istemeye kardeşine yardım etmek için geri dönmek zorunda kalıyor. Küçük erkek kardeş dışarıdan çok disiplinli gözükmesine rağmen iç dünyası bambaşka, o bir gay. Kız kardeş ise sanatçı. Toplamda 5 sezon, ailenin tüm fertlerinin ve yakın çevrelerinin yaşadıkları tüm açıklığı ile izliyorsunuz. Şiddetle tavsiye ederim.

- The Wire: Polis teşkilatının, zencilerin ağırlıklı yaşadığı bir bölgedeki çeteyi çökertmek için yaptıklarını anlatıyor. Dil çok ağır ama bir süre sonra alışıyorsunuz. Kayda değer.

Film

Kırık Kucaklaşmalar: Klasik Almodovar tarzı bir film. Ancak bazı yerler çoooook eski türk filmi tadında. "Sana söylemediğim birşey daha var...." Görselliğini çok sevdim ve bir de Penolope Cruz'u. Bu kadın hep bu kadar güzel miydi yoksa bu filmde daha mı bi güzel olmuş, bilmiyorum.

Invictus: Clint Eastwood, her sene oskara aday olmazsa rahat uyuyamıyor sanırım. İyi koku alıyor, gündemi takip ediyor ve iyi işler çıkartıyor. Tam da Güney Afrika'daki Dünya Kupası öncesi, Mandela'nın salıverilip başa geçtiği dönemde yapılan Rugby Dünya Kupası'na katılacak Güney Afrika takımının yaşadığı süreç ve sporun topluluklar psikolojisi üzerindeki birleştirici etkileri üzerine güzel bir film. Başrollerde Morgan Freeman ve Matt Demon oynuyor. Ama bence oskar zor.

Up In the Air: Hayatı seyahat ederek dolayısıyla da uçakta ve otelde geçen bir adamın kök salmak üzerine kendi içinde yaşadıkları. Başrolde George Clooney oynuyor. Bir insan gittikçe bu kadar yakışıklı olur mu yahu.

Gir Kanıma: Ne klasik bir vampir filmi ne de klasik korku. Çoook soğuk bir ülkede, iki çocuğun ilişkisi üzerine hisli bir film. Avrupa filmlerinin geneli gibi ağır tempoda ama sıcacık. Eleştirmenler yere göğe sığdıramıyor, bana göre o kadar da değil.

Law Abiding Citizen: Son dönemde izlediğim en zekice kurgulanmış film.

Kuzey Yamacı: 1936 Olimpiyatları öncesinde İsviçre'nin Eider dağına Kuzey Yamacı'ndan çıkmaya çalışan 2 dağ komandosunun hikayesi. Bir tarafta Nazizm, diğer tarafta zevk ve sefaya karşılık imkansızlıklar. Çetin bir hayatta kalma mücadelesi. Gerçek hikaye.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Reklamın İyisi Kötüsü ve Burger King...

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyorlar ya, bence kesinlikle yanılıyorlar. Evet belki kötüsüne sinirleniyoruz ama yine de marka farkındalığı yaratılıyor diye düşünenler, özünde halt etmiş.

Pepsi'yi zaten tercih etmezdim, dolayısıyla Seda Sayan'lı reklamıyla, bence, kendini imaj olarak Cola Turka'nın bile altına çekmiş olmasıyla çok ilgilenmedim. Sadece Pepsi için üzüldüm. Ancak Burger King'in o iki salak sarışınla yaptığı reklam beni bitirdi.

Reklam metinleri aklımda kaldığı kadarıyla şu düzeyde (Evet malesef aklımda kaldı :((:

- Nuggets, adını tavukların gıdaklamasından almış.
- Aaaaa, bi yaşıma daha girdim.
- İnanmıyorum, bugün senin doğumgünün mü?
***
-Ay bu kadar tavuğu nereden buluyorsunuz?
- Arkada koccaman kümes felan mı var?
- Evet, hani inekler filan?

Bi de bugün röportaj vermişler: "İnsanlar bizi aptal sarışın zannediyor ama reklam anlaşmalarımız için 30 bin tl istiyoruz" diye.

Üşenmedim baktım, Uludağ sözlükte haklarında 11 sayfalık giriş var. Zekalarının oda ısısı seviyesinde olduğunu iddia eden de var, zeki olup aptalı oynadıklarını söyleyen de.

Bense kendime sormadan edemiyorum, halkın %47'sinin zeka seviyesinin nerelerde olduğunu zaten biliyoruz ancak geri kalanların günahı ne? Hayır bişey değil, ben Burger King'i severdim, hatta o geldikten sonra Mc Donald's a uğramadım bile diyebilirim ama şimdi bırakın içeri girmek, logosunu görmek bile içimi kaldırıyor.

16 Ekim 2009 Cuma

Tamirane...

Pazar sabahı hava çok ama çok güzeldi. Biz de puslu ruhumuzu aydınlatmak için ailecek açık havada kahvaltı yapalım istedik ve benim önerimle muhteşem bir açık alana sahip Santral İstanbul'un bahçesindeki "Tamirane" ye gitmeye karar verdik. Hem bizim hem de kuçumuzun keyif alacağını düşünmüştüm, sonuçta herkes mutlu olacaktı.

Hafta içinde arayıp rezervasyon yaptırdım, detayları öğrendim. Pazar günleri açık büfe brunchları varmış, kişi başı 25 tl imiş, saat 10'da başlıyormuş. Dedim ki "biz kuçumuzla geleceğiz, kimseyi rahatsız etmek istemeyiz, ltf kenar bir masa olsun", "tamam" dediler.

Pazar sabahı 5 kişi ve 1 kuçu olarak Tamirane ye vardığımızda daha pek kimse gelmemişti. İlk dikkatimizi çeken masamızın orta - kenar diye tabir edebileceğimiz bir noktada olduğuydu. Öğlene doğru yükselecek güneşten etkilenmemizi istememişler.

Neyse yerimize geçip oturduk. Kimse bizimle ilgilenmiyor. 7-8 dk sonra ortadaki garsonlardan birinin zor bela dikkatini çekip sipariş vermek istediğimizi söyledik. "Ok, açık büfeden istediklerinizi alabilirsiniz" dedi bize. Ben açık büfeyi ekmekler hariç çok zayıf bulduğum için kendime bir menemen söylemeye karar verdim. Inanmazsınız masadaki herkesin kahvaltısı bitti, biz 4 değişik garsona siparişimizi yeniledik, hemen hemen 45 dk sonra menemenden başka herşeye benzeyen menemenim geldi. Menüde bir de pancake vardı. Porsiyonda kaç tane olduğunu sorduk. Garson " Sanırım 6 adet" dedi. O zaman ortaya istedik. O da yaklaşık 25 dk sonra geldi. Ama bir büyük pancake, 6'ya bölünmüştü. Düşünebiliyor musunuz, en az 10 tane garson var, kimsenin birbirinden haberi yok. Şikayet edince, kusura bakmayın bir karışıklı oldu diyorlar ama bu bizim sorunumuzu çözmüyor. Meğer şefleri gecikmiş. O gelince sisteme oturdu ama neye yarar, biz bitmiştik.

Bu arada arkamızdaki uzuuuun masa, bir ana okulunun veli tanışma toplantısı için dolmaya başladı. İnanmazsını 4-6 yaş arası en az 15 çocuk. Sonra diğer 4 masaya da, yaşları muhtelif, en az 3 çocuklu gruplar geldi. Ortalık döndü mü çocuk bahçesine.

Menemenimi de yiyemeyince dedim ki, çimlerde biraz Zilli ile oynayalım da keyfimiz yerine gelsin. Zaten günün neredeyse tek güzel tarafı onun eğlenmesiydi. Önce çimlerde kendi topuyla koştu, oynadı. Sonra diğer çocuklarda babaları ve toplarıyla geldi. Bizimki bıraktı kendi topunu başladı onlarınkinin peşinde koşmaya. Ama nasıl güzel top saklıyor, inanmazsınız. Biz büyükler çok güldük ama çocuklar ciyak ciyak "Babaaaaaa, köpek topumuzu patlatacak!!!" diye. Allah'tan bir kaza olmadan oyun faslını tamamladık.

Oyun faslı öncesinde hesap istemiştik. Meğer brunchta 1 çay varmış, onun dışındakiler 3 tl. Böyle bir uygulamaya ilk defa tanık olduk. Alt tarafı çay yahu, hem de 3 tl. Biz Zilli ile oynarken ailenin geri kalanı kahve söylemiş. Toparlanırken biz hesabı ödemiştik, kahve ekstra,borcumuz nedir dedik, çatır çatır onun da parasını aldılar. Yahu bari onu ikram et.

Pazar günü, güzel hava ve güzel bir mekanda 5 kişi kahvaltı için (4 brunch+1 menemen+1 pancake+ muhtelif çay) 160 tl ödedik ve resmen paramızla rezil olduk. Kötü servis, kötü yemek ve umursamaz bir idare. İşte Tamirane'deki brunchtan aklımda kalanlar...

19 Haziran 2009 Cuma

Cibalikapı Balıkçısı...


Haliç'te, Kadir Has Üniversitesi'ne bitişik üç katlı ahşap binaya kurulu Cibalikapı Balıkçısı'na ilk olarak arkadaşımızın doğumgünü için gitmiştik. Ortamın sıcaklığı ve yemeklerin güzelliği o gecenin karmaşası arasında aklımızda kalanlardı. Bu anlattığım en az 4-5 sene öncesi. O günden sonra bu küçük ama sıcacık mekan bizim ailemizin restaurantı oldu. Kutlama mı, dükkanda ağırlanması gereken misafir mi var hadi Cibalikapı'ya, birine mekan mı tavsiye edilecek illaki Cibalikapı ve sıkça sadece yemekleri ve oradaki sıcaklığı özlediğimiz için Cibalikapı.

Kocamla benim işlerimizin sosyal yönü çok fazla olduğu için İstanbul'un hatırı sayılır bütün mekanlarında en azından bir kez bulunmuşuzdur. Dolayısyla artık hem ciddi bir doygunluğumuz hem de kıyaslama imkanımız var. Peki niye bizim için illaki de Cibalikapı;

Bir kere kesinlikle ucuz olduğu için değil. Hatta fiyatları ortalamanın üzerinde diyebilirim. Ancak fiyat - hizmet ve fiyat - ürün açısından bakarsak kesinlikle aldığının karşılığını fazlasıyla veriyor. Bunu nasıl yapıyor derseniz, öncelikle ekip çok profesyonel. Gerektiği kadar sıcak, asla sulu değil. Konularına da çok hakimler. Sonrasında elbette ki yemekler. Üstüne basarak söylüyorum ki burası kesinlikle sıradan bir balık restaurantı değil. Burası sırtını Girit'e dayamış ve özellikle de mezelerinde ve ara sıcaklarında farkı yakalamış bir mekan. Çok geniş mönü seçeneklerinin arasında bizim tercihlerimiz genelde başlangıç için Girit Ezmesi, Kurutulmuş Domates Sarma, Saraylı, Kabak Çiçeği Dolması, Deniz Börülcesi ve peynir oluyor. Üzerine Kalamar Tava - bebek kalamar bütün olarak servis ediliyor-, kocama bir ahtapot ızgara, ona bir bana 2 permesanlı midye - ki bu insanın aklını alacak birşey. Biz henüz bunu ötesine geçip hiç balık yiyemedik :)) Sonrasında içinde meyve parçaları da olan kızarmış helva servis ediliyor. Başlarda pek alışamadığım bu spesiyalden şimdilerde en az 3-4 kaşık alıyorum. Ve elbette finalde kahvenin yanında ikram ettikleri çeşitli ev yapımı likörleri.

Cibalikapı ve Moda'daki şubelerine ek olarak bu sene Bodrum Torba'daki My Beach'in içine de yazlık mekan açan Cibalikapı Balıkçısı'nı en azından bir kere denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Yemekosfer...


"Divitim" bir yemek bloğu değil. Ancak yemek benim hobim. İnternek sörfümün çok büyük bir bölümünü yemek siteleri oluşturuyor. Yeni tatlar, sunuş şekilleri ve doğru menüleri oluşturmak için onlardan yardım alıyorum.

Meşhur Nar Reçeli'min tarif sahibi Cafe Fernando'nun sahibi Cenk, benim gibiler için bir güzellik düşünmüş ve şimdilik 50 yemek bloğundan oluşan bir Tarif Arama Motoru geliştirmiş. Adı Yemekosfer. Tüm emekleri için kendisine teşekkür ediyoruz. Yemekosfer'e hem buradan, hem de yan tarafa eklediğim widgeti kullanarak ulaşabilirsiniz.

30 Aralık 2008 Salı

Nar Reçeli...

Yazın Bozcaada'ya gittiğimizde Gülerada'nın bir sürü çeşidinin içinden özellikle Domates, Karpuz Kabuğu ve Gelincik seçtiğimi, hatta sonra giden arkadaşlara da Domates Reçeli sipariş ettiğimi söylersem, az sonra anlatacaklarım daha bir anlam kazanacak sanırım.

Bilen bilir ki genelde normalden, standart olandan pek hoşlanmam. Ne olursa olsun, bir yerinde bir farklılık olması çeker genelde beni. Yaklaşık 1 ay önce, bu konuda fazla çalışan algılarım Cafe Fernando blogunun sahibi Cenk'in nar reçelini görünce de zil çalmaya başladı.

Gittim geldim tarife baktım. Olay yavaş yavaş kafamda şekillendi. En sonunda cesaret edip pişirdim. Cesaret nerede demeyin, mutfağı çok severim ama ilk defa reçel yaptım:)) İlk olarak Kociş, bir alem! dönüşü geçe 1.5 gibi tattı ve "inan kafam güzel değil, süper olmuş" dedi. Sonra ilk defa üzüm reçelini elinden yediğim yengeme götürdüm. Amcamla ikisi kaşıklaya kaşıklaya yediler, hatta yengem "ben nasıl nar reçeli yapmayı düşünemedim" diye hayıflandı. Son olarak reçel, ailenin yüce gurmesi annemin beğenisine sunuldu. "Valla çok güzel, hani belki biraz daha kaynayabilirdi ama, neyse olmuş" Merak etmeyin, bu yorum onun için genetik. İlla bişey söylemezse rahat edemiyor, sıfırcı hoca gibi, en iyi notu 4,5'tan 5 :))

Tüm bu gelişmelerin üzerine kafamda şekillenmekte olan fikir yerine oturdu ve yiyen herkesin "aaa ilk defa yiyoruz" yorumundan da yola çıkarak, Nar Reçeli'ni, sevdiklerime minicik birer yılbaşı hediyesi olarak hazırlamaya karar verdim. Kavanozları güzelce süsledim, üzerine de "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" dilediğimi belirten etiketler yapıştırdım.


Tüm bu süreçte ben çok ama çok eğlendim. Galiba işin özü bu. Hatta bu yaptıklarımı, olayın fikir babası ile de paylaştım.



Reçelin tarifine Cenk'in sitesinden verdiğim linkten ulaşabilirsiniz. Ancak işin özü narın tanelerini ayıklamaktan geçiyor. Bunun pratik yolu ise bilmeyenler için burada.

Reçelin etiketinde de dediğim gibi, herkese "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" diliyorum.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Otto - "The Original"...

Dün akşam Evroş'la buluştuk. Öncesinde nereye gideceğimize karar vermek biraz zaman aldı. AVM'mi olsun, Taksim mi, orada neresi olsun falan filan. Sonrasında biraz da Kasım ortasında zor bulunur havadan da yola çıkarak Asmalımescit'teki Otto'da karar kıldık. İyi ki de öyle yapmışız, paltosuz dışarıda oturduk, hiç de üşümedik.

Daldan dala konan sohbetimize yemekte pane tulum peynirli salata, yarısı mantarlı yarısı peynirli pizza ve güzel bir şişe Merlot eslik etti.

Benim, galiba biraz yabani ve hafif aykırı bir yapım olduğu için çok fazla arkadaşım yoktur. Ancak olanlarla da birbirimizin içini okuruz. İşte Evroş'ta o nadirlerden. Dolayısıyla da sohbetimiz dün, bugün, gelecek, seyahat, kitap, yemek, sinema kısaca herşeyi kapsadı.

Gecenin sürprizi ise dönüşte uğradığımız kitapçıda bana gösterdiği Şükrü Erbaş'ın kitabının arka kapak yazısıydı:

"Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. "

12 Kasım 2008 Çarşamba

Beef-Tek...

Bu furya 2004 yılında Emre Mermer'in Dükkan'ı açmasıyla başladı. Furya dediğim "Dry Aged Beef - Kuru Dinlendirilmiş Et."* O güne kadar bildiğimiz kasap formatı Dükkan'la şekil değiştirdi ve yepyeni oldukça lezzetli ve malesef nispeten pahalı bir forma girdi. İçinde açılan Steak House'a giden arkadaşlarımdan dinlediğim hep aynıydı. Gerçek et yedik, ama iyi de para verdik.

Dükkan'ı İstinye Park'ta açılan Günaydın Kasap izledi. Yine aynı konsept. Hem kasap, hem de steak house. Belki biraz daha süslü. İlk açıldığında oldukça da fazla konuşulmuştu. "Bu kadar da taklitçi olunmaz, aynı konsepti uygulamışlar" diye.

Sonra bu yılın ortalarında bir baktık Akmerkez'in Ulus kapısının karşısında Beeftek diye bir yer. Ben en çok adını sevdim, aynı Dükkan gibi. Zekice.

Geçen hafta eş durumundan tanışıp sonrada pek bi seviştiğimiz arkadaşımla öğle yemeği yemek istedik. Orası mı burası mı derken, Beeftek'te karar kıldık. İyi ki de öyle yapmışız. Genel kanıya biz de ortak olduk, "Evet pahalı ama hakikaten güzel et yedik".

Mekan çok büyük değil. İsterseniz alıp eve götürebiliyorsunuz, isterseniz de kömür ateşinde onlar sizin için pişiriyorlar. Yüksek ve uzun 2 adet masaları var. Üzerinde de ortadaki ince bölümün içinde yağdan sirkeye, hardaldan deniz tuzuna yemek sırasında ihtiyacınız olabilecek herşey, şık bir şekilde sıralanmış.

Servis öncesi birer dilim kendi sucuklarından ikram ettiler. Herşeyi çok karardı. Biz ortaya bir salata söyledik, sonradan da üzerine kendi peynirlerinden eklettik. Beyaz peyniri permesan gibi traşlamışlardı, çok hoşuma gitti. Sonrasında ben dry aged pirzola, arkadaşım da bonfile yedi. Açıkçası ona sormadım ama benimki tam istediğim gibi pişmiş ve çok lezzetliydi. Ama benim esas hoşuma giden beraberinde servis ettikleri kızarmış kırmızı soğandı. Aman tanrım o ne lezzet. Kapanışı ise, kendimizi tutamayıp, minik kekçikleri ile yaptık. Fıstıklı ve kestaneli olmak üzere iki çeşidi var, ben fıstıklı yedim. Şu anda bile ağzımı şapırdatmaktan yazamıyorum :))

Bir gün canınız gerçekten güzel ve farklı bir et yemek ve keyif yapmak isterse, şiddetle tavsiye ederim.

* Dry Aged Beef (Kuru Dinlendirme Sığır): İdeal yağ dağılımına, yani mermere sahip, en iyi kalitedeki sığır etini, özel şartlar altında (sıcaklık, nem vb.) 28 gün kemik üzerinde dinlendiriyoruz. Et dinlendirmesi, pahalı ve zahmetli olmakla beraber etin kalitesini, lezzetini ve yumuşaklığını arttıran çok önemli bir işlemdir.Lezzete önem verenler için, kalın kesilmiş, dövülmemiş dry aged beef, ızgarada en ideal seçimdir. (Dükkan'ın web sitesinden alıntıdır.)

27 Mart 2008 Perşembe

Gbk...



Gbk, yani Gourmet Burger Kitchen. Kanyon'da sanırım bu senenin başında açılan, İngilizlerin burgerleri için "Burger'in Rolls Royce'u" dedikleri, Yeni Zellanda orijinli, farklı bir hamburgerci. Hamburger denilince aklımıza gelen fast food imajının tam tersine, restoran düzeninde masaları, yer gösteren bir elemanı, masanıza gelip sipariş alan, çok iyi eğitimli garsonları olan bir nevi slow-food mekanı.

Menüsünde başlangıç olarak kabak kızartmasını ve "Cheese & Berry" dedikleri, üzeri berry soslu, kızartılmış keçi peynirlerini tavsiye ettiler. Biz ikincisini parmaklarımızla beraber yedik.

Sonrasında uzuuuuun bir hamburger listesi geldi önümüze. Peynirli, sarımsaklı mayonezli, barbekü soslu, rokforlu, mozarella ve pestolu, avakadolu, mango ve zencefil soslu ve acı soslu olanlar ilk aklıma gelenler.

Nedir bunların diğer burgerlerden farkı derseniz? Birincisi, etleri özel... Oldukça kalın köfteleri var. Bunların pişirilme yöntemi de fark yaratıyormuş. İyi pişmiş olmasına rağmen kuru olmayan ama bana biraz tuzsuz gelen bir köfteye sahip hamburgerler. İkinci fark ise soslardan kaynaklanıyor. Ketçap ve mayonez kesinlikle yok! Onların yerini ilginç kombinasyonlar alıyor. Bahsettiğim mango ve zencefilden oluşan sos gibi. Tüm bu sosların üstüne bol bol marul, domates ve soğan konuyor. Günlük pişirilmiş ekmeklerin içinde bu malzemeler yemeye hazır hale geliyor. GBK'yı bu kadar ünlü ve popüler yapan, işte bu iki ana unsurmuş, eti ve sosları... Ancak yine de bu alternatiflerle tatmin olmazsanız değişik malzeme seçenekleriyle kendi 'burger'ınızı da oluşturabiliyorsunuz. Etli yemek istemiyorsanız, Portabella mantarıyla yaptıkları 'vejeteryan burger'ini de deneyebilirsiniz.




Ama uyarmam lazım, burgerin büyüklüğü benim diyen adamı yere serecek kadar kocaman. Biz bir barbekü soslu, bir mazerella + pesto soslu yanına patateste söyledik - ki patatesler kalın kesilmiş ve çok güzel kızarmıştı - bitiremedik.

İçecek olarak isterseniz alkolsüz isterseniz şarap, bira gibi alkollü alternatifiniz mevcut. Fiyatı kesinlikle ucuz değil, ama lezzet olarak ödediğimize değdiğini söyleyebilirim.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates