17 Eylül 2008 Çarşamba

Film Sezonunu Açtım...

Benim için yaz sezonu sıcak ve nemden dolayı pek keyifli geçmez. O sıcaklarda yaşadığım her saat zul gelir. Açıkça söylemek gerek gerekirse özelikle Temmuz ve Ağustos'ta sadece gerektiği kadar yaşıyorum. Ama Eylül gelipte havalar hafiften soğumaya başlayınca değmeyin benim keyfime. Hafiften üşümeye başlamak, nemsiz ortamda rahat nefes alabilmek, akşam menüsüne çorba eklemek, battaniyenin altında film seyretmek, süper.

Televizyon benim hayatımda ağırlıklı olarak film seyrederken varolduğu için yazın, biraz da sezon gereği, neredeyse hiç seyretmedik. Ama geçtiğimiz hafta film sezonunun da açılışını gayet sağlam bir şekilde yaptım.

İşte izlediğim filmler ve yorumlarım:

- The Dark Knight

Üzerine tesadüf "Batman Forever" ı da izledikten sonra bir kez daha emin oldum ki, "Kara Şövalye", kesinlikle gelmiş geçmiş en ciddi ve özenli Batman filmi. Olay çizgi kahramandan daha gerçek bir platforma taşınmış. Heath Ledger ise ölümünden önceki son rollerinden "Joker" ile bir çeşit tarih yazmış. Tüm mimik ve jestleri ile karakteri bambaşka bir noktaya taşımış.

- My Mother's New Boyfriend

Meg Ryan'ın her zamanki tarzında, özellikle bizim "Annesine düşkün erkek" lerden oluşan Türk toplumuna da dokunacak sevimli bir komedi.

- Hulk

Evet, aktörlerin her filmleri veya rolleri iyi olacak diye bir kaide yok ama Fight Club starı Edward Norton'u bu filme kesin yakıştıramadım.

- Untreacable

Günümüzde toplumun nereye geldiğinin çok güzel altının çizildiği ancak içinin iyi doldurulamadığı bir film. Konu süper, işleniş vasat.

- Wanted

Morgan Freeman ve Angelina Jolie'ye rağmen kötü bir Matrix taklidi.

- X Files - I want to believe

Hayal kırıklığı. Bilindik konsepti ile tek bağlantısı medyumik yeteneklere sahip bir adam olan, sıradan bir FBI filmi olmuş.

- Transsiberian

Çölde vaha. Nisan'daki Film Festivali'nde de gösterilmişti. Sıradanlıktan uzak bir mekanda (Çin'den Moskova'ya yolculuk yapan tren) muhteşem doğa görüntüleri ve dialoglarındaki derin felsefe ile tadı damağımda kaldı. Bazı cümleleri not bile aldım
* "If you kill off my demons, my angels might die too..." Tennessee Williams
* "Life is a journey not a destination"
* "In USSR times we were living in the darkness but now we are dying in the light"
* "You may go forward with lies but can never come back.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 6

Hani sizin bir lafınız var ya, "Nerden başlasam, nasıl anlatsam" diye, işte geçen 2 hafta benim için öyleydi. Ailemle ilk defa tatile çıktık, bir sürü arkadaşım, 1-2 tane flörtüm :)), hayata dair bir sürü yeni tecrübem oldu. Ben en iyisi baştan başlayayım;

Biliyorsunuz, ailem bu sene tatile beni de götürdü. Bana özel yerler seçildi, tüm yol programı bana göre yapıldı, bu kadar özen ve ilginin karşılığında da bende onları ne yolda, ne de gittiğimiz yerde hiç üzmedim.

Tatile sabah çok erken çıktık. Baktım sabahın 4'ünde evde bir telaş, bir hareket. Beni aldı bir panik. İlk defa herkes o kadar erken uyanmıştı çünkü. Dedim "kesin bunlar beni bırakıp bir yere gidiyor. İnanmazsınız, bir annemin peşinden gidiyorum, bir babamın. Önce babam koca koca çantaları aşağıya indirdi, sonra annem tam kapıya doğru yollanmıştı ki, önüne dikildim. " Hani nereye gibisinden". Benim paniğimi fark edince hemen eğilip beni sevdi, tasmamı da takıp beni bırakmadıklarını, hep beraber gittiğimizi söyledi de içim bir ferahladı. Anne yüeği işte, anlıyor halimden hemen.

Beni, deniz dediğini koca suyu geçmek için kullanılan feribotların hızlı olanına çok da uygun koşullarda almadıkları için ailem uzun yolu tercih edip Eskihisar üzerinden karşı tarafa geçti, böylece onlar da arabada benim yanımda oturabildiler.

Yolculuk biz köpekler için çok tehlikeli olabiliyor biliyorsunuz. Dolayısıyla ailelerimize bu esnada çok iş düşüyor. Mesela özellikle sıcakta arabada yalnız kapalı kalmamamız, belli aralıklarla durup su içip, çişimizi yapmamız çok önemli. Yaramaz kuçulara, yolculuğu daha rahat geçirebilmeleri için, öncesinde çok hafif bir sakinleştirici içirilmesi de sık kullanılan bir yöntem ama ben neredeyse her seferinde arabaya biner binmez mışıl mışıl uyuduğum için böyle birşeye gerek kalmadı.



Bursa'ya gelmeden verdiğimiz çiş molasını saymazsak, ilk uzun molamızı Susurluk'ta verdik. Oradaki Starbucks'ın bahçesi biz kuçular için buluşma yeri gibiydi. Yolculuğu rahat yapayım diye sabah kahvaltı evden çıkarken yapmamıştım, öncelikle ben de ailemle kahvaltı ettim. Sonra çimlerin üzerinde tuvalet dolaşmamızı yaparken ilk arkadaşımla karşılaştım. O da benim gibi 4.5 aylık, bişey adası Danua'sıymış. Babam böyle diyince kızıyor ama nasıl, yakışıklı, di mi?



Bu birlikte ilk uzun yolculuğumuz olduğu için ailem İzmir civarında konaklamak istedi, dolayısıyla da Şirince denilen yerde mola verdik. Kalacağımız yere yerleştikten sonra bir çevre turu yapmak istedik. Biraz maceralı oldu, çünkü etrafta çok fazla yabancı köpek vardı. Annemin söylediğine göre eskiden sokakta köpek görünce yolunu değiştiren babam o gece tam bir kahramandı. Sokaktaki köpekler havlayıp arkamızdan koçarken, "Siz gidin, ben onları kovalarım" diye annemle beni önden gönderdi.

Yabancı bir yerdeki ilk sınavımı o gece, otelde verdim. Yemek sonrası annem beni dışarıda dolaştırırken bir türlü tuvaletimi yapamadım, galiba sizdeki gibi minik bir kabızlık durumu oldu, bende de. Annem tabi bir telaş yaptı. Odanın ulaşabileceğim yerlerine benim için gazeteler koydu ama ben kendimi tutup sabahı bekledim ve işimi sabah kahvaltısından sonra, dışarıda hallettim. Elbette sonrasında da ödül çikolatamı da kaptım.

Kahvaltıdan sonra, daha güneye yaptığımız yolculuk da sorunsuzdu. Öğlen çok güzel, bahçe içinde bir yerde yemek yiyip, otelimize geçtik.

Bu tatilin bence en keyifli tarafı, bol bol koşup oynayabilmemin yanı sıra, çimlerin içinde bir sürü vakit geçirebilmem oldu. Bakmayın siz, "Kuçular karnı ağırdığında çim yer" dediklerine. Biz çim yemeği sevdiğimiz için yeriz.

Yeni oteldeki odamada kolayca adapte oldum. Hatta ailem minderimi de yanımızda getirdiği için çok da rahat ettim.


Tatilin her aşaması çok yeniydi belki ama en önemli nokta galiba kumsal ve deniz bölümüydü. İlk gittiğimiz Sarıgerme Plajı'na, mavi bayraklı olduğu gerekçesiyle - haklı olarak- önce beni almak istemediler. Sonra annem, tuvaletimle ilgili bir sıkıntı olmayacağını, beni yanlarında bağlı olarak tutacaklarını ve denize de sokmayacaklarını söyleyip izin aldı.


İkinci denememiz için, oldukça kötü bir yolda, yavaş yavaş yaklaşık 1 saat kadar gittikten sonra Sarsala Koyu denilen bir yere gittik. Orası bana serbest olduğu için annem çok sevindi ve ilk iş beni denize soktu.


Bakmayın siz üşümüş görüntüme. Doğrusu korkmuş olacak :)) Hatta ödüm koptu bile diyebilirim. Hemen kıyının yanında olduğumuz, içgüdüsel olarak yüzebildiğim ve hatta annem de hep benimle birlikte olduğu halde ilk sefer olduğu için sanırım denizden çok korktuğumu itiraf etmeliyim. Hatta bu sebepten annemin kolları ve bacakları çizik içinde kaldı.

Dedemin rahatsızlığı sebebiyle tatilimiz planlanandan kısa sürdüyse de benim için genel olarak çok keyifliydi. Dönüş yolculuğunun nasıl geçtiğini detaylandırmam gerekirse; Yol boyu uyudum,



uyudum,

uyudum,

uyudum,

12 Eylül 2008 Cuma

Kuşhan "Eziyet" Merkezi...


Bugün Akşam gazetesinde Sn. Halit Kakınç'ın yazısını okuyunca, son günlerde Muzaffer Kuşhan'ın Sağlık!!! Merkezi ile ilgili çıkan haberler sonrasında hissettiğim dehşet tavan yaptı. Öncelikle yazıdan bir bölüm:

" Muzaffer Kuşhan’ın zayıflama kampı’nı bizzat hem de yakın tarihte yaşayan önemli bir konuğum var: Adı Burak Akdikmen. Merkezi Avusturya’daki Politec Plastik Ürünleri firmasının genel müdürü. Orta Afrika Cumhuriyeti’nin fahrî İstanbul Başkonsolosu. Alkev’in kurucu temsilcisi ve eğitim kurulu başkanı.

Akdikmen, 42 yaşında. Bu Temmuz ayında, kilo sorunlu 14 yaşındaki kızı ile birlikte iki hafta kaldı meşhur kamp’ta. Anlattıkları inanılır şeyler değil. Ben sözü kendisine bırakıyorum:

“İlk gittiğimizde bir hekim hanım vardı. Pratisyendi, sanırım. Hastalardan sadece parmaktan bir damla kan alarak ürik asite bakıyordu...Dedim ki, ben 42 yaşındayım. Günde 1.5 paket sigara içiyorum. 10 yıldır spor yapmıyorum. Kızımla nasıl aynı muameleye tabi tutulabilirim? Ya düşersem ne olur? Cevap şoke edici idi: Elektro şok cihazımız var!

Yapılan tıbbî muayene bu kadarla kaldı. Rapor filan soran olmadı. Haftası adam başı 1000 Euro olan ücreti, peşin olarak ödedik.”
...
14 yaşındaki 50 kiloluk çocuk ile 50 yaşındaki 160 kiloluk yetişkine aynı yemek, aynı program.
‘Koşarken sizi ambulans takip ediyor’ denildi. Baktım, bir vito minibüs takip ediyor, onu da bahçıvan kullanıyor. Temel görevi de susayanlara su taşımak...
Bilek şişiyor... Ayak şişiyor... Bir krem, bir kas gevşetici... Ardından yine koşu başlıyor. İkinci günü aynı sorun ortaya çıkarsa, bu sefer kaba deyimle ‘yemezler’ tavrı takınılıyor

..."

Ben yukarıda yazanları yanlış anlamadığıma emin olmak için 3-4 defa okudum. Yazı bu şekilde devam ediyor. Burak Bey'de, 2 hafta için toplam €4000 ödedikten, tüm sağlık önlemlerinin ayaklar altında olduğunu bizzat yaşadıktan ve malesef iş işten geçtikten sonra serzenişte bulunuyor, hatta yetinmeyip gazeteye demeç veriyor.

Daha iki hafta önce Ayşe Arman, "bence" ballandıra ballandıra merkezi, onlar 7 km'lik yürüyüşlerini yaparken, ambulans taklidi yapan Vito ile kızının onları nasıl takip ettiğini ve molalarda su servisi yaptığını anlatmıyor muydu?

İnsanların eziyet çektikleri, tüm güvenlik ve sağlık koşullarının hiçe sayıldığı, bir de üzerine eşek yüküyle para ödendiği yer, bugüne kadar süperdi, gencecik, başarılı, tek sorunu "ŞİŞMAN" olmak olan bir kızcağız ihmaller silsilesi sonucunda ölünce tu kaka.

Çok geç baylar bayanlar, çok ama çok geç. Ne kadar dövünsenizde, kendi hikayelerinizi "basına anlatarak", afedersiniz ama "salaklığınızı" dile getirip vicdanınızı rahatlatmak isteseniz de, sonrasında "Zaten ben de yaptığım "ropörtajda" tam da bu çarpıklıkları dile getirmeye çalıştım" deseniz de çok ama çok geç. Sormazlar mı insana "Kardeşim madem bu kadar sıkıntı çekmiştin, sağlığın zarar görmüştü, herkese aynı muameleyi göstermeleri sana yanlış geldi, tesisin altyapısındaki eksiklikleri fark ettin, niye bırak şikayet etmeyi bir de üstüne para verip sistemin içine dahil oldun?"

Sahi, Aziz Nesin'in Türk insanıyla ilgili verdiği oran kaçtı?

11 Eylül 2008 Perşembe

Doğanın Ortaca’daki eli, TOPRAKANA…

Son dönemlerde hepimiz daha bilinçli bir şekilde, belki de aksinin kötü etkilerini bünyemizde hissetmeye başladığımız için, doğal beslenmeye yöneldik. Organik ürünler raflarda daha bir çok yer kaplamaya başladı, pazarda elimiz daha çok hormonsuz ürünlere yönelmeye başladı. Mutfaklarımızda margarinler yerini zeytinyağına, kırmızı et ise beyaz ete bıraktı.

Doğalgaz ağırlıklı kullanılmaya başladıktan sonra İstanbul’un havasında hatırı sayılır bir iyileşme oldu ama hala haftasonları acaba şehirdışında nereye kaçsak da ciğerlerimize biraz daha oksijen girse diye düşünür olduk.

Tatil için ise, kalabalık tatil köyleri yerine, doğa ile daha iç içe, kalabalık ve karmaşadan uzak mekanları tercih etmeye başladık.

İşte böyle bir ihtiyaç sonucunda tatilimizi ülkemizin bizce en güzel köşelerinden biri olan Sarıgerme’de geçirmeye karar verdik, son birkaç yıldır bulduğumuz her fırsatta yapmaya çalıştığımız gibi, bir butik otelde, herkesten uzak.

Ancak bu seferki seyahatimizin bize dinlenmenin, ruhumuzu ve bedenimizi doğa ve güneş yardımıyla sıfırlamanın yanında bir başka kazancı daha oldu, Toprakana.

Yıllardır gerek yurt içinde gerekse dışında birçok noktaya seyahat ettim, güzel hatta çok güzel mekanlarda, bir o kadar güzel yemekler yedim ancak çok azı Toprakana’da aldığım keyfi ve lezzeti verdi

Ortaca’da Dalyan tarafına değil de, Fethiye yönüne gidenler, bu benzersiz otantik restoranı Fethiye karayolunun üzerinde, Ortaca’dan 3 km uzaklıkta bulabilirler.

Toprakana’nın DOĞA İLE BARIŞIK YAŞAMAYI ilke edinen sahibi Recai Keçeci ve zarif eşi, yaklaşık 1,5 yıllık araştırma ve çalışma sonucunda 2000 yılının mayıs ayında, beton, plastik ve demir kullanımını redderek, konforun lüks olmadığının bilincinde, içine sevgi katarak oluşturmuş tüm mekanı. İnşaatta ve çevre düzenlemesinde sadece toprak, saman ve ağaç kullanılmış. Çocukların sevgilisi kümes hayvanları çevrenizde, ördek ve kazlar kanalların içinde dolaşıyor.


Diyorlar ki; “Bir parçası olduğumuz Doğa ile ‘Barışık Yaşamanın’ çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak ve sürdürülebilir bir gelişme sağlamanın tek yolu olduğunu anladık. Bu duygularla DOĞA’ya onu incitmeyeceğimiz sözünü verdik. Sözümüz bugün ve bundan sonraki yaşamımızın temel ilkesi olacak!”

Buradan yola çıkarak, beton bloklar arasına sıkıştırdığımız yaşamlarımıza biraz nefes aldırmak, tatilerde yola çıkıp, aslında parçası oldukları doğada kendini arayıp bulmaya çalışan insanlarımıza doğal tatlar sunmak istemişler. Ne güzel değil mi? Bizim oralarda olma sebebimizle birebir örtüşüyor.

Servisi yapılan yiyecekler hep eko tarım ürünü. Hormonsuz ve doğal. Köy yumurtası ve peynirleri, bazlama ekmeği ile ev yapımı reçeller, portakal ağacının yanında sıkma portakal suyu ile başlayan kahvaltı servisleri, kuzu ve oğlak ön döşünden yaptıkları muhteşem TANDIR kebabı, saç kavurması, ızgara çeşitleri, kendi sebze bahçelerinde yetiştirdikleri sebzelerden yaptıkları soğuk yiyecekler ile oluşturdukları öğlen ve akşam menüleri ile devam ediyor.

Dalaman çayının hemen kenarındaki restaurantın bir başka özelliği de, kendi nar tarlalarından elde ettikleri, son yılların en sağlıklı içeceği seçilen, tadına doyamadığımız NAR SUYU.

Birinci prensipleri, ismine yakışır şekilde misafirlerine doğal yiyecekler sunmak olan Toprakana personeli, yaz aylarında genelde yerli turistlere hizmet ediyormuş.

Aile işletmeciliği yaptıklarından, kiracı olmadıklarından ve böyle bir doğal mekandan herkesin yararlanmasını istediklerinden fiyatlarını düşük tutmaya çalışıyorlar. Ortalama iki kişi akşam yemeğinde 40-50 ytl hesap ödüyorsunuz.

Biz döndük ama kalbimiz, Toprakana’da kaldı. Yolunuz düşerse bu güzellikle mutlaka tanışıp, doğa içinde doğallığı tüm yönleriyle yaşamanın keyfini çıkartın.


Toprakana: Yerbelen Mah. Ortaca – Fethiye karayolu üzeri, 3.km Ortaca / Muğla
Tel: 0252 282 93 85
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates