27 Şubat 2009 Cuma

Tea for Me...

Niçin çalışıyorsun? sorusuna cevabım, birçok başka şeyin yanında, gustomu finanse edebilmek için desem yalan olmaz. Belki iddialı ama kesinlikle doğru.

Son keşfim "Tea for Me". Caddebostan, Nişantaşı ve Kanyon'da şubeleri olan çay dükkanı.

Hani şair diyor ya;


"Bilemezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu,
bu derde düşmeden önce..."


işte ben de oradakileri koklamadan önce mesela bergamut aromalı Earl Grey'in bu kadar güzel kokabileceğini bilemezdim. Çin'den gelen yasemin çayı bile, oradaki minik sohbetimiz sırasında nasıl demleneceğini öğrendikten sonra kıymete bindi. (Normalde sıkıştırılıp top haline getirilen yasemin, suyu yiyince açılıp, yaratık!!! gibi bişey oluyor. Ondan sonra ortadaki çiçeği açılıyor ve bütün güzelliği ve kokusu ortaya çıkıyor. Dişisi ve erkeği varmış. Aşağıdaki resimde soldaki erkek:)



"Çay" ın keşfi de en az kahveninki kadar ilginç. Her şey yaklaşık beşbin yıl önce olağanüstü bir rastlantıyla başlamış. Çin hanedanı Shen Nung, altında oturmakta olduğu çay ağacından, yanında kaynamakta olan suya düşen yaprağın bir süre sonra suyun rengini değiştirdiğini ve çok hoş kokular yaydığını fark etmiş. İlk kez tadılan bu lezzet, Uzakdoğu'nun zarif uygarlığından günümüze kadar uzanan kültürünün parçalarından biri olarak yerini almış.
Batı bu çok özel kült içecek ile tanışmak için daha binlerce yıl beklemiş. Çok geç gerçekleşen -17. yüzyıl başı- bu vuslat deyim yerindeyse “ilk görüşte aşk” olmuş. Önceleri zenginlerin ödeyebileceği bedellerle elde edilebilen bu ürün, gelişen ticaret yolları ve üretim artışlarıyla daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamış. Perakende satış yapılan ilk çay dükkanı "Lyons", 1800’lerin sonlarında Londra Piccadily’de açıldı.
Ülkemizde çay üretimi 1938’de başlamış, ilk çay fabrikası da 1945 yılında üretime geçmiş. Geçen yüzyılın başlarında ülkemizdeki kişi başına çay tüketimi 65 gr iken bugün 2,5 kg ile dünya sıralamasında 5. sırada yer almaktadır.
Dükkandan aldığımız broşürde yazdığına göre siyah ve yeşil çaylar, kalp hastalığı, kanser ve krize yol açabilecek serbest radikalleri bloke eden polifenol isimli bir antioksidan içeriyormuş. Bundan başka kolestrolün düşmesine, bağışıklı sisteminin güçlenmesine, sağlıklı kan damar sisteminin işlevselliğine katkıda bulunup, diş ve kemiklerin korunmasına yardımcı oluyorlarmış.
Çayımızdan daha fazla keyif alabilmek için aşağıdaki basit kurallara uymamız gerekiyormuş:
• Taze soğuk su kullanın.
• Daha iyi bir demleme ısısına ulaşmak için demliği ısıtın.
• Çayı dikkatlice ölçün; fazla çay koymak hem ekonomik değildir hem de Çay acı olur.
• Su kaynadığı anda, demliğe ekleyin.
• Tüm lezzetin açığa çıkabilmesi için 3-5 dakika demleyin.
• Fincana önce sütü koyun, daha iyi karışır.
• Çay’ı kuru, hava almaz bir kapta muhafaza edin.DEMLEYİN, PİŞİRMEYİN
• Unutmayın: Fazla miktar koymak ve pişirmek çayı bozar.• Çay’ı pişirmeyin.• Çay demlendikten sonra, yapraklar alınmazsa hafif acı “tanen” tadı oluşur. Herkesin kendine göre bir “dem” ayarı vardır, bu ayar kullanılan çay yaprağı miktarı ve demleme süresiyle kontrol edilebilir.
Şimdiden afiyet olsun...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Keşke Her ilçenin "Selamı" Olsa...

Şimdi diyeceksiniz ki, sen Avrupa'lısın, ne işin var Kadıköy'ün Selamı'ya? Esasında haklısınız. Bu eş durumundanın, arkadaş durumu versiyonu. Benim dünyalar tatlısı Miniş'im oldu mu size Kadıköy Belediye Meclis Üyesi Adayı, hem de 10. sıradan. E dolayısıyla biz de olduk otomatikman taraftarı.

İşte Selami Öztürk'ün oldukça başarılı bulduğum seçim teaserı:


Pheobus & Boreas...



Geçtiğimiz cumartesi için çok yoğun, bir o kadar da - kendimce - keyifli program yapmıştım. Sabah annemle beraber Bahçeşehir'e pazara gidecektik. Öncesinde Zilli'yi bıcıbıcıya bırakacaktık. Sonra da ablama gidip 1,5 aylık hasretimize son verecektik. Sonra da akşamki arkadaşımızın nişanı öncesi kuaföre yetişecektim. Lakin Murphy denilen sanal şahsiyet bir kez daha devreye girdi ve cuma akşamüstü saat 16,45'te, patron, cumartesi günü ağırlanması gereken misafirlerimiz olduğunu, adamcağızın eşi ile birlikte geldiğini ve mümkünse sabah 10.00'da otellerinden alınarak, tarihiyarımada turu yapmak istediklerini söyledi. Elbette emir demiri kesti ama ben en hafif ifade ile yıkıldım. Kısacık sürede bütün programlarım ve Zilli'nin banyo randevusu iptal edildi, ertesi gün için ayarlamalar yapıldı.

Cumartesi sabahı, bizim ihtiyarlar heyetinin profesyonel rehber üyesi abimle beraber yola çıktık. Hava "soğukluğu" -1'lerde dolaşırken misafirleri önce Sultanahmet Camii'ne, oradan da Ayasofya'ya götürdük. Şansımıza hanım çok ilgili ve kısmen de bilgiliydi. O sordu, bizim ihtiyar anlattı, o sordu bizim ihtiyar anlattı, bitmedi de bitmedi. Havada Teodora'nın hayatı, 4.Haçlı seferi, 12.yüzyıl öncesi mozaik sanatının sonraki döneme göre ne kadar yavan ve yüzeysel uygulandığı gibi konular uçuşuyor. Normalde çok keyif aldığım konular o soğukta gittikçe ağırlaştı da ağırlaştı. Halimi görseniz ağlardınız. Kendimi Kapalıçarşı'ya zor attım. Havuzlu'da içtiğimiz tavuk çorbası beni biraz kendime getirdi ve devam edebildim. (Evet Miniş, kulaklarını çınlatarak beğendili döner de yedim :)))

Orada günün geri kalanı için program yaparken, hanım gümüş, tercihen antika küpe almak istediğini söyleyince direkt Bedesten'e gitmeye karar verdik. Hayır, kendim için hiç bişey istemiyordum :)))

Bedesten'de karı koca bir dükkanın önünde takılırken biz de ihtiyarla diğer tarafataki bir tanenin önünden geçerken gördük asılmakta olan tabelayı. "Phebus" Bi yerden hatırlıyorum ama yok çıkmıyor. "Ne demek?" diye sorduk. Sanat Tanrısı'nın adı dediler. Ay bişi yanlış geliyor ama bulamıyorum. Neden sonra aklıma geldi.

Biz lisedeyken ("High School" deyince kocam kızıyor da :) ingiliz edebiyatı dersinde okuduğumuz, Traditions in Litrature diye, ansiklopedi gibi bir kitabımız vardı. O kitapla biz, önce edebi kavramlardan başlayarak edebiyatın ingilizce karşılığını öğrendik, sonra da sırasıyla bunların şiir ve düz yazı uygulamalarını gördük. Sonra da yunan, rus, ingiliz gibi dönem ve tarzları okumuştuk. İşte orada okuduğum hikayelerden biriydi bana bu kelimenin çağrıştırdığı ve bu yazıya adını veren. La Fontaine'in Pheobus&Boreas'ı. Hikaye, Güneş Tanrısı "Pheobus" ile Rüzgar Tanrısı "Boreas'ın" girdiği iddia ile, iyi niyet ve nezaketin, her zaman kötülük ve zorbalıktan daha iyi olduğunu fabl tekniği ile anlatıyor.

Ben diyorum Pheobus, Güneş Tanrısı, adamlar iddia ediyor Sanat. Pazartesi dükkana gelince biraz araştırma yaptık ve esasında hepimizin aklı olduğu çıktı ortaya.

Phebus veya Pheobus, Oliympos Tanrıları içinde güzel sanatları ve güneş ışığını temsil eden Apollon'un, latince ismiymiş.


* "Pheobus &Boreas", Gustav Moreau...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Yemekosfer...


"Divitim" bir yemek bloğu değil. Ancak yemek benim hobim. İnternek sörfümün çok büyük bir bölümünü yemek siteleri oluşturuyor. Yeni tatlar, sunuş şekilleri ve doğru menüleri oluşturmak için onlardan yardım alıyorum.

Meşhur Nar Reçeli'min tarif sahibi Cafe Fernando'nun sahibi Cenk, benim gibiler için bir güzellik düşünmüş ve şimdilik 50 yemek bloğundan oluşan bir Tarif Arama Motoru geliştirmiş. Adı Yemekosfer. Tüm emekleri için kendisine teşekkür ediyoruz. Yemekosfer'e hem buradan, hem de yan tarafa eklediğim widgeti kullanarak ulaşabilirsiniz.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Salvador Dali Göndemeleri İçimi Isıtıyor...


Dali, İstanbul'da Bir Sürrealist sergisiyle İstanbul'a konuk olunca, Yeni Kuşak Tiyatro'da Aksanat bünyesinde "Salvador Dali Göndermeleri İçimi Isıtıyor" isimli paralel bir projeyi sahneye koymuştu. Sevgili kocam bu sene kültürel aktivitelerde biraz çekimser davrandığı için, dedik ki böyle olmayacak ve geçtiğimiz cumartesi günkü oyun için aldık Evroş'la biletlerimizi. Öncesinde Beyoğlu'nda minik bir kahve keyfi, oradan doğru Aksanat.

Salon oldukça ufak ve her taraf muhtemelen dekor amaçlı ancak oldukça özensiz bir şekilde, beyaz kumaşla kaplanmıştı. Yer gösteren görevliler, seyircilere, bezlerin altında kaldığı için görünmez hale gelen basamaklar konusunda uyarsa da, bir çok kişi yerine geçerken en azından 1 kez takıldı.

Yeni Kuşak Tiyatro'nun kurucusu Mehmet Ergen'in sahneye koyduğu Oyun'da, Evren Kardeş, Mehmet Ali Nuroğlu, Deniz Celiloğlu, Nihat İleri ve Beyti Engin rol alıyor. Canlı gitar performansı için Koray Hatipoğlu'na ayrı bir teşekkür.

Gerçekle rüyanın içiçe geçtiği, kedi ile çakal, ay ile kız dialoglarında sürrealizme göndermeler yapılan oyunda Irak Savaşı'na giden kocasını, çölün ortasındaki evinde beklerken oyalanmak için bir taraftan çalışıp, bir taraftan da okula giden kadının, bu süreçteki yalnızlığı, korkuları, beklentileri ve fedakarlıkları sanırım oyunun özü.

Motorsiklet Günlükleri senaryosunun Oscar adaylı yazarı Jose Rivera'nın gerçeküstü bir kurguyla kaleme aldığı oyunun oldukça cürretkar olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu çok başarılı bulduğumuz performansın başrolünde iki güzel insanı, tüm güzellikleriyle izlemek ayrıca keyif vericiydi.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates