11 Temmuz 2011

Biz Bu İşten Hiç Anlamıyoruz...

Cumartesi günü Evroş'la aylardır erteledğimiz, biz gidemediğimiz için uzatılan!!!!!!, "XX YY'ın 20 Modern Türk Sanatçısı" sergisi için Santralİstanbul'a gittik.


Artık Santralİstanbul'u ne kadar sevdiğimi bilmeyen yok sanırım. Bir kere ortam muhteşem. Yurdum insanından uzak, oldukça elit bir kitle oluyor genelde çevrenizde. (Pazar sabahları hariç) Sonra İstanbul ne kadar sıcak olursa olsun orası her daim esiyor. E Otto var, Starbucks var, Tamirane var, Krek orada. Müthiş güzel sergiler açılıyor. Daha ne ister insan hayattan.


Neyse, sergiyi genel olarak beğendiğimizi söyleyebilirim. Bazı sanatçılarla, mesela Fahrelnissa Zeid, ilk defa tanıştık ki bu bizim ayıbımız. Ayrıca Kafkamsı Ergin İnan çoook başka bir yerlerdeymiş onu gördük. Ancak bir Mübin Orhon vardı ki, bizim yorumumuzu buraya yazmak istemem:)) Bir tuval düşünün, diyelim ki 1x1. Tümden kırmızıya boyanmış. Bu kadar. Hiçilik veya sonsuzluğu ifade ediyormuşmuş. Hadi canım sizde.


Ancak ilginç olan şey, sabah internette biraz araştırdım ve gördüm ki Mübin Orhon'un resimleri rekora koşuyormuş. Çok ama çok yüksek fiyatlardan alıcı buluyormuş. Nasıl yani????


Gerçi bu durum bizi pek şaşırtmadı. Çünkü bu ne kepazelik diye yarısında çıktığımız oyun da, bu seneki tiyarto jürilerinden bir sürü "En İyi" ödülü aldı.


Görünen o ki biz bu işten anlamıyoruz ancak merak edip kendi gözlerinizle görmek isterseniz sergi 31 Temmuz'a kadar devam edecek. Gidin, ülkede hiçbirşey yokken gerçek sanatçılar nerelerde, hangi kültür ve vizyon seviyelerindeymiş görün, sonra Otto'da bir kadeh şarap eşliğinde güzel bir Pane Tulum Peynirli Salata yiyin. Ama sakın mini cheesecake yemeden masadan kalkmayın, çok güzel yapıyorlar. Bu sıcak yaz günlerinde şöyle serin serin, hayatın keyfini çıkartın.

29 Nisan 2011

Ben Buralarda Yokken...

Dün akşam www.pecetedennotlar.blogspot.com un sahibi Sevgili Ayşem, twitterdan Divitim'i çok sevdiğinden bahsetmiş. Ben de "Ah bi de kapalı olmasa" diye serzenişte bulununca, "Ama bende açık" dedi. Benim bilgisayarım devamlı hafızasındaki sayfayı açınca, ben hala "Mahkeme kararı ile kapalı" olduğumuzu zannediyordum :)) Neyse, geç olsun, güç olmasın. Birkez daha teşekkürler Ayşem.

Yaklaşık 3 aydır buraya bişeyler tuşlayamamışım. Ne fena. Şimdi açığı kapatmak için en azından genel bir toparlama yapmayı uygun gördüm. Ben buralarda yokken:

- Yaklaşık 6 veya 7 oyun izledim. Kesinlikle İstanbul Halk Tiyatrosu'nun "Alevli Günler" inin ve Krek'in "Güzel Şeyler Bizim Tarafta" sının altını kalınca bir çizmek isterim. Cem Davran'ı televizyondaki sit-com larında sevmezdim ama sahnede muhteşemdi. Karşısındaki Erkan Can'ın performansı ise anlatılmaz, görülmesi lazım. Zaten o kadar keyif alarak oynuyorlar ki... Diğer taraftan Krek, Santral İstanbul'un dokusuna müthiş uymuş. Berkun Oya yine harikalar yazmış ve Bartu ile Özge benim izlediğim en iyi performansı sergiliyorlar. Bir kez daha bravo.

- Rick Mofina diye bir yazar keşfettim. Lizbeth Salander ile serinin son kitabıyla birlikte çok ama çok üzülerek vedalaştım. Halihazırda Zülfü Livaneli'nin Seranad'ı ve Ken Grimwood'un Kayboluş'unu çitiliyorum. Seranad'daki hatun için çizilen karaktere o kadar ama o kadar sinir oldum ki sanki okuma hızımı yavaşlatıyor diye düşünüyorum.

- Sanırım en az 20 civarında film izledim. En çok iz bırakan elbette Kaybedenler Klübü. Ama Aşk Tesadüfleri Sever, Ya Sonra, Black Swan, The Lincoln Lawyer ve The Shutter Island'ında (evet bu kadar geç izledim, nedense korku gibi geldi bana hep ve uzak durdum) kayda değer olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

- 4. defa Fas'a gittim. 5.si için hazırlık yapmakla meşgulüm. Tek tesellim, bir aksilik olmazsa bu sefer Marakeş'e gidecek olmak.

- Zilli, 21 Nisan itibariyle 3 yaşını bitirdi. Bir dünya tatlısı olarak hayatımızın neşesi olmaya devam ediyor.

- Mart kesinlikle ve kesinlikle tatsız bir aydı. Direkt benimle ilgili olmasa da hep tatsız haberler aldım.

- Twitter'a fena sardım. Her zaman katılımcı olmasam da, dünyadaki gelişmeler bu kadar eş zamanlı ve farklı bakış açılarıyla takip edebilmeyi çok seviyorum.

- Tüm yanlışları yaparak şömine nasıl yakılırın doğrusunu öğrendim ve kış boyu alevin ve meşe odunlarının çıtırtısının keyfini çıkarttım.

- Mutfaktaki orkidemi 4. senesinde açtırmayı becerdim, hem de aynı anda 3 dal olarak. Gerçi o açtı, ben pek bişey yapmadım ama olsun, sevgimi veriyorum ya. :))

- Dükkanımız taşındı. Artık bizde plaza çocuğu olduk. Şimdilik fena değil. Hele dün öğrendiğimiz mesai saatlerinden sonra, 08.30 - 17.30...

- 3 haftalık bir hızlı okuma kursuna başladık. İlk haftanın ödevleri 20 dk. parmak veya kalem kullanarak "Kılavuzlu Okuma", 10 dk'da anlama koşulu olmadan satırların sadece ilk ve son kelimelerini okuma.

- Ha bi de bu arada "8" olduk :))

21 Şubat 2011

İsimsiz Bir Aşk Şiiri...

Senden her ayrıldığımda
Çılgınca dalgalanan bir insan denizinde
Annesini yitiren bir çocuğun
Ürkek hüznü çöker yüzüme.
Seninle her karşılaştığımda
Sabah kırağısıyla yıkanan çiçeklerin
Cemresi vurur gözlerime.
Seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu
Tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,
Seni treni kalkan bir yolcunu telaşı,
Seni ilk öyküsünü bitiren genç bir yazarın hevesi
Seni kayaları parçalayarak akan bir ırmağın deliliği,
Seni güneşin tembel bakışları altında
Uzanan başakların dinginliği,
Seni bayramlık için para biriktiren
Küçük bir çırağın sabırsızlığı,
Seni bilmem hangi zalim kurşunun
Kırdığı kanadına söz geçiremeyen
Göçmen kuşun çaresizliği,
Seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan
Kavga arkadaşlarının neşesiyle,
Batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere
Vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi
Taşırım can evimin en saklı yerinde...


Ahmet Ümit...

30 Kasım 2010

Mutluluğun Ders Notları...


"“Yapılacak işler” listesiyle büyüdük, formüllerle yaşamaya çalıştık, sorguladık, sorduk, irdeledik, özlü sözler okuduk, haplar yuttuk hayata dair. Başa çıkamadığımız anlarda iki dakika delirip, ciddi anlamda mutlu olmayı başardık. Kimse inanmadı mutlu olduğumuza, tedavi edildik.


“Evet ben mutluyum” dediğimizde, mutluyuzdur.

Belki çok istediğimiz bir şey olmuştur, belki bir hastalıktan kurtulmuşuzdur. Belki de çok özlediğimiz birine kavuşmuşuzdur ya da sadece hava güzeldir, aynadaki aksimiz gözümüze bir hoş gelmiştir falan falan..

Mutluluğu sürekli yaşayan ama gerçekten, yaşamının her anında göğsünü gere gere “ben mutluyum kardeşim!” deme zevkini tadan kaç insan evladı var acaba? Hani “aptallık en büyük mutluluktur” savıyla biçimlenen mutluluk değil demek istediğim. Harbi mutluluk!

Yok değil mi? En azından benim çevremde artık öyle insanlar yok. Tamam kabul ediyorum, yaşam şartları, ülkenin hatta dünyanın durumu, bir merhabayı bile birbirinden esirgeyen insanların varlıklarını sürdürmeye çalıştıkları kentler ve daha bir ton nedeni var bunun.

Ama bazen düşünüyorum ve diyorum ki kendime, acaba bizler cevabını asla bulamayacağımız sorular üretmeye başladığımızda mı kaybettik mutluluğu?
“Mutluluk nedir?” ile başladık, o kadar çok tanım ve reçete ürettik ki sonunda “yok be abi, bu durumda ben kesin mutsuz bi şey oluyorum” deyip rahatladık.

Daha çok mutlu olmak için, daha sağlıklı olmaya karar verdik. Haksız da sayılmazdık çünkü sağlık her şeyin başıydı. Ama sonra, yemeden içmeden kesildik. Mümkünse sadece otlarla beslenen, bilmem kaç tür mineral katkılı sudan başka bir şey içmeyen garip bir canlı türüne evrildik. Şöyle batan güneşe karşı iki kadeh devirdiğimizde suçluluk duyar olduk. Hele yanında bir de mezenin dozunu kaçırmışsak, bunalımlara girdik. Ama asıl hüsranı bu malzemeye bir de sigara yakışır dediğimizde yaşadık. İki duman arası kahrolduk, ölüp ölüp dirildik.

Geleceğimizi düşünüp imkanları el verişli, parası bol bir işimiz olsun istedik. Çocuklarımızı bu tür mesleklere yönlendirdik. Sonra saatleri saya saya tükettiğimiz ömrümüzün son baharında resim kurslarına yazıldık, korolara katıldık. Bazen yeteneğimizin olmadığı yerde imdadımıza hırsımız yetişti. Olmazı olur yapmaya çalıştık, olmadı. Ve her olmayışın nedenini, kendimizden başka her yerde ve herkeste aradık. Dev aynaları serdik egolarımızın önüne, kesmedi, sihirli aynalar yarattık. Her şeyi bildik ama bir kendimizi bilemedik.

Aşık olduk, aşkı yaşayamadık. Kadın erkek bir imzanın derdine düştük. Hayırlı kısmetler dilenmişti bizim için, bulmaya odaklandık. Kaç sevda yanaştı kıyılarımıza kim bilir, ama “ya sonra?” kazınmış ya ruhumuza, haliyle korktuk, kaçtık. Günler, aylar ve yıllar sonrasını düşündük de, “peki ya şimdi?” demeyi akıl edemedik.

“Yapılacak işler” listesiyle büyüdük, formüllerle yaşamaya çalıştık, sorguladık, sorduk, irdeledik, özlü sözler okuduk, haplar yuttuk hayata dair. Başa çıkamadığımız anlarda iki dakika delirip, ciddi anlamda mutlu olmayı başardık. Kimse inanmadı mutlu olduğumuza, tedavi edildik.

“İyilik, sağlık” diye diye, ölüp gittik. Geriye sorularımız kaldı. Şu dünya üzerinde, bir gün gelip de öleceğini bilerek yaşayan tek canlı türü, bizlerdik. Belki de bu yüzden çok mutsuz varlıklardık. Sonsuzlukta var olabilmek için “mutlu olmanın bilmem kaç şartını, yollarını, sırlarını” ürettik, tükettik.

Bedenlerimiz doğaya karıştı gitti. Bizi biz yapan ruhumuzdur dedik ama o ruhun yaşamasına izin vermedik. Neyi zorladığımızı ben anlayamadım. Altı üstü üç günlük şu yol filminde biz nerede kendimizi yitirdik? Çok mu değerliyiz? Çok mu zavallıyız?

“Tanrıyı güldürmek istiyorsanız, plan yapın” demiş Albert Einstein.

Merhumun cümle aleme dilini çıkardığı o malum fotoğrafını, bu ‘özlü söz’ünün uygun bir yanına iliştirelim ve “ya sonra?” demelere devam edelim."

* Dipnot.tv'den alıntıdır...

08 Kasım 2010

Kimsenin Yazamayacağı "New York'ta Beş Minare"...



Bu filmle ilgili vizyona girdiği gününden beri bir sürü yazı ve yorum okumuş olabilirsiniz. Ancak en azından benim denk geldiklerim, aşağıda yazacağım bakış açısına sahip değildi.

Sürünün arkasına katılıp, genel görünüşle alakalı şunları söyleyebilirim:

- Türk film tarihi açısından önemli bir basamak olduğunu düşünüyorum.
- Güzel görsel öğeler var.
- 3. sınıf Hollywood aktörleri bizimkilerin tozunu attırıyor.
- Metinler çok yapmacık duruyor.
- Kurguda zorlama noktalar var. Birçok konu eksik kalmış.
- Tahmin edilebilen ancak işyeyiş açısından beklenmeyen bir finali var. Çok vurucu.
- Filmatografik olarak "Güneşi Gördüm" ün üzerine çıkamamış.

Fakat bence filmin çok önemli alt metni "Okyanus Ötesi'ni" aklama çabasıdır. Düşünün bir karakter yaratılıyor, o kadar ama o kadar "Hoca Efendi'ye" benziyor, radikal dinci bir grubun lideri olmaktan aranıyor, Amerika'da yaşıyor fakaat bir bakıyorsunuz ki, kendisi sizin sandığınızın aksine o kadar ama o kadar iyi bir insan ki, karıncayı bile incitemez, bir hristiyanla evlenecek, kızını da bir hristiyana verecek kadar dinlere saygılı, çevresi tarafından sadece yaptığı iyiliklerle bilinen biriymiş.

Aynı Di Caprio'nun "Inseption" filmindeki gibi, fragmanlarından anladığınız kadarıyla salona "Hoca Efendi'nin", yakalanıp ülkesine getirildiği bir film izlemek için girip, bilinç altınıza o teröristin bambaşka bir kişi olduğu, Hoca Efendi'nin de kanatsız bir melek olduğu fikri ekilmiş olarak çıkıyorsunuz.

Gerçek dünya için kendi toteminize* tutunma zamanı...

*Totem: Inception filminde rüyalar aleminde dolaşan kişilerin uyandıklarında gerçek dünya ile rüyayı ayırabilmelerini sağlayan objeleri.

21 Ekim 2010

Dullar - Şehir Tiyatroları...


Kimi genç, kimi orta yaşlı ama hepsi dul 5 kadının bazen sohbet, bazen minik skeç bazen de monolog olarak, "En iyi koca ölü kocadır" felsefesi üzerine kurgulanmış oyunu.

Biz belki de hiçbir beklentimiz olmadan gittiğimiz için çok eğlendik, çokça yerde de kahkahalar attık.

Kulis şeklindeki sahne düzeni, hem bölümler arasındaki geçişlerde kostüm değişikliklerine izin veriyor hem de samimi bir ortam yaratıyor.

Özellikle Güzin Özyağcıları ve Süeda Çil'i çok beğendik.

Biz Fatih Reşat Nuri'de seyrettik. Kasım ayında Ümraniye Sahnesi'nde izleyebilirsiniz.

14 Ekim 2010

Tehlikeli İlişkiler - Şehir Tiyatroları...


Oyunun tanıtımında "18. yüzyıl sonlarında, dönemin fransız aristokrasisine dair eleştiri sunuyor. Choderlos de Laclos tarafından yazılan eserde, tutkulu bir aşk hikâyesi ekseninde ikiyüzlü cemiyetin tüm değerlerden yoksun, yıkıcı görüntüsü çiziliyor." diyor. Fazlaca yalın olduğunu düşünsem de çok kabaca hikayenin özü bu.

Maskeliler'de seyrettiğimde sahnedeki duruşunu pek beğenmediğim Levent Üzümcü bu oyundaki rolünde kesinlikle daha iyi. Bize göre rolü için her anlamda zayıf kaldığını düşündüğümüz Cemal Ahhan Şener dışındaki Tomris İncer, Ece Özdikici ve Esra Ronabar gibi isimlerden oluşan kadro genel olarak başarılıydı.

Dekor olarak kullanılan dev aynalar bence izleyici üzerinde müthiş bir etki bırakıyor. Kostümlerse dönemi oldukça güzel yansıtıyor.

08 Ekim 2010

Mehmet Ali...


Adam bugüne kadar ekranda her türlü rezilliği yaptı. Bel altı konuştu, başta hostesler olmak üzere dişi her şeye sulandı, adamın pantalonunu indirdi ses çıkartmadınız, abuk subuk hediyeler almak için ekranda kendinizi parçaladınız, Noooooolur Memed Ali Beeeeey diye adamın ayaklarına kapandınız, iyiydi de, "Mum söndü mü oynuyorsunuz?" deyince mi kötü oldu?

Bu kadar mı derindedir bu milletin ar damarı?

Ancak şimdi mi "Kutsal" ınıza dokundu?"

07 Ekim 2010

Macbeth / Oyun Atölyesi...


2010 - 2011 Tiyatro Sezonu'nu pazar günü Oyun Atölyesi'nde sahnelenmeye başlayan Macbeth ile açtık. W. Shakespeare'in göreceli olarak kısa eserlerinden olan Macbeth alıştığımız Sabahattin Eyüboğlu yerine Haluk Bilginer çevirisiyle sahnedeydi.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu benim sahnede izlediğim ilk Macbeth'ti, dolayısıyla değerlendirme kriterlerim farklı olacak.

Belki de son söylenecek şeyi başta söyleyeceğim ama ben oyunu, özellikle de Macbeth'i oynayan İlker Aksum'un oyunculuğunu zayıf buldum. Ne ses tonu, ne tonlaması ne de "acting" i beni tatmin etmedi. Hatta bir çok noktada aksanı Canım Ailem'deki rolü "Halim" e kaydı gibi geldi bana.

Yanlış bilmiyorsam Macbeth'in en önemli anlarından biri, kendisiyle konuştuğu o müthiş:

" Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı."
...

tiradı, eğer ben özellikle bekleyip takip etmeseydim güme gidecekti. Halbuki, yine Shakespeare'in, Venedik Taciri'nde Mehmet Ali Kaptanlar, müthiş Shylock rolündeki o tirad sahnesinde, sahnede resmen büyümüştü, hatta filmdeki Al Pacino'yla bile aşık attığını söyleyebilirim.

Bugünkü yazısında Ahmet Hakan soruyor; "Nasıl kaç yıldır Behlül olarak izlediğimiz Kıvanç Tatlıtuğ, sadece 4 blümde "Sekiz" oldu?". Bence cevap "oyunculuk", karakteri üzerine giyebilmekle alakalı.

Mesela Haluk Bilginer, bir bakıyorsunuz "İslami terörist" diğer tarafta "Kenan Birkan" veya herhangi bir sitcom karakteri olabiliyor ve biz bunu hazmediyor ve beraber yaşıyoruz. Aklımıza bir önceki karakterin herhangi bir detayı gelmiyor.

Macbeth'e dönersek, 8 yıl televizyondan sonra bu rolle sahneye dönen İlker Aksum bence rolü giyememiş. Kötü oyuncu olduğundan değil muhtemelen ama belli ki kan uyuşmazlığı olmuş.

Oyunun genelinde dikkatimi çeken diğer bir konu da, oyunun dönemiyle alakasız olarak ilk sahnede Cadı'ların üzerine örtülmüş gazeteler oldu. Ha bir de oyunun içinde roller blade ile dolaşan, 3-4 sahnede görünüp kaybolan bir çocuk var ki onu hiç bir yere koyamadım.

20 Eylül 2010

Kalbimin Kudüs'üydün, Kalbimin Bağdat'ı Olmuşsun...

Sen Kudüs kadar güzeldin, ben Kudüs kadar yorgun. Sen Bağdat gibi kırılmışsın, ben Bağdat kadar kırgın..

Kalbimin Kudüs’üydün. Kudüs gibi vaad edilen, uğrunda savaşılan, elde edilen, kaybedilen, sürgün edilen, sürgünde istemekten bıkılmayan, tekrar dönülen, birçok hayattan vazgeçilen, uzlaşılan, uzlaşarak çok yaşanmayan tekrar savaşılan, her zaman her yerde hep arzu edilen ama hiç sahip olunamayan, içinde duvarlar örülen, ağlanılan, gözyaşıyla var olan, paylaşılan, paylaştıkça savaşılan Kudüs gibiydin.

Kalbimin Bağdat’ı olmuşsun..

Bağdat gibi, işgal edilen, işgali alkışlayan, hor kullanılan, yıkılıp yakılan, değeri bilinmeyen, kendi kendine ihanet eden, sahip çıkılmayan, öfkenin tohumlarından çiçek açan, güvendiklerinin silahıyla vurulan, yalnız bırakılan, geçmişi unutulan, güzelliği solan, derinliği kaybolan, bir an önce terk edip gitmek için çabalanan, içinde olmamak için uzaklara kaçılan, haşmeti ve görkeminin yerini hüzün bulutları alan, dünyaya darılan, kendisine kırılan, bir zamanlar narinliğine şiirler yazan şairlerin içini acıtan, gözyaşlarıyla geleceğini yazan, Bağdat gibi olmuşsun...

Sen Kudüs gibi güzeldin, ben Kudüs kadar yorgun...
Sen Bağdat gibi gibi kırılmışsın, ben Bağdat kadar kırgın...

Cihan Yavuz / Dipnot TV

17 Eylül 2010

Kapadokya...


Bu gezi yazısını adım adım ne yaptık ettik şeklinde değil de, madde madde yazmak istedim. Daha önce Kapadokya'ya iki kez gitmiş olan kocam, bu seyahatin mutlaka bir tur eşliğinde yapılması gerektiğini söylüyordu, biz de öyle yaptık. Ancak şimdiki fikrim turla gitmeye hiç de gerek olmadığı. Dolayısyla aşağıdaki notlar belki sizin kendi seyahatinizi planlamanızda yardımcı olur.

Kapadokya:

Bölge 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmış bir doğa harikası.

İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanıyormuş. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hrıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuş. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi putperestlerin zulmünden kaçan Hıristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiş.

Sadece Peribacaları'nın olduğu alandan ibaret sandığımız Kapadokya Bölgesi, esasında başta Nevşehir olmak üzere Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri illerine yayılmış.

- Kapadokya'da özellikle görmeniz gereken yerler: Göreme, Avanos, Ürgüp, Uçhisar, Güvercinlik Vadisi, Derinkuyu ve Kaymaklı Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Hacı Bektaş Veli.

- Otelinizi ortamı daha iyi hissedebilmek için, mümkünse peribacalarının içine yerleşmiş butik otellerden seçin. Olmadı Göreme Açık Hava Müzesi'ni tepeden gören Turist Otel ilk seçeneğiniz olsun. Hem yeni, hem temiz, hem de karşınızda muhteşem bir manzara.

- 20 tl'ye bir müze kart alırsanız bir çok yere ücretsiz girebilirsiniz. Çok pratik.

- En güzel mevsim ilk ve sonbahar. Ancak açıktaki tüm mekanları ya sabah ya da akşamüstü dolaşın. Karasal iklim olduğu için güneş öğlen saatinde fena yakıyor.

- Akşam 3. sınıf yemek, uyduruk bir folklor ekibi ve göbeği kat kat olmuş dansözden oluşan ve Türk eğlencesi diye sizi sürükleyebilecekleri para tuzağından uzak durun.

- Ürgüp'e gittiğinizde Turasan'ın fabrikasında minik bir tur yapıp, saraplarını deneyebilirsiniz. Genel olarak meşe fıçılarda bekletilmiş şaraplara alışık olan damak tadımıza tüfte bekletilen şaraplar biraz sert geldi. Ama yine de ödüllü Rose ve Cabarnet+Merlot+Shiraz karışımından birer şişe aldık.

- Yaklaşık 40dk'lık bir yolculukla ulaşabileceğiniz Hacı Bektaş Veli'ye saat 15.00'te gidebilirseniz ücretsiz Semah gösterisi de izleyebilirsiniz.

- Alışveriş için etrafa yayılmış çanak çömlekçiler, halı - kilim dükkanları ve özellikle onyx taşı işleyen atölyelerin satış bölümleri alternatif olabilir. Ancak etiketler direkt turisler için hazırlandığından €, yerli turistlere genelde %50 indirimle veya €=Tl olarak işlem yapıyorlar.



- Son dönemde Kapadokya'nın simgesi haline gelen Balon turları için 4-5 tane alternatif şirket var. Rüzgarın en uygun olduğu sabah saatlerinde yapılıyor. Fiyatlar kişi başı € 130 - € 160 arasında değişiyor.

- Yeraltı şehirleri Kapadokya'nın olmazsa olmazı ancak aşağıya doğru 5 - 7 kat iniyorsunuz. Zaman zaman eğilerek geçmeniz gereken yerler var. Koridorlar daracık olduğu için ya giriyor ya da çıkıyorsunuz. Ve içeri girdikten sonra turu tamamlamadan çıkamıyorsunuz. Kalp ve astım hastaları ile klostrofobisi olanlara tavsiye edilmiyor.

- Her yer turistik olduğu için tuvaletler genelde tertemiz ancak paralı.

- Göreme Açık Hava Müzesi'nin girişinde çok güzel bir müze dükkanı ve cafesi var. Keyif yapmak veya dinlenmek için mükemmel.

- Bence Kapadokya'ya turla gitmeyin. Hatta uçakla gidip orada araba kiralayıp kendi turunuzu yapın. Böylelikle sürü içinde istemediğiniz şeyleri yapmak zorunda kalmayarak kendi keyfiniz ne istiyorsa o doğrultuda hareket edebilirsiniz.

06 Eylül 2010

Namport...

Pazar günü etkinliklerini sırasıyla yazmam gerekirse, kahvaltıyla, dolayısıyla da Namlı Gurme'nin Karaköy vapur iskelesinin yanındaki şubesi Namport'tan başlamam gerekiyor.

3-4 ay önce Namlı Gurme'yi ilk duyup, Karaköy Kat Otoparkı'nın altındaki şubeye gittiğimizde çok acemiydik. Dolayısyla hem tahminimizin çok ötesinde bir ücret ödedik, hem de o kadar ama o kadar kalabalıktı ki, orada geçirdiğimiz zamandan keyif alamadık.

Bilmeyenlerin mekanı kafasında canlandırması için şöyle tarif edebilirim; Büyük bir şarküteri düşünün ve tabii ki çok miktarda da çeşit, işte o mekanın boş bulduğunuz her yerine masa ve sandalye koyduğunuzu, birazını da kapının önüne serpiştirdiğinizi hayal edin, işte mekan kabaca böyle. Bir şekilde masanıza yerleştikten sonra, tezgahın başından tepsinizle sıraya girip, o binbir çeşit içinden damak zevkinize uygun olan kahvaltılıkları seçebiliyor, yumurtanızı isteğinize göre yaptırıp, portakal suyu veya çayla siparişinizi tamamlayabiliyorsunuz.

Ancak o gün bize kimse bu siparişi Brunch olarak alırsak 28 - 30 tl gibi bir fiyat ödeyebileceğimizi söylemediği için biz tek tek aldık. Dolayısyla herşey dahil nispeten cüzzi bir ücret ödeyebilecekken biz sadece bir menemene 11 tl ödemiştik. Toplam hesabı ise teleffuz bile etmek istemiyorum. Diğer taraftan kalabalık, sıkışıklık, gürültü de cabasıydı. Yani oranın hafiften üstünü çizmiştik.

Dün sonraki aktivite öncesi Karaköy civarında kahvaltı edecek yer düşünürken aklımıza yine Namlı geldi ama bu sefer, geçen gidişimizde kahvaltı sonrasında yürüyüş yaparken keşfettiğimiz, kardeş şubeyi Namport'u denemeye karar verdik.

Kesinlikle isabetli bir karardı çünkü Namlı Gurme yine çok kalabalıktı ve hafif yağmurlu gri İstanbul sabahında burası hem sakin hem de olağanüstü keyifliydi.

Diğer bir güzellikte tam tabaklarımızı alırken Brumch mı istersiniz, tek tek mi seçeceksiniz? sorusu oldu. Bu noktada herşey dahil brunchın 32 tl olduğunu öğrendik ve inanamadık. Sınırsız kahvaltı, içecek (Çay, su, portakal suyu), isteğinize göre yapılan yumurta, sonrasında kahve, kurabiyeler, meyve bu fiyata dahildi. Hani istesek devam edebileceğimiz zeytinyağlı büfesini saymıyorum.

Bir sonraki adımda Namport'taki bu servisin Brunch ile sınırlı olmadığını, hafta içi - sonu tüm gün devap ettiğini öğrendim ve ayrıca mutlu oldum. Vapurların biri yanaşıp biri ayrılırken, martılar sizin için şarkı söylerken, karşınızda Tarihi Yarımada manzarasıyla keyifli bir zaman geçirmek ve lezzetli yemekler yemek isterseniz Namport'u tavsiye ederim.

24 Ağustos 2010

Soranlara...


27 Mayıs 2010

Defter ve "Bir Serüvenin Tanımı"...

Hayatımda aldığım, gerçekten üzerinde düşünülmüş, en özel doğumgünü hediyelerimden birini dün aldım, Evroş'tan.

Bir Defter. Küçük, çanta boyu, bordo ve çizgili.

Aylar önce bir benzerini onda görmüştüm. Tiyatro'daydık. Oyun başlamadan hemen önce çıkartıp, o anda konuşurken aklımıza gelen güzel bir sözü not etmişti. Ben şaşırınca da "bende bu defterlerden onlarca var" demişti. "Benim için özel olduğunu düşündüğüm şeyleri not ediyorum içine...". Çok hoşuma gitmişti, çok da imrenmiştim.

Şimdi o defterlerden bir tane de benim var. Yeni yaşın başında çok özel bir önsöz ve yüreğimi dağlayan bir ilk şiirle...

Bir Serüvenin Tanımı

Hiçbir zaman yenilmedi geceye
Sevincim de inancım da
Doğru diye bildiğim güzellikler
Hiçbir gün kendisinden uzak
Bir şeye değişmedi

Hiçbir gün yolda koymadı beni
Güvenim ve direncim
Düşerim sandılar dönüp baktılar
Gülerek geçip gittim
Evet ben tek başındaydım
Onlar çok yalnızdılar

Afşar Timuçin
Blog Widget by LinkWithin

Divitim Twitter'da

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters
 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates