30 Aralık 2009 Çarşamba

Hayattan Ne Öğrendim...

Sonsuz bir karanligin içinden dogdum.
Isigi gördüm, korktum.
Agladim.
Zamanla isikta yasamayi ögrendim..
Karanligi gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanliga ugurladim sevdiklerimi...
Agladim.
* * *
Yasamayi ögrendim.
Dogumun, hayatin bitmeye basladigi an oldugunu;
Aradaki bölümün, ölümden çalinan zamanlar oldugunu ögrendim.
* * *
Zamani ögrendim.
Yaristim onunla...
Zamanla yarisilmayacagini, zamanla barisilacagini, zamanla ögrendim...
* * *
Insani ögrendim.
Sonra insanlarin içinde iyiler ve kötüler oldugunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim.
* * *
Sevmeyi ögrendim.
Sonra güvenmeyi....
Sonra da güvenin sevgiden daha kalici oldugunu,sevginin güvenin saglam zemini üzerine kuruldugunu ögrendim.
* * *
Insan tenini ögrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu...
Sonra da ruhun aslinda tenin üstünde oldugunu ögrendim.
* * *
Evreni ögrendim.
Sonra evreni aydinlatmanin yollarini ögrendim.
Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni aydinlatabilmek gerektigini ögrendim.
* * *
Ekmegi ögrendim.
Sonra baris için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini...
Sonra da ekmegi hakça ülesmenin, bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim.
* * *
Okumayi ögrendim.
Kendime yaziyi ögrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazi, kendimi ögretti bana....
* * *
Gitmeyi ögrendim.
Sonra dayanamayip dönmeyi...
Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek basina meydan okumayi ögrendim genç yasta...
Sonra kalabaliklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardim.
Sonra da asil yürüyüsün kalabaliklara karsi olmasi gerektigine aydim.
* * *
Düsünmeyi ögrendim.
Sonra kaliplar içinde düsünmeyi ögrendim.
Sonra saglikli düsünmenin kaliplari yikarak düsünmek oldugunu ögrendim.
* * *
Namusun önemini ögrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el sürmemek oldugunu ögrendim.
* * *
Gerçegi ögrendim bir gün...
Ve gerçegin aci oldugunu...
Sonra dozunda acinin, yemege oldugu kadar hayata da lezzet kattigini ögrendim.
* * *
Her canlinin ölümü tadacagini,
ama sadece bazilarinin hayati tadacagini ögrendim.
********
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...

Mevlana

Avatar'dan Çıktım Yola...

İnanın haftasonundan beri sırf Hıncal Uluç bu filmi izleyip yazacak mı? Acaba yazdıkları benim kendisi ile ilgili fikirleri desteyecek nitelikte mi olacak? diye bekledim ve evet bugün Avatar'ı yazdı ve evet beni şaşırtmadı.

O konuya aşağıda tekrar döneceğim ama peşin peşin söyleyeyim James Cameron 10 senede, 400 milyon dolar harcayarak yaptığı bu film bir sanat şaheseri.

Konu belki biraz klasik hatta klişe. Dünyayı yiyip bitiren insanoğlu dünyaya 5 yıl uzaktaki Pandora'yı, küçücük bir parçası bile çoook para eden bir maden uğruna istila ediyor. Ancak gezegenin yerli halkı Na'vi'ler bizim yamyamlara pek de papuç bırakmak istemiyor haliyle.

Filmde oldukça büyük bir zeka ve emek var. Mesela sıfırdan Na'vice yaratmışlar. Bir sürü değişik hayvan ve bitki türü. Tüm gezegen bir renk cümbüşü. Sadece bizimkilerin gezegende kullandıkları araçlar biraz takoz sanki sanayide toplanmış gibi bir halleri var. Oraya az mesai mi harcanmış bilmiyorum.

Film iki buçuk saatten fazla sürüyor. Normalde bizim seansın bittiği saatlerde (00.45) 3. uykusunda olan ben tüm film boyunca gözümü bile kırpmadım.

Avatar'da kapitalizm var, vandalizm var, duygusallık var, umut var, umutsuzluk var, aşk var, inanç var, din var.

Bu filmi dvd'den izleyemezsin. Televizyonda izleyemezsiniz. İzleseniz de gerçek güzelliğini algılayamayabilirsiniz. O yüzden eliyüzü düzgün bir sinemada, ortaboy mısırınız eşliğinde real 3D versiyonunu izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Dönelim yukarıdaki Hıncal Uluç konusuna. Kendisini yıllardır okuyorum. Bir çok konu hakkındaki farkındalığımı arttırdığını söyleyebilirim. Ancak son 2-3 yıldır okuyucusu olarak öyle hissediyorum ki, hem kendisi üzerine bişey eklemiyor hem de benim.

Bir kere ülke gerçeklerinden çok uzak. Haftada en az 3-4 defa bir gösteri, konser, film tavsiye ediyor. Onun için çok güzel ama bilet fiyatlarından kesin haberi yok. Bu eleştiri kendisine yöneltildiğinde başlıyor "Biz Ankara'da mülkiye'de okurken, yemez içmez, gideceğimiz yere yürüyerek gider, muhakkak şunu bunu yapar, izlerdik". Bunun günümüzde ne kadar irrasyonel olduğunu bilmem anlatmama gerek var mı?

Artık özellikle onun yazdığı hiçbir film ve kitap eleştrisini okumuyorum çünkü resmen en ince ve önemli detayına kadar anlatıyor. E ne anladım ben bu işten. Nerede kaldı heyecan, nerede kaldı olayın sürpriz bölümleri.

Bir de artık kamuoyunu ters köşeye yatırmak gibi bir misyonu olduğunu düşünüyorum. Yılmaz Erdoğan'ın son filmi Neşeli Hayat'ı adamın başyapıtı yaptı, yere göğe koyamadı, bir gittik, resmen hayal kırıklığı. Bana göre Vizontele'nin tırnağı olamaz. Kötü mü? değil ancak yeni bişey yok. Yıllarca Kemal Sunal veya Şener Şen tarafından işlenmiş, zavallı adam hikayesinin bir versiyonu sadece. Olağanüstü kötü yeğen Ersin Korkut'un yanında Yılmaz Erdoğan, Büşra Peki ve özellikle Cezmi Baskın müthiş oynamış ama bir daha seyreder misin deseniz, ı-ııh. ha bir de demişti ki, tanınmamış oyuncularla çalışmış. Hadi maç vardı ÇGH'leri izleyemedin, Mutfak'tada mı izlemedin, gazetede okumadın. Tüm kadro filmdeydi.

Bugün de Avatar'ı yazmış. Bir saat yeterdi bu filme diye. Bu kadar bilgisayar animasyonu olunca insan 2012'deki gibi muhteşem sahneler bekliyormuş. Ayol biz o filmi gülmekten izleyemedik. Olağan üstü zorlama, klişenin tavan yaptığı bir eziyet silsilesiydi.

Çok dağıldı ama yazının özeti şu: Bence, Avatar muhteşem kaçırmayın, Neşeli Hayat'ı seyredin ama yeni bişey beklemeyin, 2012'den uzak durun, Hıncal Uluç'un kitap ve film tavsiyelerini okumayın.

24 Aralık 2009 Perşembe

2010 Kültür Başkenti İstanbul...

Hani bu aralar "miş miş te mış mış" diye de bir şarkısı olan bir reklam var, işte İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti olma hikayesi de biraz öyle, miş miş te mış mış.

Avrupa Kültür Başkenti fikri ilk kez 1985 yılında dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atılmış. Aynı yıl Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi projenin kapsamını belirlemiş ve uygulamaya koymuş. 1985'ten 2000 yılına kadar Avrupa Birliği'ne üye olan ülkelerin kentlerinden biri Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmiş. 2000 yılına gelindiğinde, yeni binyıl nedeniyle Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem birden fazla kente, hem de AB Adayı olan ülkelerin kentlerine verilmeye başlanmış. Liste şöyle:

1985 Atina -Yunanistan
1986 Floransa -İtalya
1987 Amsterdam -Hollanda
1988 Berlin -Almanya
1989 Paris -Fransa
1990 Glasgow -İskoçya
1991 Dublin -İrlanda
1992 Madrid -İspanya
1993 Anvers -Belçika
1994 Lizbon -Portekiz
1995 Lüksemburg
1996 Kopenhag -Danimarka
1997 Selanik -Yunanistan
1998 Stockholm -İsveç
1999 Weimar -Almanya
2000 Avignon -Fransa, Bergen -Norveç, Bologna -İtalya, Brüksel -Belçika, Helsinki -Finlandiya, Krakov -Polonya, Reykjavik -İzlanda, Prag -Çek Cumhuriyeti, Santiago de Compostela -İspanya
2001 Porto -Portekiz, Rotterdam -Holanda
2002 Bruges -Belçika
2003 Salamanca -İspanya, Graz -Avusturya
2004 Genova -İtalya, Lille -Fransa
2005 Cork -İrlanda
2006 Patras -Yunanistan
2007 Lüksemburg, Sibiu -Romanya
2008 Liverpool -İngiltere, Stavanger -Norveç
2009 Linz -Avusturya

Yukarıdaki listeden de görebileceğiniz gibi, Avrupa'da neredeyse kent kalmadığı için 2010 yılının Kültür Başkenti İstanbul oldu. Yani büyütülecek bişey değil. Hatta ben olsam Sibiu veya Cork'tan sonra gelen bir ünvanı, sağolun ben almayayım diye reddederdim.

Diğer taraftan bu kadar kötü hazırlanmış bir reklam kampanyası ile adamları bize sona bıraktıkları için haklı çıkartır nitelikteyiz. Hiç denk geldiniz mi bilmiyorum ama "Yeniden bak" sloganlı kampanya bir felaket. İstanbul'lular Kız Kulesi, Galata Kulesi ve Haydarpaşa İstasyon Binası'nı farklı bir gözle yeniden görüyor. Ama nedense Haydarpasa İstasyonu Taksim'de AKM'nin yerinde. Nasıl yani??

"4 Elementin Kenti" İstanbul konsepti için açıklama şöyle: "İstanbul, yüz binlerce yıllık tarihinde, üç büyük imparatorluğun başkenti, üç semavi dinin, birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşam kültürünün hayat bulduğu bir kent. Biz de yaşamın sırlarını simgeleyen 4 elementi bu kentin özellikleriyle birleştirdik ve projeleri Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle temsil ettik. Dedik ki: İstanbul, '4 Elementin Kenti' başlıklı dosyasıyla, kendi gerçeğini görerek dünyayla bütünleşsin. Kendisini çağlar ötesine taşıyacak yeni kültürel projelere imza atarken İstanbul’un adı toprak, hava, su ve ateş kadar vazgeçilmez olsun..." Buna hele hiç söyleyecek bişeyim yok, neresinden tutsam elimde kalıyor.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Herkes Öldürür Sevdiğini...

kulak verin sözlerime iyice,
herkes öldürebilir sevdiğini
kimi bir bakışıyla yapar bunu,
kimi dalkavukça sözlerle,
korkaklar öpücük ile öldürür,
yürekliler kılıç darbeleriyle!

kimi gençken öldürür sevdiğini
kimileri yaşlı iken öldürür;
şehvetli ellerle öldürür kimi
kimi altından ellerle öldürür;
merhametli kişi bıçak kullanır
çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
kimi satar kimi de satın alır;
kimi gözyaşı döker öldürürken,
kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
herkes öldürebilir sevdiğini
ama herkes, öldürdü diye ölmez!!!

*****

yet each man kills the thing he loves
by each let this be heard,
some do it with a bitter look,
some with a flattering word,
the coward does it with a kiss,
the brave man with a sword!

some kill their love when they are young,
and some when they are old;
some strangle with the hands of lust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold.

some love too little, some too long,
some sell, and others buy;
some do the deed with many tears,
and some without a sigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.

oscar wilde

20 Kasım 2009 Cuma

"Yüksel Arslan" Santralİstanbul'da...

İstanbul şu aralar çok seçkin sergilerle, yeni jenerasyon tabiri ile, "yıkılıyor". İstanbul Modern'de Sarkis - Site, Pera Müzesi'nde Chagall, Santralİstanbul'da Yüksel Arslan ve Sabancı Müzesi'nde Osmanlı Dönemi'nde Venedik ve İstanbul.

Havanın güzel olduğu günü özellikle Yüksel Arslan'a ayırmanızı, Santralİstanbul''da, 3 kata yayılmış sergiyi gezdikten sonra muhteşem bahçesindeki iki restauranttan - ki biz, ben Tamirane'ye küs olduğum için, Otto Santral'i tercih ettik ve çok keyifli bir yemek yedik - birinde yemeğinizi yiyip, ferah ortamda yeşilin, güneşin ve temiz havanın tadını çıkartmanızı tavsiye ederim.

Yabancı olanlar için kısa bir Yüksel Arslan girişi yapmak gerekirse, kendisi 1933'te Eyüp'te dünyaya gelmiş. Çocukluğundaki en büyük zevki bilimum haşeratın seks hayatını incelemekmiş. Bundan sonra tüm hayatı boyunca çok ama çok okumuş. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra serginin giriş sloganını da oluşturan "Kat edilmiş yolların dışında da ressam olunabilir" diyerek Akademi'ye gitmek yerine İstanbul Üniversitesi'nde Sanat Tarihi okuyor.

Yıllar içinde kimselerinkine benzemeyen tamamen kendine özgü bir tarz yaratıyor ve "art" ile "peinture" kelimelerini çiftleştirerek, tarzın adını koyuyor, "Arture". Eserlerinde tamamen doğal malzemeler kullanıyor. Bildiğimiz boyalar yerine toprak, kan, çiş, bal, yumurta akı, yağ, kemik tozu ve iliği, rendelenmiş sabun, tütün suyu ve çay karıştırarak hazırladıklarını kullanıyor.

Okuyor etkileniyor ve bu etkiler sanatının dönemlerini belirliyor. "Artur(c)", "Kapital", "Kapital'in Güncelleştirilmesi", "Etkiler", "Autoartures", "İnsan", "Yeni Etkiler" ...

Sergiyle ilgili şahsi görüşüme gelirsek, genel olarak enteresan buldum. İlk dönem eskizleri daha çok ilk çağ insanlarının duvar resimleri gibi.


Biz özellikle "Kapital" serisine bayıldık, bayıldık. Ölçek, detaylar, sembolizm, alaycılık ve renklerdeki kasvet çok etkiledi bizi.



Diğer taraftan çocukken haşeratlar, sonrasında da insanlar üzerinde yaptığı gözlemlerle oluşturduğu haşerat ve insanların seks hayatları ve cinsellikleri ile ilgili eserlere, nasıl bir beyin olaylara böyle yaklaşabilir açısından saygı duysak da bize biraz fazla geldi.

1961'den beri Fransa'da yaşayan Yüksel Arslan'ın en kapsamlı sergisiymiş bu. Her ne kadar ülkemizi yetiştirdiği dünya çapındaki nadir sanatçılarından biri olsa da genel ortalamamız göz önünde bulundurulduğunda herkese hitap etmeyecek yönleri bulunsa da, fırsat varken mutlaka görülmesi gerektiğini düşünüyorum. 21 Mart 2010'a kadar Santralİstanbul Büyük Salon'da.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Atatürk'ün İzinden Gitmek...


Başbakan'ın "Atatürk'ün İzinden Gitmek" eylemini tamamen yanlış anladığı bir kez daha ortaya çıktı. Eylemi kendine göre yorumladı ve içindeki egoya, çevresindekilerin de gazına yenik düşerek yukarıda gördüğünüz pozu verdi.

Ne yazmış Baş Öğretmen!!!, "Akademi için ders zili çalıyor." Vallahi bıravo, demek latin harfleri ile de okuyup yazabiliyormuş.

Hiç mi bir aklıselim çıkmadı, söyle - ye - medi, "Efendim, tam da 29 Ekim haftası, bu fotoğraf abes kaçar, yanlış anlaşılır, hepsini bırakın çok komik kaçar?" Demek ki söylememiş, yazık.

Bu çirkin vesile ile, Atam seni bir kez daha saygıyla anıyorum, kemiklerin sızlasa da nur içinde yat.


26 Ekim 2009 Pazartesi

Reklamın İyisi Kötüsü ve Burger King...

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyorlar ya, bence kesinlikle yanılıyorlar. Evet belki kötüsüne sinirleniyoruz ama yine de marka farkındalığı yaratılıyor diye düşünenler, özünde halt etmiş.

Pepsi'yi zaten tercih etmezdim, dolayısıyla Seda Sayan'lı reklamıyla, bence, kendini imaj olarak Cola Turka'nın bile altına çekmiş olmasıyla çok ilgilenmedim. Sadece Pepsi için üzüldüm. Ancak Burger King'in o iki salak sarışınla yaptığı reklam beni bitirdi.

Reklam metinleri aklımda kaldığı kadarıyla şu düzeyde (Evet malesef aklımda kaldı :((:

- Nuggets, adını tavukların gıdaklamasından almış.
- Aaaaa, bi yaşıma daha girdim.
- İnanmıyorum, bugün senin doğumgünün mü?
***
-Ay bu kadar tavuğu nereden buluyorsunuz?
- Arkada koccaman kümes felan mı var?
- Evet, hani inekler filan?

Bi de bugün röportaj vermişler: "İnsanlar bizi aptal sarışın zannediyor ama reklam anlaşmalarımız için 30 bin tl istiyoruz" diye.

Üşenmedim baktım, Uludağ sözlükte haklarında 11 sayfalık giriş var. Zekalarının oda ısısı seviyesinde olduğunu iddia eden de var, zeki olup aptalı oynadıklarını söyleyen de.

Bense kendime sormadan edemiyorum, halkın %47'sinin zeka seviyesinin nerelerde olduğunu zaten biliyoruz ancak geri kalanların günahı ne? Hayır bişey değil, ben Burger King'i severdim, hatta o geldikten sonra Mc Donald's a uğramadım bile diyebilirim ama şimdi bırakın içeri girmek, logosunu görmek bile içimi kaldırıyor.

16 Ekim 2009 Cuma

Tamirane...

Pazar sabahı hava çok ama çok güzeldi. Biz de puslu ruhumuzu aydınlatmak için ailecek açık havada kahvaltı yapalım istedik ve benim önerimle muhteşem bir açık alana sahip Santral İstanbul'un bahçesindeki "Tamirane" ye gitmeye karar verdik. Hem bizim hem de kuçumuzun keyif alacağını düşünmüştüm, sonuçta herkes mutlu olacaktı.

Hafta içinde arayıp rezervasyon yaptırdım, detayları öğrendim. Pazar günleri açık büfe brunchları varmış, kişi başı 25 tl imiş, saat 10'da başlıyormuş. Dedim ki "biz kuçumuzla geleceğiz, kimseyi rahatsız etmek istemeyiz, ltf kenar bir masa olsun", "tamam" dediler.

Pazar sabahı 5 kişi ve 1 kuçu olarak Tamirane ye vardığımızda daha pek kimse gelmemişti. İlk dikkatimizi çeken masamızın orta - kenar diye tabir edebileceğimiz bir noktada olduğuydu. Öğlene doğru yükselecek güneşten etkilenmemizi istememişler.

Neyse yerimize geçip oturduk. Kimse bizimle ilgilenmiyor. 7-8 dk sonra ortadaki garsonlardan birinin zor bela dikkatini çekip sipariş vermek istediğimizi söyledik. "Ok, açık büfeden istediklerinizi alabilirsiniz" dedi bize. Ben açık büfeyi ekmekler hariç çok zayıf bulduğum için kendime bir menemen söylemeye karar verdim. Inanmazsınız masadaki herkesin kahvaltısı bitti, biz 4 değişik garsona siparişimizi yeniledik, hemen hemen 45 dk sonra menemenden başka herşeye benzeyen menemenim geldi. Menüde bir de pancake vardı. Porsiyonda kaç tane olduğunu sorduk. Garson " Sanırım 6 adet" dedi. O zaman ortaya istedik. O da yaklaşık 25 dk sonra geldi. Ama bir büyük pancake, 6'ya bölünmüştü. Düşünebiliyor musunuz, en az 10 tane garson var, kimsenin birbirinden haberi yok. Şikayet edince, kusura bakmayın bir karışıklı oldu diyorlar ama bu bizim sorunumuzu çözmüyor. Meğer şefleri gecikmiş. O gelince sisteme oturdu ama neye yarar, biz bitmiştik.

Bu arada arkamızdaki uzuuuun masa, bir ana okulunun veli tanışma toplantısı için dolmaya başladı. İnanmazsını 4-6 yaş arası en az 15 çocuk. Sonra diğer 4 masaya da, yaşları muhtelif, en az 3 çocuklu gruplar geldi. Ortalık döndü mü çocuk bahçesine.

Menemenimi de yiyemeyince dedim ki, çimlerde biraz Zilli ile oynayalım da keyfimiz yerine gelsin. Zaten günün neredeyse tek güzel tarafı onun eğlenmesiydi. Önce çimlerde kendi topuyla koştu, oynadı. Sonra diğer çocuklarda babaları ve toplarıyla geldi. Bizimki bıraktı kendi topunu başladı onlarınkinin peşinde koşmaya. Ama nasıl güzel top saklıyor, inanmazsınız. Biz büyükler çok güldük ama çocuklar ciyak ciyak "Babaaaaaa, köpek topumuzu patlatacak!!!" diye. Allah'tan bir kaza olmadan oyun faslını tamamladık.

Oyun faslı öncesinde hesap istemiştik. Meğer brunchta 1 çay varmış, onun dışındakiler 3 tl. Böyle bir uygulamaya ilk defa tanık olduk. Alt tarafı çay yahu, hem de 3 tl. Biz Zilli ile oynarken ailenin geri kalanı kahve söylemiş. Toparlanırken biz hesabı ödemiştik, kahve ekstra,borcumuz nedir dedik, çatır çatır onun da parasını aldılar. Yahu bari onu ikram et.

Pazar günü, güzel hava ve güzel bir mekanda 5 kişi kahvaltı için (4 brunch+1 menemen+1 pancake+ muhtelif çay) 160 tl ödedik ve resmen paramızla rezil olduk. Kötü servis, kötü yemek ve umursamaz bir idare. İşte Tamirane'deki brunchtan aklımda kalanlar...

8 Ekim 2009 Perşembe

İki Çarpı İki / İstanbul Devlet Tiyatrosu...

Dün Evroş'la 2009 - 2010 tiyatro sezonunu açtık. Şehir tiyatrolarının ekim programına kendimizi bir türlü uyduramadığımız için üstüste iki oyun izleyeceğiz. İlki dün akşamdı.

İki Çarpı İki, Devlet Tiyatrosu'nun bu sezon İstanbul'da yapacağı 7 Dünya Prömiyeri'nden ilkiydi.

Behiç Ak'ın yazıp, Serpil Tamur'un yönettiği oyunun, iki karakterini, Yabancı Damat ve Son Bahar dizilerinden tanıyacağınız Seray Gözler Yeniay ve Kurtlar Konseyi'nin Nizamettin Güvenç'ini oynayan Adnan Biricik canlandırıyor.

Temelde iki farklı karakterdeki iki çiftin ilişkisini anlatan oyun çok güçlü dialoglar üzerine kurulmuş. Oyuncular an içinde, birbirine zıt iki karakter arasında mimik, ses tonu ve duruş değişiklikleri ile geçiş yapıyor. Bunun dışındaki tüm aktiviteler ise (giyinmek, soyunmak, yemek yemek vs) bir nevi pandomim çünkü sahnede oturdukları sandalye ve banklardan başka bir obje yok. Dolayısıyla oyuncuların üzerinde müthiş bir yük var. Ancak zaman zaman hareketlerle dialogları aynı anda takip etmekte zorluk yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Tanıtım metninde dediği gibi: "İki çift, iki ayrı ilişki, iktidar ve sevgi, evlilik ve monotonluk, aşk ve macera, kadın ve erkek, birey ve politika üzerine ilginç bir oyunculuk deneyimi." bizce sezona iyi bir başlangıç oldu.

Ancak söylemeden geçemeyeceğim, oyun Cevahir'in 2. salonunda. Ben Kenterler'e koltuklar kötü ve sıkışık olduğu için özellikle gitmem, burada yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Koltuk araları, inanmazsınız, sadece 1 bacağın sığabileceği kadar geniş ve koltuklar hareketsiz. Yani diyelim ki yerinize geçebildiniz, birine kalkıp yol vermeniz mümkün değil. Yeni yapılmış bir salon için yazık ki ne yazık. Bu salonda malesef bir biletimiz daha var, sonra mecbur kalmadıkça tövbe.

5 Ekim 2009 Pazartesi

The New York Times ve Sabah...

Efendiiiiim, düşündüm ki Federer'in US Open'ın final maçında Del Potro'ya yenildiğini duymayan kalmamıştır, dolayısıyla yeni konumuza geçebiliriz:)))

Çoğunuzun bildiği gibi Sabah Gazetesi, TMSF'nin el koyması ve sonrasında iki devlet bankasının sağladığı kredi sonrasında Çalık Holding'e satılması süreci ve sonrasındaki "Yandaş Medya" suçlamalarında oldukça kan kaybetti.

Hem bu imajın cilalanması, hem de kaybedilen A+ okuyucunun geri kazanılması amacıyla, dışarıdan bakıldığında, büyük bir başarıya imza atarak her pazar "The New York Times" ı türkçe - ingilizce yayımlamaya başladılar.

Dünkü ilk sayıyı merakla beklediğimi itiraf etmeliyim. Açıkçası özellikle Serdar Turgut ve Oray Eğin'in konuyla ilgili yazabileceklerini merak ediyorum ama aşağıda kendi fikirlerimi sıralamadan da edemedim:)

- The New York Times, yapı itibariyle oldukça "cool" bir gazete. Dolayısıyla sanki Sabah Gazetesi, renkleri ve kurgusuyla, onun yanında pazar eki olarak verilmiş gibiydi.

- Yazıları okumadan sayfaları çevirmeye başladım, ki ilk şok: Tam sayfa bir rakı ilanı, Tekirdağ Altın Seri. Tamam slogan "En İyilerin Şerefine" ama sonraki sayfadaki Finansbank Xclusive'in yarattığı ten uyumu bu ilanda olmamış. Şiddetli marka uyuşmazlığı.

- Durum bu noktada, bence, daha da kötüleşiyor. Eğer "Golf'ün Olimpiyatlara Dahil Edilip Edilemeyeceği" ile ilgili bir makalenin, ülkenin giderek artan Golfçü nüfusunun (belki %0,001) ilgisini çekeceğini düşünüyorsan, o insanların ve daha bir çok başka kişinin yüksek seviyede ingilizce konuşacağını da düşünmelisin. Yani hem orijinalini hem de türkçesini koyduğun makalelerin tercümelerinin çok ama çok iyi olması gerekiyor, ama sonuç tam bir felaket. İşte sadece bir makaleden gözüme çarpanlar:

High Cost of Death Row / Ölüm Cezasının Maliyeti

To the many excellent reasons to abolish the death penalty - it's immoral, does not deter murder and affects minorities disproportionately - we can add one more. It's an economic drain on governments with already badly depleted budgets.

Ölüm cezasını kaldırmak için; ahlaki olmadığı, cinayetten caydırmadığı, fazlasıyla bir azınlığı ilgilendirdiği gibi pek çok iyi nedenler sayılabilir; bunlara daha pek çoğu eklenebilir. Ölüm cezası, hükümetlerin zaten fena halde tükenen bütçeleri üzerinde ekonomik diren rolü oynuyor.

It is far from a national trend, but some legislators have begun to have second thoughts about the high cost of death row. Others would do well to consider evidence gatheredby the Death Penalty Information Center, a research organisation that opposes capital punishment.

Bazı parlamenterlerde ölüm hücrelerinin yüksek maliyetleriyle ilgili yeni düşünceler oluşmaya başladı. Diğerleriyse ölüm cezası karşıtı olan araştırma kuruluşu Ölüm Cezası Bilgilendirme Merkezi'nin verilerini dikkate almakla yetiniyor.

States waste millions of dollars on winning death penalty verdicts, which require an expensive second trial, new witnesses and long jury selections. Death rows require extra security and maintenance costs.

ABD eyaletleri; pahalıya mal olan ikinci duruşmayı, yeni tanıkları ve uzun jüri seçimini gerektiren ölüm cezası hükümlerine varmak için milyonlarca ABD doları harcıyor.

......

This is a state whose prisons are filled to bursting and whose government has imposed doomsday - level cuts to social services, health care, schools and parks.

Kıyamet kadar kalabalık ve patlayacak kadar dolu olan hapishanelerin maliyetini karşılamak için sosyal ve sağlık hizmetlerinin yanısıra okul, park gibi hizmetlerde kesintiye gidiliyor.

Money spent on death rows could be spent on police officers, courts, public defenders, legal service agencies and prison cells.

????????? (Bu bölüm hiç yok)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

IBM Grand Slam Widget

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Popüler Kültürü Vampirler Bastı...

- Tabut mu? Elbette hayır, genelde soğutucuda uyuyorum.
- Sarımsak? Pizza'nın içinde çok severim, belki kız arkadaşlarım rahatsız olabilir.
- Güneş? Bakın onu gerçekten sevmem.
- Beslenmem? Kan bankasından:))
- Ölümsüz müyüm? Neredeyse. Sadece yakılarak veya kafam koparılarak öldürülebilirim.

Yukarıdaki metin aklımda kaldığı kadarıyla, sadece 16 bölüm çekilen ve sonrasında rating kurbanı olan, şu aralar da CNBC- E'de gösterilen "Moonlight" dizisinin girişinden, kahramanımız Mick St. John'un "Kendinizi nasıl tarif edersiniz?" fantazisine verdiği cevaplar. Yine bir vampir olayı.

Popüler kültürümüz, şiddetli bir vampir istilası altında. Eskiden insan ırkına ciddi tehdit oluşturan, Transilvanya'dan çıkma bu kan emicilerin!, gün gelipte neredeyse birer arzu objesi haline geleceğini kimse tahmin edemezdi sanırım.

Bram Stoker'in zindanda, tabutta uyuyan, geceleri yaşayan Drakula'sının yerini önce Angel ve Buffy aldı şimdi de Edward Cullen, Bill Compton ve Mick St John.

Kendi kendime bu patlamanın niçin olduğunu sorduğumda şöyle cevaplar buluyorum:

- Geçmişteki karakter yaratıcıların aksine Stephanie Meyer, Charlaine Harris ve Ron Koslow gibi günümüzün popüler yazarve yapımcıları, çok birbirine benzer vampir alemleri yaratmış. En önemli özellik ise human - friendly olmaları. Geçmişin boogeymanleri şimdinin kahramanları oldu.

- Kesinlikle şimdikiler daha çok bize benziyor. İki dünya arasında köprü kurmuş vaziyetteler. En önemlisi de "vejeteryan" olmaları. Ya hayvanların kanıyla besleniyorlar, ya kan bankası ya da sentetik kanla. Dolayısyla onları kendimize birer tehdit olarak almıyoruz.

- Kesinlikle çok güzel ve yakışıklılar.

- Hepsi sahip oldukları gücü bizleri korumak adına kullanıyor.

- Kendi dünyalarında varolmak adına ciddi bir kurallar zinciri içinde yaşıyorlar, kural dışına çıkanlar topluluk tarafından cezalandırılıyor.

- Sanırım en önemlisi kırılgan bir ırk olarak biz insanlar hep "Süperman", "He-man", "Örümcek Adam", "Batman" gibi süper kahramanları sevdik ve günümüzün süper kahramanları da Vampirler.

28 Temmuz 2009 Salı

Zilli'nin Günlüğü - 10

Hani derler ya göz açıp kapayıncaya kadar, işte aynen o kadar kısa gelen bir sürede geçti evimdeki, beni bebeklikten gençliğe taşıyan, 1 senem.

Annem beni eve getirdiğinde tam 3 aylıktım. Şimdi 15 aylık bir genç kız oldum. Bu süre içinde;

- 100 kg üzerinde mama, 200'ün üzerinde kemik tükettim,

- 24 kez aşı, 1 kez ameliyat oldum,

- 10'dan fazla oyuncak, 3'de büyük minder parçaladım,

- Araba ile 3000 km'den fazla yol yaptım,

- 3 kez tatile gittim,

- 1 kez denize girdim,

- 15 kez bıcıbıcı yaptım,

ve elbette büyüdüm. İşte neydim ne oldum:









16 Temmuz 2009 Perşembe

Tabakhaneye Bok Yetiştirmek...



Osmanlı döneminde deri tekeli varmış… Safranbolu da derinin tabaklanması için o dönemin ileri gelenleri çeşitli tedbirler almışlar… Safranbolu da tabaklanmayan deriyi atanlardan o dönemin tüccarları alışveriş yapmaz ve mecburen Safranbolu da deriyi tabaklananlar satılırmış. O dönem çok para kazanan Safranbolu'lu iş adamları köşkler, konaklar ve 99 odalı evler yaptırmış… Bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir…

Safranbolu da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği "sama" safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, Tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde, çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı yapılabildiğinden, koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş...

Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek dışkısı içinde bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş. Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi oluşturulmuş.

Safranbolu da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına "Tabak mısın; it bokuna muhtaçsın", denirmiş…

Bugün dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yeni kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş, "tabakhaneye bok yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden günümüze kadar gelebilmiş.

9 Temmuz 2009 Perşembe

Ice Age 3 - Dawn of the Dinasaurs...



Ice Age 1 ve 2 'yi bayıla bayıla ve defalarca seyretmiş biri olarak, serinin 3. filmi yaz ortasında kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibiydi. 1 Temmuz'da tüm dünya ile aynı anda ülkemizde de vizyona giren film için bana kalsa o akşama bilet alacaktım ancak sevgili kocamla programlarımız ancak cuma akşamı için tuttu.

3. filmin diğerlerinden en önemli farkı 3D, yani üç boyutlu olması. Dolayısıyla olmuşken öylesi olsun diyip, orjinal dilinde 3 boyutlu versiyona bilet aldım. Son dönemde sinemada izlediğimiz filmleri genelde, çok ama çok memnun olduğumuz, Cinebonus'larda ve nispeten geç matine izliyoruz. Biletleri mybilet üzerinden alıyorum. İstediğim yeri seçiyorum, biletimi de sinema girişindeki mybilet express kioskundan hiç sıraya girmeden alıyorum. Siz rahat ben rahat.

Genelde olduğu üzere sevgili kocam konu gündeme geldi andan itibaren benimle dalga geçmeye başladı, frekans cuma günü iyice şiddetlendi. Açtığı telefonlardaki giriş cümlelerinden bazıları: "Akşam küçük kızımı sinemaya mı götürücem ben?", "Küçük kızım sinema öncesi lolipopta ister mi?", "Çocuklar içerideyken babalara ekstra bir program var mıymış?" vs,vs... Ama Allah büyük. Tüm bunların üzerine bir gittik, inanmazsınız yaş ortalaması en kötü ihtimalle 25 :))

Dediğim gibi biz 3 boyutlu versiyonu tercih ettiğimiz için girişte gözlüklerimizi dağıttılar. Biz o klasik kağıt gözlüklerden beklerken, hani gözlük koca burun ve bıyıklı komik bir maske vardır, onun sırf gözlük versiyonu çıktı karşımıza, hani sırf kemik ama kocaman olan. Film öncesi reklamlar da 3 boyutlu olunca herkes erken erken gözlüklerini taktı ve dolayısıyla zaten hazır modda gittiğimiz için gülmeye o anda başladık. Düşünün koca salon, koca koca insanlar ve gözlerinde o kaca koca gözlükler.

İlk film bize buz devrini anlatmış, Manny, Sid, Diego ve Scrat ile tanıştırmıştı. İkinci filmde buzlar erirken ana 4'lüye dişi mamut Ellie, keseli sıçanlar Crash ve Eddie eklenmişti. Bu filmde ise yer altında yaşayan dinazorların yanı sıra o alemin bıçkını Buck, her yerinden dişilik akan Scratte ve bebek mamut Peaches ile tanıştık.

İtiraf etmek gekirse ne 2 ne de 3, 1. filmin seviyesini yakalayamadı ama yine de böyle grafik animasyonlarla bambaşka bir dünyayı izlemek çok keyifli.

Eski dostlar bildiğiniz gibi. Scrat hala meşe palamudunu kovalıyor ancak bu sefer beraberinde aşkı buluyor. Manny ve Ellie'nin bebekleri oluyor. Diego bu domestik hayatın içinde fazlaca paslandığını düşünüyor ve kendi yoluna gitmeye karar veriyor. Sid ise yalnızlıktan çok muzdarip. Manny ve Ellie gibi bir aile kurmak istiyor. Zaten ne oluyorsa ondan sonra oluyor.

Filmde karakterlerden kaynaklanan komiklikler ön planda. Benim dikkatimi çeken diğer bir konu, repliklerde "Astala Vista bebeğim", "Roger that?" gibi Hollywood klişelerine çok fazla yer verilmiş olması.

Merak edenler için tadımlık Ice Age 3...



7 Temmuz 2009 Salı

Deniz Seki Sorunsalı...

Hiç haddime düşmediği halde, uzaktan izleyerek üzüldüğüm bazı insanlar vardır. Altyapısızlık veya geçmişten gelen arazları mevcut pozisyonlarını hazım sorunu yaratır ve arka arkaya skandallarını takip etmeye başlarız. Hemen aklıma gelen iki isim Deniz Akkaya ve Yasemin Kozanoğlu.

Bir başkası da, son günlerde Ayşe Arman'la yaptığı röportaj ile gündeme gelen Deniz Seki. 1995'te birinci olduğu Pop Show'dan beri müzik dünyasının içinde. Başlarda güzel müzik yapıyordu. Sonrasında belki de kendini yenileyememenin getirdiği baskıyla kendisini buralara getiren süreç başladı.


24 Şubat'tan beri kokain kullanmak ve satmaktan tutuklu. Hatta olayın içinde bir de çete durumu var. 1Ekim'de mahkemeye çıkması, büyük ihtimalle de tutuksuz yargılanmasına karar verilmesi bekleniyor. Süren tartışma, tutuklu bulunduğu sürenin haksız olduğu, bunun hesabını kimin vereceği yönünde. Yani Deniz Seki şu anda bir nevi mağdur!

Tutukluluğun ilk günlerinde ailesi bağımlılık tedavisi görmesi için hastaneye yatırılması gerektiği yolunda başvuruda bulunmuştu, şimdilerde bu konuyla ilgili bir durum yok gibi görünüyor.

Konuyla ilgili başta Hıncal Uluç olmak üzere bir sürü kişi yazı yazdı. Hatta Hıncal Uluç, konuyu yine kokain bağımlısı olan, futbol gibi geniş kitleleri hedefleyen ve rol modellerinin ön plana çıktığı bir spor dalında tekrar Fenerbahçe'nin başına gelen Daum'a getirmiş, "o Türkiye'de çalışma lisansı alabiliyor, Deniz Seki sadece kullanmaktan bu kadar süredir içeride" demişti.

Tüm bunları birleştirdiğinizde sanırsınız ki, eski Türk filmlerindeki gibi, masum genç kız, kötü adam tarafından zorla alıkonuldu, kötü yola düştü, zorla uyuşturucuya alıştırıldı, falan filan.

Belki yargılama sürecinin gecikmesi ile ilgili bir sorun var gerçekten ama ne profösörler, bilim adamları daha suçlarının bile ne olduğunu bilmeden iki yılı aşkın süredir cezaevinde. Zavallı aç çocuklar ekmek çaldıkları için içeride, ne vergi kaçakçıları, o kullanılan uyuşturucunun ticaretini yapan insanlar dışarıda.

Ayrıca Ayşe Arman'ın accayip dramatik şekilde anlattığı tecrit edilmiş cezaevi ortamı, sırf Deniz'in değil, tüm tutukluların gerçeği. Ayrıca normal şartlarda olması gereken de birşey.

Yani kısaca, Deniz Seki'nin yaşadığı süreçte yanlışlıklar bile olsa, esas suçu sanki çok da sıradan bişeymiş, o esasında bir kader mahkumuymuş durumunun yaratılmasından çok rahatsızım. Öyle bir durum var ki, sanırsınız tahliye edildiği gün kutlamalar falan düzenlenecek, "Adalet yerini buldu!" diye manşetler atılacak. Yuh yani...

Ben bu durumdan rahatsız oldum, sizlerle de paylaşmak istedim, olay bundan ibarettir.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Oyun, Set ve Maç...



Oldukça keyifli bir 15 gün geçirdik. Ve bu 15 gün sonunda tek erkeklerde oyun, set, maç ve bir sürü rekor FEDERER'in oldu.

Kızlardan çok bahsetmiyorum çünkü kupa yine ailede kaldı. Geçen seneki final maçında Venüs'e kaybeden Serena, "Seneye de ben alırım" demişti, öyle de oldu. Yarı finale tek bayanlarda dünyasıralamasının ilk 4'ü kalmıştı. 2 ve 3. sıradaki Williams'lar bu maçlarını alıp, önce tek bayanlar finalinde karşılaştılar, sonra da çiftlerde beraber Avustralya'lı çifti yendiler. Tamam bu maçlar da güzel ama hem heyecan erkeklerdeki kadar yüksek değil, hem de oyun sırasındaki o çığlıklar bana accayip itici geldiği için hatunları pek izleyemiyorum.

Turnuva başında Nadal çekildiğini açıklayınca, Federer'in bir aksilik olmazsa final oynayacağı bekleniyordu - ki o da neredeyse zorlanmadan, toplamda sadece 1 set vererek, Soderling'i 4.turda, Karlovic'i çeyrek finalde, Haas'ı da yarı finalde yenerek finale çıktı. Rakip olarak elbette İngilizlerin gönlünden Andy Murray geçiyordu ancak iki Andy'li yarı final maçından Amerikalı Roddick galip çıktı.

Erkeklere gelirsek Roland Garros'ta Soderling bir nevi sürprizdi, burada da Roddick. Elbette Roddick dünya kılasmanında 6. sırada, o anlamda aralarında ciddi fark var ama yine de kimse bu kadar dişli, 4 küsur saat sonunda bile oyundan kopmayan bir Roddick beklemiyordu. Hatta set bile alamaz deniyordu ama neredeyse maçı alıyordu.

Geçen seneki Nadal - Federer maçı, daha önce de söylediğim gibi, unutulmazların ilk sırasında ama dün akşamki maç da kendine listede iyi bir yer edindi. Özellikle son sette tie-break olmadığı için iki farklı skor gerektiğinden ancak 14 - 16'da bitti ve 95 dakika sürdü. En hızlı servis (143 mph/ Roddick) ve ace (50 / Federer) rekorları kırıldı.

Maç sonunda Federer, geçen sene 1 yıllığına Nadal'a teslim ettiği Wimbledon şampiyonu ünvanını ve dünya sıralamasındaki 1. sırasını geri aldı. 15. Grand Slam zaferine ulaşarak, Roland Garos'ta ünvanını egale ettiği Pete Sampras'ı, o kendini izlerken, geride bıraktı.

4 saati aşkın süren ve oldukça keyifli geçen final maçının sonunda Roddick neredeyse konuşamadı. Federer ise, aynı yoldan geçen sene geçmiş biri olarak, "inşallah sen de benim gibi seneye de burada olursun" dileğinde bulundu.

Geçen sen olduğu gibi bu sene de maçı CnnTurk yayımladı. Ve birkez daha Eurosport ve CnnTurk farkı ortaya çıktı. Eurosport'un Roland Garros yayını oldukça başarılıydı. Spiker konu hakkında oldukça bilgiliydi ve boş konuşma neredeyse yoktu. Ancak CnnTurk'ün yayınındaki spiker ve yorumcu, tam milli maç anlatan İlker Yasin veya Sabri Ugan tadındaydı. 4 saatlik maç içinde iki sporcuya ait istatistiki bilgiler, izleyicilerin arasında kimlerin olduğu, aileler hakkındaki detaylar ve onların yüz ifadelerine göre hissettikleri ile ilgili yorumlar tekrarlandı durdu. Bir ara kendileri de fark etti sanırım ki, "Ekranları yeni açan izleyiciler için tekrar ediyoruz" dediler. Ama o arada biz baştan beri seyredenler baygınlık geçiriyorduk. Ne yorumlar, ne anlatım, oyunun ve oyuncuların hak ettiği sofistikelikten çok uzaktı. "Bir minik izleyici de bu görsel şölene tanıklık ediyor","İzleyicinin göğsündeki yazı da kameralarla tarihe geçti" aklımda kalan boş konuşmalardan bazıları. Hele ki maç sonu ropörtajındaki simultene tercüman kızımız ne konuşulanı anladı ve aktarabildi, ne de arkadaki ses kısıldığı için biz orijinalini anlayabildik. Yazık ki ne yazık...

2 Temmuz 2009 Perşembe

Siz Uyurken*...

DÜN gece siz yatağınızda uyurken, dünya saatte 110 bin kilometre hızla yol aldı.
Gemiler geçti Boğaziçi’nden.
Bebeği oldu Tokat’ın köyünden Bergül’ün.
Siz uyurken...

Afrika’da otuz yedi çocuğu öldürdüler gerillalar.
Yeryüzünde tam 500 milyon çift sevişti.
Ve 165 bin insan öldü dün gece.
Yarısı gençti...
Sancıları tuttu yoğun bakımdaki hastaların.
Dün gece ne çok şey oldu bilemezsiniz...
Siz uyurken...

Siz uyurken fareleri kovaladı kediler.
Turna sürüleri geçti çatıların üzerinden.
Tırtıllar erikleri yediler.
Teröristler sine sine karlı dağlardan inip mayınlarını döşediler geçitlere.
Asker annelerinin gözüne uyku girmedi yine dün gece...

Siz uyurken ne çok şey olur.
Çocuklarımızın marşlarını aldılar ellerinden, zafer türkülerimiz anlamsızlaştı.
Çağdaşlığa dönük yolumuz...
Devrimlerimiz...
Geleceğimizi kaybettik; siz uyurken...
Rüyalarımız vardı; medeni, güçlü, özgür, aydınlık, demokrat, mutlu bir ülkenin yüzü gülen insanları olmanın o hoş rüyası...
Oysa kâbuslar var gecelerimizde...
Şaşkın-umutsuz gençlerimiz yine gizli gizli ağladılar... İşsiz babaların gözüne uyku girmedi... Çocuklarına güzel bir dünya isteyen o yürekli çağdaş kadınlarımız endişeliydi yine dün gece...
(.......)
Tuzakları gece kurarlar...
Hesaplar, sinsi planlar...
Pusular...
Ve nasıl olduysa, devrimlerimizi savunmak birer suçmuş gibi yapışır oldu yakamıza...
Aydınlığımızı aldılar elimizden.
Siz uyurken...

* Bekir Coşkun, Hürriyet Gazetesi, 2.7.2009

29 Haziran 2009 Pazartesi

Tebrizli Şems'in 40 Kuralı*...

- Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

- Hakk Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.

- Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınısidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

- Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi. O’nu görüp ölende yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.

- Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

- Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

- Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

- Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

- Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman lazımdır.

- Ne yöne gidersen git, Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney çıktığın her yolculuğu içine doğru bi seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

- Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

- Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

- Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca, şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

- Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?

- Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

- Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevebilmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

- Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

- Tüm kainat, onlarca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizdeki sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen, Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

- Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

- Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

- Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpa tıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

- Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ve yaftalar değil.

- Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıkdan uzak dur! Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde.

- Cenneti ve cehennemi illaki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarırsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

- Kainat yek vücut, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kaderi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünün güldürebilir.

- Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.

- Geçmiş, zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.

- Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzargah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne hayat karşısında çaresizsin.

- Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etmez. Sufi, kusur görmez, kusur örter.

- Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp.. Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

- Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost! Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama.

- Bu dünya da herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik değil, hiçlik bilincidir.

- Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

- Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

- Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!

- Tanrı kılı kırk yaran bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde herşey zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

- Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım? diye sormak için hiç bir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

- Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün düzen bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde. Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.

- Aşkısız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk pençesinde mi koşmalıyım, mecazi mi, yoksa dünyevi mi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde...

* Elif Şafak'ın "Aşk" isimli kitabından derlenmiştir...

22 Haziran 2009 Pazartesi

Wimbledon Başlıyor...

Mayıs ve Haziran ayları spor karşılaşmaları açısından çok heyecanlı geçiyor. Mayıs ayındaki futbol heyecanını, teniste Fransa Açık - Roland Garos - basketbolda da Amerika ve Türkiye'deki play - off karşılaşmaları izledi. Özellikle Türkiye'deki seri ile ilgili yazacak çok şey var ama hem seviyeyi düşürmemek hem de nereden başlayacağımı bilemediğim için şimdilik es geçiyorum.

Gelelim, dünyanın 4 büyük Grand Slam (Avustralya Açık, Fransa Açık, Wimbledon ve Amerika Açık) mücadelesinden çim zeminde oynan 3.'süne.



Tenis sporunun en eski ve prestijli turnuvası olarak kabul edilen Wimbledon, İngiltere'nin başkenti Londra'da 1877 yılından beri, 1. ve 2. Dünya Savaşı yılları hariç, her yıl, Haziran ayının son haftasında başlıyor ve 2 hafta sürüyor. Turnuva'da sporcuların beyaz giyme zorunluluğu, korta giriş çıkış protokolü gibi kendine has kuralları var.

Geçen sene Roger Federer ve Rafael Nadal arasında oynan, 4,5 saat süren ve Federer'in 5 yıl üstüste süren sampiyonluğunun bitmesine sebep olan maç tenis tarihinin en iyi maçı kabul edilmişti. (Bunun arkasından, bu yıl başında Avustralya Açık'ta da aynı kalitede bir maç yaptılar ve Nadal bir kez daha kazandı. Ama onun zaferinden çok Federer'in kupa törenindeki gözyaşları ve Nadal'ın onu öven konuşmaları ön plana çıkmıştı.)

Bu yıl Roland Garos'ta büyük bir süpriz sonucu Robin Soderling'e elenen Nadal, 2005'te kazandığı Matador Madrid Masters'tan beri giderek artan şekilde hissedilen ancak bugüne kadar pek kabul etmek istemediği dizlerindeki sakatlığın (Tendinitis) durumunu test etmek için katıldığı 2 gösteri maçını da kaybetti ve hem tam olarak hazır olmadığı hem de kendini daha fazla zorlamak istemediği için cuma günü Wimbledon'dan çekildiğini açıkladı. Tabi bizim de Fransa'da kaçırdığımız zevkli bir başka final beklentimiz Ağustos ayının son haftasında başlayı yine 2 hafta süren Amerika Açık'a kaldı.

Dünyanın tenisteki 2,3 ve 4 numaralı seri başları ile Roland Garos'ta final oynayarak 10 sıra yükselip 13 numaraya yerleşen, bu yılın sürprizi Soderling'i izleyebileceğiniz turnuva, bugün Yen - Hsun Lu / Federer maçı ile başlıyor. 1977'den beri bir İngiliz in kazanamadığı Turnuva'da program gereği 3 numaralı seri başı İngiliz Andy Murray ile Federer, herşey ikisi için de iyi giderse ancak finalde karşılaşabilecek. Herkese iyi seyirler...

19 Haziran 2009 Cuma

Cibalikapı Balıkçısı...


Haliç'te, Kadir Has Üniversitesi'ne bitişik üç katlı ahşap binaya kurulu Cibalikapı Balıkçısı'na ilk olarak arkadaşımızın doğumgünü için gitmiştik. Ortamın sıcaklığı ve yemeklerin güzelliği o gecenin karmaşası arasında aklımızda kalanlardı. Bu anlattığım en az 4-5 sene öncesi. O günden sonra bu küçük ama sıcacık mekan bizim ailemizin restaurantı oldu. Kutlama mı, dükkanda ağırlanması gereken misafir mi var hadi Cibalikapı'ya, birine mekan mı tavsiye edilecek illaki Cibalikapı ve sıkça sadece yemekleri ve oradaki sıcaklığı özlediğimiz için Cibalikapı.

Kocamla benim işlerimizin sosyal yönü çok fazla olduğu için İstanbul'un hatırı sayılır bütün mekanlarında en azından bir kez bulunmuşuzdur. Dolayısyla artık hem ciddi bir doygunluğumuz hem de kıyaslama imkanımız var. Peki niye bizim için illaki de Cibalikapı;

Bir kere kesinlikle ucuz olduğu için değil. Hatta fiyatları ortalamanın üzerinde diyebilirim. Ancak fiyat - hizmet ve fiyat - ürün açısından bakarsak kesinlikle aldığının karşılığını fazlasıyla veriyor. Bunu nasıl yapıyor derseniz, öncelikle ekip çok profesyonel. Gerektiği kadar sıcak, asla sulu değil. Konularına da çok hakimler. Sonrasında elbette ki yemekler. Üstüne basarak söylüyorum ki burası kesinlikle sıradan bir balık restaurantı değil. Burası sırtını Girit'e dayamış ve özellikle de mezelerinde ve ara sıcaklarında farkı yakalamış bir mekan. Çok geniş mönü seçeneklerinin arasında bizim tercihlerimiz genelde başlangıç için Girit Ezmesi, Kurutulmuş Domates Sarma, Saraylı, Kabak Çiçeği Dolması, Deniz Börülcesi ve peynir oluyor. Üzerine Kalamar Tava - bebek kalamar bütün olarak servis ediliyor-, kocama bir ahtapot ızgara, ona bir bana 2 permesanlı midye - ki bu insanın aklını alacak birşey. Biz henüz bunu ötesine geçip hiç balık yiyemedik :)) Sonrasında içinde meyve parçaları da olan kızarmış helva servis ediliyor. Başlarda pek alışamadığım bu spesiyalden şimdilerde en az 3-4 kaşık alıyorum. Ve elbette finalde kahvenin yanında ikram ettikleri çeşitli ev yapımı likörleri.

Cibalikapı ve Moda'daki şubelerine ek olarak bu sene Bodrum Torba'daki My Beach'in içine de yazlık mekan açan Cibalikapı Balıkçısı'nı en azından bir kere denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

18 Haziran 2009 Perşembe

Fatih Belediyesi Yedikule Hayvan Barınağı...


Neredeyse 1 sene önce, bir köpek sahibi olmaya karar verdiğimizde, yıllardır köpek sahibi olan arkadaşlarımız, öncelikle barınakları dolaşmamızı önermişti. Ancak biz konuya çok uzaktık, bir sürü kulaktan dolma bilgiye sahiptik ve belki de biraz korktuk ve Zilli için bir petshopa gitmeyi tercih ettik. Çünkü o ilk önce ve sadece bizim bebeğimiz olsun istedik. Çünkü önceki hayatında yaşadığı travmaların bizimle yaşayacağı hayata etki edeceğinden korktuk. Velhasıl doğru veya yanlış ama bir türlü barınağa gidemedik.

İlk barınak ziyaretimiz bizim eve çok yakın bir tanesine oldu. Zilli 2 defa çeşitli sebeplerden evdeki mamasını yememeye başlayınca, veterinerimizden yerini öğrenip kalan mamaları oraya götürdük. (Bizim mamalarımız 15-17 kg lik büyük boy olduğu için kalan dediğim de en az 7-9 kg gibi olmuştu.)

Sonra bir gün internette dolaşırken Fatih Belediyesi, Yedikule Havyan Barınağı'nın web sitesi ile karşılaştım. Oradaki hikayelerin hepsini tek tek okudum. İçim mi acıdı, insanlığımdan mı utandım tam bilemiyorum ama orasıyla aramda bir bağ oluştuğu kesin.

Web sitesine girdiğiniz zaman karşınıza aşağıdaki gibi bir acil ihtiyaç listesi çıkıyor.

"MAKARNA-SÜT-BİSKÜVİ-KURU VE YAŞ MAMAYA İHTİYAÇ VARDIR.

TETRADOKS TB-İESİLİN 800İÜ-AMPİSİD AMP 1GR-ASİST KAPSUL-İESPOR AMP-EPARGRİSEVİT AMP-FERRUM AMP-TRANSAMİN AMP-ULCRAN AMP-CLİN AMP-GENTA GÖZ DAMLASI-TERRAMİYC SPREY-ZEFİRAN-ALKOL-2LİK 5LİK EMJ-NONSTERİL ELDİVEN-LİBAVİT K AMP-AZİTRO ŞURUP-BATİKON-DEPOMEDROL-

2. EL GÜNEŞ ŞEMSİYESİ(Büyük küçük fark etmiyor)-2. EL KONTEYNER(Personel yatakhanesi için bir kez yangın geçirdi tamir ettirdik fakat artık iyice dökülüyor ..wc ,mutfak gerekmez 2 odalı olsun yeterli)2. EL ÇAMAŞIR LEĞENİ (Plastik veya teneke küvet yerine hayvanlar serinlemesi için)

ISLAK MENDİL, BÜYÜK BOY ÇÖP TORBASI, YÜZEY TEMİZLEYİCİ, DEZENFEKTAN"

Farklı zamanlarda güncellenen bu listenin içeriğine göre, bizim dükkandaki ihtiyarları organize ettim. Ve sonunda bu haftasonu gazete, ıslak mendil, çöp torbası, makarna ve sütten oluşan paketimizi götürdük.

Orada yaşadıklarımı ve hissettiklerimi kelimelere dökmek çok zor. Barınakta 2500 civarında köpek var. Hemen hemen yarısı sokak köpeği, diğerleri ise yaşlandıkları, hastalandıkları veya sahipleri artık onları istemediği için sokağa veya barınağa bırakılan cins hayvanlar.

Girişteki sokak köpekleri bölümünü, hepsi aynı anda kulübelerinden çıkıp havlamaya başladıkları için hafifçe tırsarak arka taraftaki cins köpekler bölümüne geçtik ve gözlerimize inanamadık. Karşımızda Golden'lar, cooker'lar, kaniş'ler ve hatta bir rotweiller çıktı. Hemen önlerinde de kocaman bir Danua. Sonradan barınak gönüllüsünden öğrendik ki adı Efe'ymiş. Dünya tatlısı, nasıl da sevecen. Diğerlerine abilik yapıyormuş. Karşılama komitesinin lideri, hemen gelip kendini sevdirdi. İşte hikayesi...

Etrafta dolaşıp gelen hayvanseverlerle vakit geçirenlerin yanında hasta oldukları için kafes içinde yatıp kıpırdayamayanlar vardı. Mesela bir tanesi üzeri sigara yanıklarıyla dolu olarak bırakılmış barınağa, iyileşmeye çalışıyor.

Kendi kendimize "Nasıl bir insan köpeğinin üzerinde sigara söndürebilir ki?" diye sorduk ama cevap çok basit, burası bizler kadar ailesini döven, çocuklarının ırzına geçen, onların üzerinde sigara söndüren, arkadaşını doğrayıp kafasını çöpe atabilenlerin de ülkesi, malesef.

Eğer sizler de barınaklara katkıda bulunmak istiyorsanız, bunu birçok şekilde yapabilirsiniz. Elbette maddi olarak, bir hayvanı sahiplenerek, acil ihtiyaçlarını imkanlarınız ölçüsünde karşılayarak, oradaki bir hayvanı evlat edinerek (Evlatlık bir köpek edindiğinizde, köpeğinizin aylık mama masafını karşılıyor ve düzenli olarak barınağa gelip onu dolaştırıyor, onunla oyun oynuyor ve ilgileniyorsunuz. Evlatlık sistemi, özellikle evinde köpek besleyemeyecek hayvanseverler için çok uygun. Günün sonunda evladınız olan köpeği yine barınağa teslim ediyorsunuz) veya YHB'nin sanal mağazasından alışveriş yaparak.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Tepe Home'dan Uzak Durun...

Evlilik yıldönümümüzden kısa bir süre önce eşime, birbirimize hediye almak yerine, mevcut kampanyaları değerlendirerek televizyonumuzu değiştirme önerisinde bulundum, o da mantıklı bularak kabul etti.

Televizyonumuzu seçtik, hemen ertesi günde teslim ettiler. Bu sürece paralel bir de tv dolabı almak için TEPE HOME'a gittik. Alternatif 3-4 model arasından seçimimizi yaptık ve bize 1 ay sonrası -ki bu yarın oluyor - teslimat günü verdiler. Az önce, teslimat için saat bilgisi beklerken gelen telefonda bana üründe bir aksaklık olduğunu, teslimat için yeni tarihin 11 Mayıs olduğunu ilettiler.

Elbette ki beni arayan kişi direkt muhattabım değildi ama şu sorularımın cevabını veremediler:
- O aksaklık!! her ne ise, teslimat günü mü belli oldu?
- O nasıl bir aksaklıktır ki, 15 günlük ek bir süreye ihtiyaç duydular?
- Bu durumu telafi etmek için ne yapacaklar?
- Madem siparişlerini taahhüt ettikleri zamanda yetiştiremiyorlar, o zaman niye çarşaf çarşaf kampanya ilanı veriyorlar?
- Şu anda belki elim kolum bağlı olduğu için bişey yapamıyorum ama tüm benim gibi mağdur olan tüketicilerden yayılacak olumsuz referans onlar için bişey ifade etmiyor mu?

Bir daha Tepe Home'mu, aman derim...

21 Nisan 2009 Salı

Bugün Benim Doğumgünüm...


Ne zamandır ara verip ihmal ettiğim günlüğümün başlığını bu seferlik değiştirdim çünkü bugün benim doğumgünüm.

Elbette doğumumla ilgili çok fazla detay hatırlamıyorum. Yani biyolojik anne ve babamı, kaç kardeşim olduğunu filan ama biliyorum ki yaşadığımız sürece beni çok sevecek, birlikte eğlenip hüzünleneceğim bir ailem var. Ve ben onlarla geçirdiğim hayatın 9.ayında, bugüne bugün tam "1" yaşındayım.

Buraya yazmayı ihmal ettiğim süre içinde büyüdüm, büyüdüm, büyüdüm kocaman bi kız oldum. Kendi cinsime göre zarif bir yapım olsa da evde yaşağımı düşünürseniz ebat olarak sınırlardayım. Hala mama konusunda nazlanıp şımarıklık yaptığım için 25 - 26 kg arasında gidip geliyorum. Yani oldukça fitim. Biliyorsunuz ilk Hill's mamayla başlamıştım ama ameliyattan sonra ne olduysa ona karşı bir isteksizlik oldu bende, bir türlü yiyemedim. Sonra bir paket Pro Plan - ki bu paketler 15 - 17 veya 18 kg ve şimdi de Royal Canin. Hala puppy yiyiyorum, sanırım 18 aylık olana kadar da devam edeceğim. Bunun yanında tüylerim için sarımsaklı mayalık tablet (merak etmeyin ağız kokusu yapmıyor:) ve kemiklerim için de kalsiyum tablet kullanıyorum.

Hala gündüzleri evde yalnız kalıyorum ama ben parçaladıkça annem yeni oyuncaklar almaya devam ettiği için oyalanmakta hiç sıkıntı çekmiyorum. Bize boyum uzadığı için ayağa kalkıp camdan bakabiliyorum, bu yüzden odamın perdesini açık bırakıyorlar. Uyku ve oyundan arta kalan zamanlarda pencereden dışarı bakıyorum.


Artık gündüzleri balkon kapalı. Yani tuvalet ihtiyacımı sadece sabah akşam, dışarı çıktığımda gideriyorum. Ancak hala heyecanlandığım zaman kendimi tutamıyorum ve çişim varsa kaçırıyorum. :(( İyi de oluyor, ailem buna karşı önlem almak için devamlı yeni şeyler üretiyor, onlara da beyin jimnastiği oluyor böylece:))

Misafire hiç dayanamıyorum. Bütün gün annemin ayaklarının arasında yatan ben misafirin gelişiyle kapıda yerimi alıyorum. Belki denesem kapıyı da açıcam ama kızarlar diye cesaret edemiyorum. Neyse misafir geliyor hemen ayağa kalkıp patilerimle ellerini tutup yalıyorum, onları beni sevmeleri için teşvik ediyorum. Sonra beraber salona geçiyoruz. Ben cüsseme bakmadan bir koltuktan diğerine zıplıyıp, heyecanıma onları da ortak ediyorum. Hem böylece kendi aralarında muhabbete dalıp benim varlığımı unutmalarına da engel olmuş oluyorum :)

Dışarı çıkmaktan çok keyif alıyorum. Keza genelde uyuduğum araba yolculuğundan da. Mesela 2 hafta önce büyük amcamlara gittik. Koccaman bir bahçeleri var. Bir sabah annemle amcam beni bahçede serbest bıraktı. Halimi görmeliydiniz. Diyebilirim ki çimin üzerinde basılmadık yer kalmadı. Çok eğlendim çoook.

Bu da yolculuk esnasında arabada...

Evimizde küvet yok. Annemle birlikte 90x90 duşa kabine de artık pek sığamadığımız için ayda bir kez banyo yapmaya, aynı zamanda kuzenlerim Pati ve Badem'in de sürekli gittiği, Bahçeşehir'deki Asya Vet.'e gidiyorum. Hatta Kurban Bayramı'nda ailem İzmir'e giderken beni 4 günlüğüne oraya pansiyona bıraktılar. Onlardan ayrılmayı pek tercih etmiyorum ama pansiyonda da bi sürü arkadaşım vardı. Günde 2 kez dolaştırdılar, yediğim önümde yemediğim arkamda, zaten oyuncaklarımın yarısıda yanımda, e daha ne?

Köpekler, özellikle de benim gibi büyük ırklar hem kucakta hem de yüksekte olmayı sevmezler - miş. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu benim için geçerli değil. Hatta babamın kucağında evde dolaşmak veya annemin kucağına yayılıp balkondan dışarıyı seyretmek benim en çok sevdiğim şeyler arasında.

Ve merak edenler için elbette uyuyorum,

uyuyorum,



uyuyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Önyargının Çöküşü...


Susan Boyle on Britain's Got Talent
by dwarthy

15 Nisan 2009 Çarşamba

Zihniyet...

Kocamın çok sevdiğim bir lafı var: "Bu herifler o kadar Allah'sız ve yoldan çıkmış ki, biz cennete en kötüsü kontenjandan gideceğiz çünkü cehennem bunlarla dolu olacak..."


10 Nisan 2009 Cuma

Aşk ve Hüzün...

Dişi kuş yaralanmış ve durumu vahim… Yolun üzerinde alçak uçarken muhtemelen bir araba çarpmış ona...



Erkek kuş, eşine yiyecek taşıyor… Ona sevgi ve şefkat gösteriyor.



Gidip tekrar yiyecek getiriyor ama, öldüğü düşüncesiyle müthiş üzülüyor. Yerinden kımıldatmaya çalışıyor eşini... ki bu, kırlangıçlar için çok ender görülen bir durumdur!



Sevgilinin öldüğünü ve asla geri dönmeyeceğini farketmesiyle birlikte, yitirdiği aşkına acı gözyaşları döküyor...



Ölümünden duyduğu kederle eşinin başucundan ayrılmıyor.



Artık onu sonsuza dek yitirdiğini, kendisine dönmeyeceğini anlamıştır. Hüzün ve acı içinde onun yanında duruyor.

20 Mart 2009 Cuma

Barak Obama on "The Tonight Show"...

Şimdi lütfen eğri oturalım ve doğru konuşalım. Aşağıda izleyeceğiniz yarım saatin aynısını, aynı samimiyet, açıklık ve dürüstlükle bizde hayal edebiliyor musunuz?

Baylar bayanlar karşınızda Jay Leno'nun The Tonight Show'una katılan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barak Obama...

18 Mart 2009 Çarşamba

İzmir...

"Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz...

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için...

Yengen'i yeriz.

Sen sigorta dersin...

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız...

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

*

35'imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*

Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse."

Yılmaz Özdil - Hürriyet Gazetesi, 15.03.2009

12 Mart 2009 Perşembe

Bayrak...

İki yıl önce, Yangın Duası'nı seyrettikten sonra kafamıza kazınmış ve hiç çıkmamıştı, oyundan yarın saat önceki süre boyunca yükselip alçalan, hızlanıp yavaşlayan frekansta dinlediğimiz, okuyunca belki sizlere hiç bişey ifade etmeyecek olan, "Koca kafa kimde var?" cümlesi. Berkun Oya'yı CNN Turk'te yaptığı Defacto isimli program ile tanımış, zekasına ve farklı bakış açısına olan hayranlığım o oyunla pekişmişti. Kendisi uzun aradan sonra bir kez daha bizleri yeteneği ve zekası ile büyülemek için sahnede. Tek fark bu sefer oyuncu olarak değil, Garajistanbul'da çarşambaları sergilenen Bayrak isimli oyunun yazarı, tasarımcısı ve rejisörü olarak.

Dün akşam izlediğimiz oyuna ciddi bir beklenti ile gittiğimi itiraf etmeliyim ve full tatmin ile çıktığımı da. Oyunda Ali Atay, Canan Ergüder, Okan Yalbıyık, Bartu Küçükçağlayan, Köksal Engür ve Ayten Uncuoğlu rol alıyor.



Bu oyunun, Oya'nın önceki oyunlarından en önemli farkı belkide herşeyin çok gerçek olması. Özetle bir aile trajedisini anlatıyor oyun. "İki kişiyi sevebilir insan" veya "İnsanın istemeden yaptığı hiçbirşey olamaz" sözleri fazlasıyla etkili ifadelerle adete beyninize kazınıyor oyun içerisinde. Klasik Berkun Oya cümleleri ve tonlamalarından oluşan senaryo, dekor, ışık ama herşeyden önemlisi şiddetten hüzne içinize işleyecek kadar gerçekçi oyunculuk çok etkileyiciydi.

6 Mart 2009 Cuma

Eyvah Ki Ne Eyvah...

Bugün Ali Saydam'ın Akşam Gazetesi'ndeki yazısı, son dönemde içimde biriktirdiğim sıkıntıların dışarı çıkmasına sebep oldu. Ali Saydam yazısına "Eyvah ki ne Eyvah" diye başlık koymuş, aynen aldım:))

Konunun özeti şöyle: "İngiliz The Guardian Gazetesi, Türkiye'nin en saygın araştırma şirketlerinden Konda tarafından gerçekleştirilen araştırmanın, Türkleri, 'Yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar' olarak gösterdiğini yazmış. Türklerin çeşitli konulara ilişkin tavırlarını ortaya koyan, Konda'nın araştırmasının sonuçlarına göre Türklerin yüzde 73'ü yabancıların mülk almasına karşı çıkıyor, yüzde 70'e yakın bir bölümü hiçbir zaman kitap okumuyor, yüzde 72'si hiçbir zaman ya da çok ender yeni teknoloji ürünü almıyormuş. Bu arada yüzde 70'ine yakın bir bölümü, evli kadınların çalışmak için eşlerinden izin alması gerektiğini söylerken yüzde 57'si, kadınların kolsuz bir üst parça giysi ile evden çıkmaması gerektiğine inanıyormuş. Yüzde 53'ü Türkiye'nin laik anayasasının yasakladığı, kadın yargıçlar, savcılar, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin görevde İslami başörtüsünü kullanmasına izin verilmesinden yanaymış. The Guardian, Türklerin yüzde 48 gibi önemli bir bölümünün ordunun 'lazım olduğunda' müdahale etmesi gerektiğini de söylediğine de dikkat çekmiş..."

Sevgili kocamın, "Senin bu konuda şaşırmana şaşırıyorum" diye bir yorumu vardır, ben bi konuyu çok kafama takıp, "Ama nasıl olur?" diye sorgulamaya başladığımda yaptığı, işte bu tam o duruma örnek. Niye şaşırıyorum ki?

Burası artık Recep İvedik serisine en yüksek gişeyi yaptıran, "karnımda bişey oynuyor, acaba gazım mı var?" diye hastaneye gidip doğum yapan, karısını günde iki kez duş yapıyor veya rüyasında kendisini aldatıyor diye öldüren insanların ülkesi.

Burası artık kendisine yapılan yardımla oyunu satan ama o yardıma niçin ihtiyaç duyduğunu sorgulamayan insanların ülkesi.

Burası eskiden 'batı' standardında bir hayat sunarken, para, rant, günü kurtarma kaygısı içinde 'doğu' standartlarına geçen ve bunu inanç aydınlanması, istikrar özlemi ve hatta sağlık yaşam arzusu kisvesi altında yutturmaya çalışan insanların ülkesi.

Burası artık doğru söyleyenleri 10. köyden bile kovanların, en ağır hakaretleri iltifat gibi algılayanların, laik demokratik cumhuriyetin ne demek olduğunu bilmeyen, kafası halifelik, padişahlık, kulluk ve kölelik döneminde olanların ülkesi.

Burası artık tüm çarpıklıkları su yüzüne çıktığı ölçüde prim yapanların ülkesi.

Burası artık kendini Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanı ilan etmiş bir başbakanın ve onu destekleyen yarısı çıkarcı yarısı da kör cahil insanların ülkesi.

Hadi herkese hayırlı olsun, ben köpeğimle yatmaya gidiyorum.

3 Mart 2009 Salı

Slumdog Millionnaire...


Dün akşam birkez daha önyargının ne kadar kötü ve yanıltıcı bir şey olduğunu yaşayarak gördük. Hem pişmanım hem de aldığım dersten ötürü mutlu.

Oskar adayı filmlerin adları ortalıkta dolanmaya başladığı zaman, en iyi film ve yönetmen dalında Golden Globe almış olduğu halde, "Slumdog Millionnaire" için, içimde pek bir nahoş his uyanmıştı. Dolayısıyla da 8 dalda oskar aldıktan sonra bile izlemeyip kendi cd'mi Miniş'e vermiştim.

Dün akşam bi baktım kocişim elinde cd ile geldi. "Bu nedir?" dedim, "Çok güzelmiş çocuklar verdi, akşam seyredelim mi?" dedi. Dedim tamam, var bu işte bi hayır. Teklif kocadan geldi, ya film hakikaten çok güzel ve tanrı benim izlemediğime bozulup farklı kanallar açıyor ya da dünya tersine dönmeye başlayacak. Dünya hala aynı yönde dönüyor, di mi? :)))

Slumdog Millionnaire, özetle, bizdeki "Kim 500 milyar ister?" yarışmasının Hindistan versiyonuna, sırf aşık olduğu ve kaybettiği kız kendisini seyreder ve sonuçta buluşurlar diye katılıp, en büyük ödüle kadar giden Jamal'ın, oraya kadar nasıl geldiğinin hikayesi. Bir hikaye bu kadar mı güzel kurgulanır, bu kadar mı güzel anlatılır? Bir yaşam, bu kadar mı gerçek bir şekilde beyazperdede hayat bulur.

Bu film ve hikaye bana, tadı hala damağımda olan Khaled Hosseini'nin Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş romanlarınında hissettiklerimi tekrar yaşattı. Gerçek insan hikayelerinden hoşlanıyorsanız bu filmi şiddetle tavsiye ederim.

* İlgilenenler için filmin IMDB puanı: 8,6/10.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates