28 Ekim 2009

Atatürk'ün İzinden Gitmek...


Başbakan'ın "Atatürk'ün İzinden Gitmek" eylemini tamamen yanlış anladığı bir kez daha ortaya çıktı. Eylemi kendine göre yorumladı ve içindeki egoya, çevresindekilerin de gazına yenik düşerek yukarıda gördüğünüz pozu verdi.

Ne yazmış Baş Öğretmen!!!, "Akademi için ders zili çalıyor." Vallahi bıravo, demek latin harfleri ile de okuyup yazabiliyormuş.

Hiç mi bir aklıselim çıkmadı, söyle - ye - medi, "Efendim, tam da 29 Ekim haftası, bu fotoğraf abes kaçar, yanlış anlaşılır, hepsini bırakın çok komik kaçar?" Demek ki söylememiş, yazık.

Bu çirkin vesile ile, Atam seni bir kez daha saygıyla anıyorum, kemiklerin sızlasa da nur içinde yat.


26 Ekim 2009

Reklamın İyisi Kötüsü ve Burger King...

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyorlar ya, bence kesinlikle yanılıyorlar. Evet belki kötüsüne sinirleniyoruz ama yine de marka farkındalığı yaratılıyor diye düşünenler, özünde halt etmiş.

Pepsi'yi zaten tercih etmezdim, dolayısıyla Seda Sayan'lı reklamıyla, bence, kendini imaj olarak Cola Turka'nın bile altına çekmiş olmasıyla çok ilgilenmedim. Sadece Pepsi için üzüldüm. Ancak Burger King'in o iki salak sarışınla yaptığı reklam beni bitirdi.

Reklam metinleri aklımda kaldığı kadarıyla şu düzeyde (Evet malesef aklımda kaldı :((:

- Nuggets, adını tavukların gıdaklamasından almış.
- Aaaaa, bi yaşıma daha girdim.
- İnanmıyorum, bugün senin doğumgünün mü?
***
-Ay bu kadar tavuğu nereden buluyorsunuz?
- Arkada koccaman kümes felan mı var?
- Evet, hani inekler filan?

Bi de bugün röportaj vermişler: "İnsanlar bizi aptal sarışın zannediyor ama reklam anlaşmalarımız için 30 bin tl istiyoruz" diye.

Üşenmedim baktım, Uludağ sözlükte haklarında 11 sayfalık giriş var. Zekalarının oda ısısı seviyesinde olduğunu iddia eden de var, zeki olup aptalı oynadıklarını söyleyen de.

Bense kendime sormadan edemiyorum, halkın %47'sinin zeka seviyesinin nerelerde olduğunu zaten biliyoruz ancak geri kalanların günahı ne? Hayır bişey değil, ben Burger King'i severdim, hatta o geldikten sonra Mc Donald's a uğramadım bile diyebilirim ama şimdi bırakın içeri girmek, logosunu görmek bile içimi kaldırıyor.

16 Ekim 2009

Tamirane...

Pazar sabahı hava çok ama çok güzeldi. Biz de puslu ruhumuzu aydınlatmak için ailecek açık havada kahvaltı yapalım istedik ve benim önerimle muhteşem bir açık alana sahip Santral İstanbul'un bahçesindeki "Tamirane" ye gitmeye karar verdik. Hem bizim hem de kuçumuzun keyif alacağını düşünmüştüm, sonuçta herkes mutlu olacaktı.

Hafta içinde arayıp rezervasyon yaptırdım, detayları öğrendim. Pazar günleri açık büfe brunchları varmış, kişi başı 25 tl imiş, saat 10'da başlıyormuş. Dedim ki "biz kuçumuzla geleceğiz, kimseyi rahatsız etmek istemeyiz, ltf kenar bir masa olsun", "tamam" dediler.

Pazar sabahı 5 kişi ve 1 kuçu olarak Tamirane ye vardığımızda daha pek kimse gelmemişti. İlk dikkatimizi çeken masamızın orta - kenar diye tabir edebileceğimiz bir noktada olduğuydu. Öğlene doğru yükselecek güneşten etkilenmemizi istememişler.

Neyse yerimize geçip oturduk. Kimse bizimle ilgilenmiyor. 7-8 dk sonra ortadaki garsonlardan birinin zor bela dikkatini çekip sipariş vermek istediğimizi söyledik. "Ok, açık büfeden istediklerinizi alabilirsiniz" dedi bize. Ben açık büfeyi ekmekler hariç çok zayıf bulduğum için kendime bir menemen söylemeye karar verdim. Inanmazsınız masadaki herkesin kahvaltısı bitti, biz 4 değişik garsona siparişimizi yeniledik, hemen hemen 45 dk sonra menemenden başka herşeye benzeyen menemenim geldi. Menüde bir de pancake vardı. Porsiyonda kaç tane olduğunu sorduk. Garson " Sanırım 6 adet" dedi. O zaman ortaya istedik. O da yaklaşık 25 dk sonra geldi. Ama bir büyük pancake, 6'ya bölünmüştü. Düşünebiliyor musunuz, en az 10 tane garson var, kimsenin birbirinden haberi yok. Şikayet edince, kusura bakmayın bir karışıklı oldu diyorlar ama bu bizim sorunumuzu çözmüyor. Meğer şefleri gecikmiş. O gelince sisteme oturdu ama neye yarar, biz bitmiştik.

Bu arada arkamızdaki uzuuuun masa, bir ana okulunun veli tanışma toplantısı için dolmaya başladı. İnanmazsını 4-6 yaş arası en az 15 çocuk. Sonra diğer 4 masaya da, yaşları muhtelif, en az 3 çocuklu gruplar geldi. Ortalık döndü mü çocuk bahçesine.

Menemenimi de yiyemeyince dedim ki, çimlerde biraz Zilli ile oynayalım da keyfimiz yerine gelsin. Zaten günün neredeyse tek güzel tarafı onun eğlenmesiydi. Önce çimlerde kendi topuyla koştu, oynadı. Sonra diğer çocuklarda babaları ve toplarıyla geldi. Bizimki bıraktı kendi topunu başladı onlarınkinin peşinde koşmaya. Ama nasıl güzel top saklıyor, inanmazsınız. Biz büyükler çok güldük ama çocuklar ciyak ciyak "Babaaaaaa, köpek topumuzu patlatacak!!!" diye. Allah'tan bir kaza olmadan oyun faslını tamamladık.

Oyun faslı öncesinde hesap istemiştik. Meğer brunchta 1 çay varmış, onun dışındakiler 3 tl. Böyle bir uygulamaya ilk defa tanık olduk. Alt tarafı çay yahu, hem de 3 tl. Biz Zilli ile oynarken ailenin geri kalanı kahve söylemiş. Toparlanırken biz hesabı ödemiştik, kahve ekstra,borcumuz nedir dedik, çatır çatır onun da parasını aldılar. Yahu bari onu ikram et.

Pazar günü, güzel hava ve güzel bir mekanda 5 kişi kahvaltı için (4 brunch+1 menemen+1 pancake+ muhtelif çay) 160 tl ödedik ve resmen paramızla rezil olduk. Kötü servis, kötü yemek ve umursamaz bir idare. İşte Tamirane'deki brunchtan aklımda kalanlar...

08 Ekim 2009

İki Çarpı İki / İstanbul Devlet Tiyatrosu...

Dün Evroş'la 2009 - 2010 tiyatro sezonunu açtık. Şehir tiyatrolarının ekim programına kendimizi bir türlü uyduramadığımız için üstüste iki oyun izleyeceğiz. İlki dün akşamdı.

İki Çarpı İki, Devlet Tiyatrosu'nun bu sezon İstanbul'da yapacağı 7 Dünya Prömiyeri'nden ilkiydi.

Behiç Ak'ın yazıp, Serpil Tamur'un yönettiği oyunun, iki karakterini, Yabancı Damat ve Son Bahar dizilerinden tanıyacağınız Seray Gözler Yeniay ve Kurtlar Konseyi'nin Nizamettin Güvenç'ini oynayan Adnan Biricik canlandırıyor.

Temelde iki farklı karakterdeki iki çiftin ilişkisini anlatan oyun çok güçlü dialoglar üzerine kurulmuş. Oyuncular an içinde, birbirine zıt iki karakter arasında mimik, ses tonu ve duruş değişiklikleri ile geçiş yapıyor. Bunun dışındaki tüm aktiviteler ise (giyinmek, soyunmak, yemek yemek vs) bir nevi pandomim çünkü sahnede oturdukları sandalye ve banklardan başka bir obje yok. Dolayısıyla oyuncuların üzerinde müthiş bir yük var. Ancak zaman zaman hareketlerle dialogları aynı anda takip etmekte zorluk yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Tanıtım metninde dediği gibi: "İki çift, iki ayrı ilişki, iktidar ve sevgi, evlilik ve monotonluk, aşk ve macera, kadın ve erkek, birey ve politika üzerine ilginç bir oyunculuk deneyimi." bizce sezona iyi bir başlangıç oldu.

Ancak söylemeden geçemeyeceğim, oyun Cevahir'in 2. salonunda. Ben Kenterler'e koltuklar kötü ve sıkışık olduğu için özellikle gitmem, burada yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Koltuk araları, inanmazsınız, sadece 1 bacağın sığabileceği kadar geniş ve koltuklar hareketsiz. Yani diyelim ki yerinize geçebildiniz, birine kalkıp yol vermeniz mümkün değil. Yeni yapılmış bir salon için yazık ki ne yazık. Bu salonda malesef bir biletimiz daha var, sonra mecbur kalmadıkça tövbe.

05 Ekim 2009

The New York Times ve Sabah...

Efendiiiiim, düşündüm ki Federer'in US Open'ın final maçında Del Potro'ya yenildiğini duymayan kalmamıştır, dolayısıyla yeni konumuza geçebiliriz:)))

Çoğunuzun bildiği gibi Sabah Gazetesi, TMSF'nin el koyması ve sonrasında iki devlet bankasının sağladığı kredi sonrasında Çalık Holding'e satılması süreci ve sonrasındaki "Yandaş Medya" suçlamalarında oldukça kan kaybetti.

Hem bu imajın cilalanması, hem de kaybedilen A+ okuyucunun geri kazanılması amacıyla, dışarıdan bakıldığında, büyük bir başarıya imza atarak her pazar "The New York Times" ı türkçe - ingilizce yayımlamaya başladılar.

Dünkü ilk sayıyı merakla beklediğimi itiraf etmeliyim. Açıkçası özellikle Serdar Turgut ve Oray Eğin'in konuyla ilgili yazabileceklerini merak ediyorum ama aşağıda kendi fikirlerimi sıralamadan da edemedim:)

- The New York Times, yapı itibariyle oldukça "cool" bir gazete. Dolayısıyla sanki Sabah Gazetesi, renkleri ve kurgusuyla, onun yanında pazar eki olarak verilmiş gibiydi.

- Yazıları okumadan sayfaları çevirmeye başladım, ki ilk şok: Tam sayfa bir rakı ilanı, Tekirdağ Altın Seri. Tamam slogan "En İyilerin Şerefine" ama sonraki sayfadaki Finansbank Xclusive'in yarattığı ten uyumu bu ilanda olmamış. Şiddetli marka uyuşmazlığı.

- Durum bu noktada, bence, daha da kötüleşiyor. Eğer "Golf'ün Olimpiyatlara Dahil Edilip Edilemeyeceği" ile ilgili bir makalenin, ülkenin giderek artan Golfçü nüfusunun (belki %0,001) ilgisini çekeceğini düşünüyorsan, o insanların ve daha bir çok başka kişinin yüksek seviyede ingilizce konuşacağını da düşünmelisin. Yani hem orijinalini hem de türkçesini koyduğun makalelerin tercümelerinin çok ama çok iyi olması gerekiyor, ama sonuç tam bir felaket. İşte sadece bir makaleden gözüme çarpanlar:

High Cost of Death Row / Ölüm Cezasının Maliyeti

To the many excellent reasons to abolish the death penalty - it's immoral, does not deter murder and affects minorities disproportionately - we can add one more. It's an economic drain on governments with already badly depleted budgets.

Ölüm cezasını kaldırmak için; ahlaki olmadığı, cinayetten caydırmadığı, fazlasıyla bir azınlığı ilgilendirdiği gibi pek çok iyi nedenler sayılabilir; bunlara daha pek çoğu eklenebilir. Ölüm cezası, hükümetlerin zaten fena halde tükenen bütçeleri üzerinde ekonomik diren rolü oynuyor.

It is far from a national trend, but some legislators have begun to have second thoughts about the high cost of death row. Others would do well to consider evidence gatheredby the Death Penalty Information Center, a research organisation that opposes capital punishment.

Bazı parlamenterlerde ölüm hücrelerinin yüksek maliyetleriyle ilgili yeni düşünceler oluşmaya başladı. Diğerleriyse ölüm cezası karşıtı olan araştırma kuruluşu Ölüm Cezası Bilgilendirme Merkezi'nin verilerini dikkate almakla yetiniyor.

States waste millions of dollars on winning death penalty verdicts, which require an expensive second trial, new witnesses and long jury selections. Death rows require extra security and maintenance costs.

ABD eyaletleri; pahalıya mal olan ikinci duruşmayı, yeni tanıkları ve uzun jüri seçimini gerektiren ölüm cezası hükümlerine varmak için milyonlarca ABD doları harcıyor.

......

This is a state whose prisons are filled to bursting and whose government has imposed doomsday - level cuts to social services, health care, schools and parks.

Kıyamet kadar kalabalık ve patlayacak kadar dolu olan hapishanelerin maliyetini karşılamak için sosyal ve sağlık hizmetlerinin yanısıra okul, park gibi hizmetlerde kesintiye gidiliyor.

Money spent on death rows could be spent on police officers, courts, public defenders, legal service agencies and prison cells.

????????? (Bu bölüm hiç yok)

31 Ağustos 2009

IBM Grand Slam Widget

05 Ağustos 2009

Popüler Kültürü Vampirler Bastı...

- Tabut mu? Elbette hayır, genelde soğutucuda uyuyorum.
- Sarımsak? Pizza'nın içinde çok severim, belki kız arkadaşlarım rahatsız olabilir.
- Güneş? Bakın onu gerçekten sevmem.
- Beslenmem? Kan bankasından:))
- Ölümsüz müyüm? Neredeyse. Sadece yakılarak veya kafam koparılarak öldürülebilirim.

Yukarıdaki metin aklımda kaldığı kadarıyla, sadece 16 bölüm çekilen ve sonrasında rating kurbanı olan, şu aralar da CNBC- E'de gösterilen "Moonlight" dizisinin girişinden, kahramanımız Mick St. John'un "Kendinizi nasıl tarif edersiniz?" fantazisine verdiği cevaplar. Yine bir vampir olayı.

Popüler kültürümüz, şiddetli bir vampir istilası altında. Eskiden insan ırkına ciddi tehdit oluşturan, Transilvanya'dan çıkma bu kan emicilerin!, gün gelipte neredeyse birer arzu objesi haline geleceğini kimse tahmin edemezdi sanırım.

Bram Stoker'in zindanda, tabutta uyuyan, geceleri yaşayan Drakula'sının yerini önce Angel ve Buffy aldı şimdi de Edward Cullen, Bill Compton ve Mick St John.

Kendi kendime bu patlamanın niçin olduğunu sorduğumda şöyle cevaplar buluyorum:

- Geçmişteki karakter yaratıcıların aksine Stephanie Meyer, Charlaine Harris ve Ron Koslow gibi günümüzün popüler yazarve yapımcıları, çok birbirine benzer vampir alemleri yaratmış. En önemli özellik ise human - friendly olmaları. Geçmişin boogeymanleri şimdinin kahramanları oldu.

- Kesinlikle şimdikiler daha çok bize benziyor. İki dünya arasında köprü kurmuş vaziyetteler. En önemlisi de "vejeteryan" olmaları. Ya hayvanların kanıyla besleniyorlar, ya kan bankası ya da sentetik kanla. Dolayısyla onları kendimize birer tehdit olarak almıyoruz.

- Kesinlikle çok güzel ve yakışıklılar.

- Hepsi sahip oldukları gücü bizleri korumak adına kullanıyor.

- Kendi dünyalarında varolmak adına ciddi bir kurallar zinciri içinde yaşıyorlar, kural dışına çıkanlar topluluk tarafından cezalandırılıyor.

- Sanırım en önemlisi kırılgan bir ırk olarak biz insanlar hep "Süperman", "He-man", "Örümcek Adam", "Batman" gibi süper kahramanları sevdik ve günümüzün süper kahramanları da Vampirler.

28 Temmuz 2009

Zilli'nin Günlüğü - 10

Hani derler ya göz açıp kapayıncaya kadar, işte aynen o kadar kısa gelen bir sürede geçti evimdeki, beni bebeklikten gençliğe taşıyan, 1 senem.

Annem beni eve getirdiğinde tam 3 aylıktım. Şimdi 15 aylık bir genç kız oldum. Bu süre içinde;

- 100 kg üzerinde mama, 200'ün üzerinde kemik tükettim,

- 24 kez aşı, 1 kez ameliyat oldum,

- 10'dan fazla oyuncak, 3'de büyük minder parçaladım,

- Araba ile 3000 km'den fazla yol yaptım,

- 3 kez tatile gittim,

- 1 kez denize girdim,

- 15 kez bıcıbıcı yaptım,

ve elbette büyüdüm. İşte neydim ne oldum:









19 Temmuz 2009

O Vapurda Biz de Vardık...

18 Temmuz 2009 akşamı için planlarımız:
Plan 1: Yaklaşık 1 hafta önce, sevgili eşimin çok sevdiği hocasına ziyarete gitmek için telefon açtık. Dün için önceden verilmiş başka sözleri olduğunu söyleyip özür dilediler.

Plan 2: 3-4 günlüğne yazlıktan gelen annemler, çok eski bir dostlarıyla yemeğe çıkacaklardı. Biz de onlarla gidelim mi, gitmeyelim mi diye düşündük, yaş grubu uymadı :)) vazgeçtik.

Plan 3: Perşembe akşamı kocama mesaj attım. "Bizim oradaki mangalbaşına gidelim mi?" diye, "bugün olmasın da cuma veya cumartesi yapabiliriz" dedi. Sonra acaba Cibalikapı'ya mı gitsek dedik, son karar cumartesi akşamı, püfür püfür esen adaya gitmek oldu.

Biz dün akşam 17.30 vapurunu ucundan yakalayıp Burgazada'ya gittik. Daha önceki gidişlerimizde hep Barba Yani'de yerdik yemeğimizi bu sefer değişiklik yapıp adanın arka tarafındaki Kalpazankaya'ya gitmeye karar verdik.

Öncelikle şunu söyleyeyim, kriz adadan kesin teğet geçmiş. Adadaki hiçbir restaurantta bir tane boş masa yoktu.

Kalpazankaya'ya yürüyerek de gidebilirsiniz ama biz faytona binmeyi tercih ettik. O birbirinden güzel evlerin, begonvillerin yollara taştığı bahçelerin ve aralardan gözüken muhteşem manzaranın eşliğinde hiç yorulmadan ulaştık Kalpazankaya'ya.

Kalpazankaya, adanın, içinde restaurantta bulunan mesire yeri. Yanından denize de inebiliyorsunuz, çay bahçesinde oturup sadece çayınızı da içebiliyorsunuz ya da oldukça güzel yemekler eşliğinde güneşi muhteşem bir şekilde batırabiliyorsunuz. Biz sonuncusunu tercih ettik. Her zamanki gibi ana yemeğe yerimiz kalmadı ama mezeler, ara sıcaklar ve finaldeki sufle çok başarılıydı.

Plan 4: Adadan ayrılmak için Kabataş için iki alternatifiniz var. 21.15 veya 22.30 vapuru. arasıcaklarımız bitmiş kocam meyve ve tatlı siparişi verirken saat 20.15'ti, "Aşk, karar ver hangi vapurla döneceğiz, ona göre yayılalım veya hızlanalım" dedim, bize yardımcı olan garson "Bu kadar gelmişsiniz, herhalde 22.30" dedi, biz de a haklı deyip, son vapura kaldık.

Yemeğimiz bitti, tekrar faytona binip sahile döndük, kocam sakızlı dondurmasını da yedi ve banka oturup vapurumuzu beklemeye başladık. O arada tekerlekli sandalyede bir amca sayısal loto satıyordu, ondan bir kupon aldık, vapur geldi ve bindik.

Vapur Büyükada'dan geldiği için nispeten doluydu, önce aşağıda oturduk, sonra üst güvertenin açık kısmına çıktık. Orası püfür püfür eserken iki çocuk geldi salona, biri gitarını çıkartıp şarkı söylemeye başladı, biz de ona eşlik etmeye. Hatta kocam "Bak ne kadar avrupai, süper medeni cesaretle çocuk burada şarkı söylüyor" dedi, bende aynı avrupailikle sonra da para toplarlar sanırım dedim ve aynen öyle de oldu. Bir 15 dk sonra arkadaşı, öğrenci gençlere yardım diye gitarın çantasını dolaştırmaya başladı. Bizde bişeyler attık içine. Hemen arkasından kocam dedi ki; "Yemeğimizi yedik, keyfimizi yaptık, bir mağdura ve öğrencilere yardım ettik, içim çok huzurlu".

Herhalde bu muhabbetten bir iki dakika sonra etraftaki bağrışmalarla kafamızı bir çevirdik ki, karşıdan bir gemi, üstümüze üstümüze, hatta tamda bizim olduğumuz yere geliyor. İnanın önce olayı kavrayamıyorsunuz. Beyniniz tüm mantık silsilesini gözden geçiriyor ve olayın hatalı olduğuna karar verip, kavramakta zorlanıyor. "Yok canım, herhalde birimiz döneceğiz" veya "biz gidiyoruz ama o gelmiyodur" gibi düşünceler, hem bizim hem de onun yaklaştığını kavrayınca yerini içgüdüsel bir ortamdan kaçışa bırakıyor. Burada uzun anlattıklarım, inanın saniyeler içinde oldu. Etraftaki çığlıklar ve "kaçıııııın, çarpıyoooooor" bağrışmaları arasında kendimizi orta taraftaki nispeten kapalı bölüme attık ve yine saniyeler içinde gerçekleşecek çarpışmayı bekledik ve GÜÜÜÜÜÜÜMMMMMMM.... Bence çarpışmadan sonraki ilk saniyeler çok daha yıkıcıydı. Çünkü orada çarpışmanın etkisini ölçmeye çalışıyorsunuz. Duruyor muyuz?, Düz müyüz yan mı yattık?, elbette en önemlisi Güvende miyiz?.

Çok şükür kısa süre içinde gemi tekrar hareket etti ve biz de olayın şaşkınlığı ve şoku ile kendimize oturacak yer bulduk.

Vapur önce çok yakınımızda olan Üsküdar İskelesi'ne doğru gitmeye başladı. Biz Kabataş'a gidiyorduk ama o anda tek düşündüğümüz, "neresi olursa olsun fark etmez, biran önce ayağımız yere bassın" olduğu için bu karara sevindik. Zaten bu bir acil durum olduğu ve siz gecenin 23.35'inde geminizdeki her türlü hasarı çıplak gözle tespit edemeyeceğiniz için doğrusu ilk müsait ve yakın iskeleye yanaşmaktı. Ancak nedense kaptan son anda karar değiştirdi ve tekrar Kabataş'a yöneldi. Dakikalar sonra Kabataş İskelesi'ne yanaştık ve insanlar canhavliyle, neredeyse şuursuzca kendilerini dışarı attılar. Can yeleklerini yürütenler!, bu sebeple görevlilerle kavga edenler, kaptana ana avrat düz gidenler, iskelede vapura binmek için bekleyenlere yaşananları anlatıp dehşete onları da ortak etmeye çalışanlar...

Gece sonunda değerlendirmelerimiz:

- Çok ama çok büyük birşeyi, neredeyse hiçbir şeyle atlattık.
- Hani derler ya, verilmiş sadakamız varmış.
- İsterseniz çok sağlıklı beslenin, hiç yağlı yemeyin, sigara içmeyin, çok ama çok iyi okullarda okuyup kariyer için yıllarınızı harcayın, her an b.k yoluna gidebilirsiniz.
- Bir şey kaderinizde yazıyorsa ne olursa olsun onu yaşıyorsunuz.

Olayın gazete haberi burada.

16 Temmuz 2009

Tabakhaneye Bok Yetiştirmek...



Osmanlı döneminde deri tekeli varmış… Safranbolu da derinin tabaklanması için o dönemin ileri gelenleri çeşitli tedbirler almışlar… Safranbolu da tabaklanmayan deriyi atanlardan o dönemin tüccarları alışveriş yapmaz ve mecburen Safranbolu da deriyi tabaklananlar satılırmış. O dönem çok para kazanan Safranbolu'lu iş adamları köşkler, konaklar ve 99 odalı evler yaptırmış… Bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir…

Safranbolu da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği "sama" safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, Tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde, çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı yapılabildiğinden, koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş...

Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek dışkısı içinde bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş. Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi oluşturulmuş.

Safranbolu da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına "Tabak mısın; it bokuna muhtaçsın", denirmiş…

Bugün dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yeni kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş, "tabakhaneye bok yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden günümüze kadar gelebilmiş.

09 Temmuz 2009

Ice Age 3 - Dawn of the Dinasaurs...



Ice Age 1 ve 2 'yi bayıla bayıla ve defalarca seyretmiş biri olarak, serinin 3. filmi yaz ortasında kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibiydi. 1 Temmuz'da tüm dünya ile aynı anda ülkemizde de vizyona giren film için bana kalsa o akşama bilet alacaktım ancak sevgili kocamla programlarımız ancak cuma akşamı için tuttu.

3. filmin diğerlerinden en önemli farkı 3D, yani üç boyutlu olması. Dolayısıyla olmuşken öylesi olsun diyip, orjinal dilinde 3 boyutlu versiyona bilet aldım. Son dönemde sinemada izlediğimiz filmleri genelde, çok ama çok memnun olduğumuz, Cinebonus'larda ve nispeten geç matine izliyoruz. Biletleri mybilet üzerinden alıyorum. İstediğim yeri seçiyorum, biletimi de sinema girişindeki mybilet express kioskundan hiç sıraya girmeden alıyorum. Siz rahat ben rahat.

Genelde olduğu üzere sevgili kocam konu gündeme geldi andan itibaren benimle dalga geçmeye başladı, frekans cuma günü iyice şiddetlendi. Açtığı telefonlardaki giriş cümlelerinden bazıları: "Akşam küçük kızımı sinemaya mı götürücem ben?", "Küçük kızım sinema öncesi lolipopta ister mi?", "Çocuklar içerideyken babalara ekstra bir program var mıymış?" vs,vs... Ama Allah büyük. Tüm bunların üzerine bir gittik, inanmazsınız yaş ortalaması en kötü ihtimalle 25 :))

Dediğim gibi biz 3 boyutlu versiyonu tercih ettiğimiz için girişte gözlüklerimizi dağıttılar. Biz o klasik kağıt gözlüklerden beklerken, hani gözlük koca burun ve bıyıklı komik bir maske vardır, onun sırf gözlük versiyonu çıktı karşımıza, hani sırf kemik ama kocaman olan. Film öncesi reklamlar da 3 boyutlu olunca herkes erken erken gözlüklerini taktı ve dolayısıyla zaten hazır modda gittiğimiz için gülmeye o anda başladık. Düşünün koca salon, koca koca insanlar ve gözlerinde o kaca koca gözlükler.

İlk film bize buz devrini anlatmış, Manny, Sid, Diego ve Scrat ile tanıştırmıştı. İkinci filmde buzlar erirken ana 4'lüye dişi mamut Ellie, keseli sıçanlar Crash ve Eddie eklenmişti. Bu filmde ise yer altında yaşayan dinazorların yanı sıra o alemin bıçkını Buck, her yerinden dişilik akan Scratte ve bebek mamut Peaches ile tanıştık.

İtiraf etmek gekirse ne 2 ne de 3, 1. filmin seviyesini yakalayamadı ama yine de böyle grafik animasyonlarla bambaşka bir dünyayı izlemek çok keyifli.

Eski dostlar bildiğiniz gibi. Scrat hala meşe palamudunu kovalıyor ancak bu sefer beraberinde aşkı buluyor. Manny ve Ellie'nin bebekleri oluyor. Diego bu domestik hayatın içinde fazlaca paslandığını düşünüyor ve kendi yoluna gitmeye karar veriyor. Sid ise yalnızlıktan çok muzdarip. Manny ve Ellie gibi bir aile kurmak istiyor. Zaten ne oluyorsa ondan sonra oluyor.

Filmde karakterlerden kaynaklanan komiklikler ön planda. Benim dikkatimi çeken diğer bir konu, repliklerde "Astala Vista bebeğim", "Roger that?" gibi Hollywood klişelerine çok fazla yer verilmiş olması.

Merak edenler için tadımlık Ice Age 3...



07 Temmuz 2009

Deniz Seki Sorunsalı...

Hiç haddime düşmediği halde, uzaktan izleyerek üzüldüğüm bazı insanlar vardır. Altyapısızlık veya geçmişten gelen arazları mevcut pozisyonlarını hazım sorunu yaratır ve arka arkaya skandallarını takip etmeye başlarız. Hemen aklıma gelen iki isim Deniz Akkaya ve Yasemin Kozanoğlu.

Bir başkası da, son günlerde Ayşe Arman'la yaptığı röportaj ile gündeme gelen Deniz Seki. 1995'te birinci olduğu Pop Show'dan beri müzik dünyasının içinde. Başlarda güzel müzik yapıyordu. Sonrasında belki de kendini yenileyememenin getirdiği baskıyla kendisini buralara getiren süreç başladı.


24 Şubat'tan beri kokain kullanmak ve satmaktan tutuklu. Hatta olayın içinde bir de çete durumu var. 1Ekim'de mahkemeye çıkması, büyük ihtimalle de tutuksuz yargılanmasına karar verilmesi bekleniyor. Süren tartışma, tutuklu bulunduğu sürenin haksız olduğu, bunun hesabını kimin vereceği yönünde. Yani Deniz Seki şu anda bir nevi mağdur!

Tutukluluğun ilk günlerinde ailesi bağımlılık tedavisi görmesi için hastaneye yatırılması gerektiği yolunda başvuruda bulunmuştu, şimdilerde bu konuyla ilgili bir durum yok gibi görünüyor.

Konuyla ilgili başta Hıncal Uluç olmak üzere bir sürü kişi yazı yazdı. Hatta Hıncal Uluç, konuyu yine kokain bağımlısı olan, futbol gibi geniş kitleleri hedefleyen ve rol modellerinin ön plana çıktığı bir spor dalında tekrar Fenerbahçe'nin başına gelen Daum'a getirmiş, "o Türkiye'de çalışma lisansı alabiliyor, Deniz Seki sadece kullanmaktan bu kadar süredir içeride" demişti.

Tüm bunları birleştirdiğinizde sanırsınız ki, eski Türk filmlerindeki gibi, masum genç kız, kötü adam tarafından zorla alıkonuldu, kötü yola düştü, zorla uyuşturucuya alıştırıldı, falan filan.

Belki yargılama sürecinin gecikmesi ile ilgili bir sorun var gerçekten ama ne profösörler, bilim adamları daha suçlarının bile ne olduğunu bilmeden iki yılı aşkın süredir cezaevinde. Zavallı aç çocuklar ekmek çaldıkları için içeride, ne vergi kaçakçıları, o kullanılan uyuşturucunun ticaretini yapan insanlar dışarıda.

Ayrıca Ayşe Arman'ın accayip dramatik şekilde anlattığı tecrit edilmiş cezaevi ortamı, sırf Deniz'in değil, tüm tutukluların gerçeği. Ayrıca normal şartlarda olması gereken de birşey.

Yani kısaca, Deniz Seki'nin yaşadığı süreçte yanlışlıklar bile olsa, esas suçu sanki çok da sıradan bişeymiş, o esasında bir kader mahkumuymuş durumunun yaratılmasından çok rahatsızım. Öyle bir durum var ki, sanırsınız tahliye edildiği gün kutlamalar falan düzenlenecek, "Adalet yerini buldu!" diye manşetler atılacak. Yuh yani...

Ben bu durumdan rahatsız oldum, sizlerle de paylaşmak istedim, olay bundan ibarettir.

06 Temmuz 2009

Oyun, Set ve Maç...



Oldukça keyifli bir 15 gün geçirdik. Ve bu 15 gün sonunda tek erkeklerde oyun, set, maç ve bir sürü rekor FEDERER'in oldu.

Kızlardan çok bahsetmiyorum çünkü kupa yine ailede kaldı. Geçen seneki final maçında Venüs'e kaybeden Serena, "Seneye de ben alırım" demişti, öyle de oldu. Yarı finale tek bayanlarda dünyasıralamasının ilk 4'ü kalmıştı. 2 ve 3. sıradaki Williams'lar bu maçlarını alıp, önce tek bayanlar finalinde karşılaştılar, sonra da çiftlerde beraber Avustralya'lı çifti yendiler. Tamam bu maçlar da güzel ama hem heyecan erkeklerdeki kadar yüksek değil, hem de oyun sırasındaki o çığlıklar bana accayip itici geldiği için hatunları pek izleyemiyorum.

Turnuva başında Nadal çekildiğini açıklayınca, Federer'in bir aksilik olmazsa final oynayacağı bekleniyordu - ki o da neredeyse zorlanmadan, toplamda sadece 1 set vererek, Soderling'i 4.turda, Karlovic'i çeyrek finalde, Haas'ı da yarı finalde yenerek finale çıktı. Rakip olarak elbette İngilizlerin gönlünden Andy Murray geçiyordu ancak iki Andy'li yarı final maçından Amerikalı Roddick galip çıktı.

Erkeklere gelirsek Roland Garros'ta Soderling bir nevi sürprizdi, burada da Roddick. Elbette Roddick dünya kılasmanında 6. sırada, o anlamda aralarında ciddi fark var ama yine de kimse bu kadar dişli, 4 küsur saat sonunda bile oyundan kopmayan bir Roddick beklemiyordu. Hatta set bile alamaz deniyordu ama neredeyse maçı alıyordu.

Geçen seneki Nadal - Federer maçı, daha önce de söylediğim gibi, unutulmazların ilk sırasında ama dün akşamki maç da kendine listede iyi bir yer edindi. Özellikle son sette tie-break olmadığı için iki farklı skor gerektiğinden ancak 14 - 16'da bitti ve 95 dakika sürdü. En hızlı servis (143 mph/ Roddick) ve ace (50 / Federer) rekorları kırıldı.

Maç sonunda Federer, geçen sene 1 yıllığına Nadal'a teslim ettiği Wimbledon şampiyonu ünvanını ve dünya sıralamasındaki 1. sırasını geri aldı. 15. Grand Slam zaferine ulaşarak, Roland Garos'ta ünvanını egale ettiği Pete Sampras'ı, o kendini izlerken, geride bıraktı.

4 saati aşkın süren ve oldukça keyifli geçen final maçının sonunda Roddick neredeyse konuşamadı. Federer ise, aynı yoldan geçen sene geçmiş biri olarak, "inşallah sen de benim gibi seneye de burada olursun" dileğinde bulundu.

Geçen sen olduğu gibi bu sene de maçı CnnTurk yayımladı. Ve birkez daha Eurosport ve CnnTurk farkı ortaya çıktı. Eurosport'un Roland Garros yayını oldukça başarılıydı. Spiker konu hakkında oldukça bilgiliydi ve boş konuşma neredeyse yoktu. Ancak CnnTurk'ün yayınındaki spiker ve yorumcu, tam milli maç anlatan İlker Yasin veya Sabri Ugan tadındaydı. 4 saatlik maç içinde iki sporcuya ait istatistiki bilgiler, izleyicilerin arasında kimlerin olduğu, aileler hakkındaki detaylar ve onların yüz ifadelerine göre hissettikleri ile ilgili yorumlar tekrarlandı durdu. Bir ara kendileri de fark etti sanırım ki, "Ekranları yeni açan izleyiciler için tekrar ediyoruz" dediler. Ama o arada biz baştan beri seyredenler baygınlık geçiriyorduk. Ne yorumlar, ne anlatım, oyunun ve oyuncuların hak ettiği sofistikelikten çok uzaktı. "Bir minik izleyici de bu görsel şölene tanıklık ediyor","İzleyicinin göğsündeki yazı da kameralarla tarihe geçti" aklımda kalan boş konuşmalardan bazıları. Hele ki maç sonu ropörtajındaki simultene tercüman kızımız ne konuşulanı anladı ve aktarabildi, ne de arkadaki ses kısıldığı için biz orijinalini anlayabildik. Yazık ki ne yazık...

02 Temmuz 2009

Siz Uyurken*...

DÜN gece siz yatağınızda uyurken, dünya saatte 110 bin kilometre hızla yol aldı.
Gemiler geçti Boğaziçi’nden.
Bebeği oldu Tokat’ın köyünden Bergül’ün.
Siz uyurken...

Afrika’da otuz yedi çocuğu öldürdüler gerillalar.
Yeryüzünde tam 500 milyon çift sevişti.
Ve 165 bin insan öldü dün gece.
Yarısı gençti...
Sancıları tuttu yoğun bakımdaki hastaların.
Dün gece ne çok şey oldu bilemezsiniz...
Siz uyurken...

Siz uyurken fareleri kovaladı kediler.
Turna sürüleri geçti çatıların üzerinden.
Tırtıllar erikleri yediler.
Teröristler sine sine karlı dağlardan inip mayınlarını döşediler geçitlere.
Asker annelerinin gözüne uyku girmedi yine dün gece...

Siz uyurken ne çok şey olur.
Çocuklarımızın marşlarını aldılar ellerinden, zafer türkülerimiz anlamsızlaştı.
Çağdaşlığa dönük yolumuz...
Devrimlerimiz...
Geleceğimizi kaybettik; siz uyurken...
Rüyalarımız vardı; medeni, güçlü, özgür, aydınlık, demokrat, mutlu bir ülkenin yüzü gülen insanları olmanın o hoş rüyası...
Oysa kâbuslar var gecelerimizde...
Şaşkın-umutsuz gençlerimiz yine gizli gizli ağladılar... İşsiz babaların gözüne uyku girmedi... Çocuklarına güzel bir dünya isteyen o yürekli çağdaş kadınlarımız endişeliydi yine dün gece...
(.......)
Tuzakları gece kurarlar...
Hesaplar, sinsi planlar...
Pusular...
Ve nasıl olduysa, devrimlerimizi savunmak birer suçmuş gibi yapışır oldu yakamıza...
Aydınlığımızı aldılar elimizden.
Siz uyurken...

* Bekir Coşkun, Hürriyet Gazetesi, 2.7.2009
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters
 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates