31 Temmuz 2007 Salı

Bir Garip Seyyah Oldum Firavunlar Uğruna...

Kime temmuz başında Mısır’a gideceğimizi söylediysek, sanki çıldırmışız gibi baktı yüzümüze. İstanbul zaten yeterince sıcaktı ve biz yetmezmiş gibi çöle gitmeye karar vermiştik. Bi de üstüne üstlük bilirlerdi ki, biz sıcaktan hiç haz etmezdik. Ama oldu ve bir çılgınlık yapıp 4 Temmuz’da sıcaklığın 30’lar civarında olduğu ama nemin esamesinin okunmadığı Mısır’a gittik ve rüya gibi bir tatil yaptık.

Rezervasyon yaptırdığımız acenta, Mısır turunun artık kendileri için bir klasik olduğunu iddia ediyor ve bugüne kadar tura katılan tüm misafirlerinin çok memnun döndüğünü de ekliyordu. Ve her detayı dıdık dıdık sorduktan sonra, 4 gün Kahire - 3 gün Sharm el Sheikh paketine dahil olduk.

Bu noktada özellikle internet üzerinden yaptığımız araştırmalarda Mısır ile ilgili öğrendiğimiz ilk bilgilerve uyarılar; “Mutlaka güneş koruyucunuz ve gözlüğünüz, gezecek çok yer, çıkacak çok merdiven olduğu için rahat ayakkabınız, fotoğraf makineniz veya tercihen kameranız yanınızda olsun, hijyen açısından daima şişe su için ve bir dezenfektan losyon veya mendil taşıyın” şeklinde oldu.

Uçağımız charter sefer olduğu için Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalktı. Burası AHL ile kıyaslandığında oldukça küçük ama yurtdışındaki birçok alana göre şık bir yer olmuş. Birer cafési ve freeshopu ile bir nevi butik havaalanı. En güzel tarafı ise, rötar sıkıntınızın olmaması.

AMC Havayolları’nın oldukça eski gözüken 737’si ile yaptığımız 1 saat 50 dakikalık sorunsuz yolculuktan sonra Kahire Havaalanı’na indiğimizde grup o kadar rahatladı ki, bir Türk klasiğini gerçekleşti ve uçağın içinde kocaman bir alkış koptu. Ama esas süpriz bunu üzerine kabin görevlisi tarafından yapılan anonstu: “Şımarmayın, rahat durun…”

Bu noktada grupta herkes çok keyiflenmişti ancak kimse pasaportta yaşayacakları için hazır değildi.

Uçaktan indik. Hava hiç de şartlandığımız gibi değildi. Hatta Temmuz ayında, çöldeki bir ülkeye göre oldukça makul bir sıcaklık vardı. Herkes cep telefonlarını açtı, İstanbul’daki yakınlarına sağ salim indiğimizi haber verdi ve pasaport kontrolüne girdik. Ama sadece grubun yarısı çıkabildi. Geriye kalan kısmını, yaklaşık 1.30 saat, hiçbir açıklama yapmadan beklettiler. Sonradan öğrendik ki, bu gruplarla turist olarak ülkeye giren bazı kişiler daha sonra İsrail’e kaçmış, bu yüzden de özellikle Türk turist kafilelerine böyle bir uygulama yapıyorlarmış.

Uzunca ve sıkıntılı bir bekleyişten sonra, pasaport kontrolünden geçemeyenler, “Müslüman mısınız?”, “Hiç İsrail’e gittiniz mi?” şeklinde bir nevi sorgulandıktan serbest kaldı ve havaalanının otoparkında bekleyen gruba katıldı. Sinirler hafif gerilmişti, acıkmıştık ve planlanan panaromik çevre gezisi için de hava kararmaya başlamıştı.

Herkes otobüse yerleştikten sonra 3 otobüs olarak yola çıktık. Rehberimiz 11 aydır her hafta bu turu yapmanın verdiği tecrübeyle, once içeride yaşadığımız durumun sebeplerini ve kendileri içeri alınmadığı için çaresiz beklediklerini söyleyerek özür diledi ve nispeten yatışan misafirlerine Mısır tarihi hakkında bilgi vermeye başladı.


Öğrendik ki, Nil’den bağımsız bir Mısır tarihi anlatmak neredeyse imkansız. Nil nehri Mısır'ı üst Mısır (güney) ve alt Mısır (kuzey) olmak üzere ikiye ayırıyor. M.Ö. 3000 yıllarına kadar Mısır, alt ve üst Mısır'ın ayrı ayrı yönetildiği krallıklar halindeymiş. M.Ö. 3000'de üst Mısır'ın kralı Menes (Narmer) alt Mısır'ı da ele geçirerek ilk Mısır hanedanını kurmuş. M.Ö. 2650'ye kadar uzanan bu döneme erken hanedanlık dönemi deniyor. Firavunlar hakkında pek birşey bilmiyoruz, ama bugüne kadar uzanan pekçok şehir bu ilk iki hanedanlık zamanında kurulmuş.

M.Ö. 2650 yılında piramitler dönemi de diyebileceğimiz Eski Krallık dönemi başlıyor ve 3.-6. hanedanlık dönemleri M.Ö. 2150 yılına kadar sürümüş. Gize piramitleri de bu dönemde yaşayan üç firavunun eseri. Eski Krallık kaos içerisinde sona ermiş ve 7.-11. hanedanlıkları kapsayan yüz yıllık bir kargaşa hüküm sürmüş. Sonunda Mentohotep ülkeyi biraraya getirmeyi başarıyor ve M.Ö. 1750 yılına kadar süren Orta Krallık dönemi başlıyor. Bu dönem sanata ve özellikle mücevher yapımına önem verilen bir zaman dilimi olarak göze çarpıyor.

Orta krallık döneminin sonunda M.Ö. 1540 yılına kadar süren bir kargaşa dönemi daha yaşanıyor. 18.-20. hanedanları kapsayan Yeni Krallık döneminde ise firavunlar mezarlarını ortalık yerde yapmak yerine çalınmasınlar diye gizli vadilerde saklamaya başlıyorlar. Ama sonunda rahipler kendilerine politik güç sağlamak amacı ile mezarları soymaya başlayınca ülkede düzen kalmıyor ve bir kez daha kargaşa yaşanmaya başlıyor. M.Ö. 1070-715 yılları arasındaki bu döneme Mezopotamyalılar son veriyorlar ve M.Ö. 332'de Büyük İskender'in gelişine kadar süren Son Krallık dönemi başlıyor. Büyük İskender Mısır'da sadece bir sene kalmasına rağmen onun ve ordusunun etkisi M.Ö. 30 yılında Roma kralı Augustus Mısır'ı ele geçirene kadar sürüyor.

Roma ve Bizans etkisi Mısır'ın M.S. 642'de İslamiyet'e geçişine kadar sürüyor. Sonrasını hepimiz az çok biliriz, 1517'de Yavuz Sultan Selim'in alması ile Osmanlılar'a geçen Mısır, daha sonra, önce Fransız sonra da İngilizler'in egemenliği altında kalıp II. Dünya Savaşı'nın ardından bağımsızlığına kavuşuyor.

Bugüne gelirsek, cumhuriyetle yönetiliyorlar. Para birimleri Mısır Poundu. 1$ yaklaşık 6 MP. Enflasyon neredeyse yok gibi. Kadınların büyük çoğunluğu kapalı. İnsanları genellikle miskin. Turistleri ciddi bir gelir kapısı olarak görüyorlar. Bahşiş kelimesi neredeyse besmelenin yerini almış. Pazarlık ise, vazgeçilmez. Fiyatları üçtebirine kadar düşürebiliyorsunuz.

İlk bilgileri almış, kafamızdaki soruların bir kısmını sormuş ve piramitlerin karanlıktaki silüetini görmüş bir şekilde Giza bölgesindeki otelimize vardığımızda saat 21.30 olmuştu ve artık iyice acıkmıştık. Tam otobüsten inerken, gruptaki küçük kızlardan bir tanesinin “Ay anne çok acıktım ve yoruldum, yeter artık, sinir krizi geçirmek üzereyim” şeklindeki serzenişine “Sen sinir krizinin ne olduğunu nereden biliyorsun” gibi bir cevap verecekken eşimin dürtüklemesiyle otobüsten indik.

Zaten oda anahtarlarımız otobüste dağıtılmıştı, o yüzden bavullarımıza üzerine oda numaralarımızı yazdığımız etiketleri yapıştırdık ve onları bırakıp direkt odamıza gittik. Otel oldukça büyük bir alan üzerine kurulmuş. Ancak 1999 yılında inşa edilmesine ve 5* olmasına rağmen sebebini çözemediğimiz bir eski görüntüsü vardı. Ancak en büyük şoku duşu açınca yaşadık. Su resmen sarı akıyordu. Sonradan bunun arıtılmış Nil suyundaki madeni tuzlar sebebiyle oluştuğunu, biraz bekleyince yoğunluğunun azaldığını ve zararsız olduğunu öğrendik. Bavullarımız gelince soluğu restorantta aldık ve Mısır mutfağının lezzeti ve hijyeni konusundaki tüm şartlanmışlığımızın dışında oldukça lezzetli bir akşam yemeği yiyerek geceyi tamamladık.

Ertesi gün saat 9.00’da, tüm grup olarak, kahvaltımızı yapmış, güneş kremlerimizi sürmüş, sularımızı stoklamış, kamera ve fotoğraf makinelerimizi yüklenmiş olarak lobide hazırdık. Ve Giza’daki 3 büyük piramide doğru yola çıktık.

Keops (Khufu) Piramidi’nin nasıl inşa edildiğine dair hala kesin bir cevap bulunamamış. Herodot’a göre 30 yılda tamamlanmış ve 100.000 esir çalışmış. Diğer teoriye göre köylüler tarafından inşa edilmiş. İşçilerin ücreti yemek vererek yani gıda yardımıyla ödenmiş. Temmuz ve Kasım ayları arasında Nil Nehri taştığından dolayı bu arazide çalışamıyormuş. Taşan suları, Aswan ve Tura’dan satın alınan taşların yer değiştirmesi için kullanmışlar. Su, taşları piramide doğru getirmiş. Bu piramidin inşası, M.Ö. 2589-2566 yılları arasında tamamlanmış. Piramitte, tanesi yaklaşık 2,5 ton olan 2.300.000 adet taş blok kullanılmış. Toplam ağırlık yaklaşık olarak 6.000.000 ton ve yükseklik 482 feet (140 m) dir. Dede, oğul, torun sıralamasında dede Keop’un piramidi, Giza’ daki en geniş ve en eski piramit.



Bu noktada Keops piramidiyle ilgili insanı hayrete düşüren ve o dönemdeki insanları ve orataya çıkardıkları ürünü bir kez daha sorgulamamıza sebep olan bazı ilginç bilgiler de eklemek istiyorum.

1. Keops Piramidi'nin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyormuş(149.504.000km).
2. Piramidin üstünden geçen meridyen karaları ve denizleri tam 2 eşit parçaya bölüyormuş.
3. Taban çevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını veriyormuş.
4. Piramidin içinde dünyanın ağırlığı yazıyormuş.
5. Piramidin tam olarak dünyanın merkezinde bulunuyormuş.
6. Piramitlerin içerisinde "ultrasound", radar, sonar gibi cihazlarin çalismıyormuş,
7. Piramit kimin adina yapildiysa onun bulundugu odaya yilda 2 kez günes girdigini ve bu günlerin dogdugu ve tahta çiktigi günlermiş,
8. Piramidin çalışkan işçileri olağanüstü bir çabayla günde 10 parça üst üste koyduklarını kabul edersek, piramitteki 2.5 milyon taşın 250.000 gün yani 664 yılda ancak tamamlanabilecekken,piramit 20-30 yılda bitirilmiştir.

Keops Piramidi’nden sonra yapılmış olan ve onun hemen yanındaki Kefren Piramidi, sıklıkla “2. Piramit” olarak anılıyormuş. Kefren, Khufu ve Hensuten’in oğlu ve halefi. Khufu’nun diğer oğlu ve halefi Ra’djedef, Abu Rawash’a kendi piramidini yaptırmış. Kefren Piramidi, Khufu’nunkinden çok daha mütevazı olarak dizayn edilmiş. Tabanı Büyük Piramit’ten 15 m. daha kısa iken, daha yüksek bir noktada olduğu için yüksekliklerinin arasındaki fark 3 m. dir. Tepe noktası, en başta üç piramidin de üzerinde bulunan kireçtaşı katmanının sağlam kalmış olduğu tek yer. Biz geri kalan kısımın zaman içinde aşındığını zannetmiştik ama gerçekte ortaçağda Kahire hükümdarlarınca alınıp kendi anıtlarında kullanılmış.

Keops Piramidi gibi Kefren Piramidi’de Belzani tarafından 1818 yılında girilmeden talan edilmiş.

Baba ve oğulun piramitlerinden sonra soluğu torun Mikerenos’unkinde aldık. Giza Platosu’ndaki son piramit olan Mikerenos’un taban alanı diğerlerinin dörtte birinden küçük. Bu, kimilerince büyüğe saygı, kimilerince de iktidar kaybı olarak yorumlanmış. Üç piramit içinde biz gittiğimizde bir tek Mikerenos’un içine girişe izin veriliyordu. Kalp ve astım hastalarının girilmesinin tavsiye edilmediği mezar odasına tüm itirazlara karşı girme teşebbüsüm, dimdik, karanlığın içine doğru inen merdivenlerin yarısında, artık neredeyse nefes alamadığımı fark etmemle sona erdi ve geri çıktım.

12.yüzyılda piramit sökülmek istenmiş, ama piramidin kuzey cephesinde görülebilen bir yarık açıldıktan sonra projeden vazgeçilmiş.


Tüm bunları öğrenirken bir taraftan da, Sultanahmet’i aratmayacak olaylar yaşadık. Grubu gören deveciler, kartpostal, sahte papirüs, incik boncuk ve içecek satıcılarıyla, bizimle fotoğraf çektirip bu lutufları karşısında para isteyen yerli halk hiç peşimizden ayrılmadı. Çok akıllılar. Önce dininizi sorup ona göre bir pazarlama yapıyorlar, tutmazsa ülkeye göre. Tur sonunda artık duyunca çığlık atma seviyesine geldiğimiz cümle ise, “yavaş yavaş Hasan Şaş” oldu. Hikayesi de şu, dünya kupasını anlatan spiker Hasan Şaş gole giderken, bu cümleyi kurmuş ve bu da Türk olduğunuzu öğrendiklerinde, biraz dikkat çekmek, biraz da sempatik gözükmek adına kullandıkları birşey olmuş.

Gün çok yoğundu ama otelde değil, gece piramitlerde yapılan ışık ve ses gösterisi ile sona erdi. Gerçi ben Jan Michael Jar’ın milenyuma girerken yaptıkları gibi bişey bekliyordum fakat bu bambaşka bişey çıktı. Bizlere Mısır tarihini ses ve ışık oyunlarıyla, Sfenks ve piramitleri lazerle giydirerek unutulmayacak bir gösteri sundular.

Ertesi günkü durağımız papirüs atölyesiydi. Gerçek papirüsün hangi işlemlerden geçerek kağıt haline geldiğini canlı olarak görme imkanımız oldu. Şu anda evimizin en değerli 2 tablosunu o gün, o atölyeden aldık.

Öğlen yemeğimiz içinse tercihimiz zincir restoranlar oldu. Biz Pizza Hut’ı tercih ettik, kimisi de Kentuckey’i. Yemek standart ama fiyatı o kadar ucuzdu ki. Büyük supreme, içecekler, salata ve tatlı için bizim paramızla 12 ytl ödedik.

Akşam oteldeki son gecemizdi ve tesadüf bir düğüne denk geldik. Bazılarımız gruba dahil olup onlarla beraber oynadı, bazılarımız ise fırsattan istifade bol bol fotoğraf çekti.

Böylece turumuzun Kahire bölümünü tamamlamıştık ve sabahın ilk ışıklarıyla beraber Sharm ‘a gitmek için 7 saat süren otobüs yolculuğumuz başladı. Size söyle ifade edeyim, yurdumun en kıyıda köşede kalmış mola yerleri bile iki molamızdakilerin yanında first class kalır.

Ama bu 7 saatin sonunda ulaştığımız bir Cennet var ki, o anlatılmaz ancak yaşanır. Kızıldeniz kıyısındaki Sharm, inanılmaz güzel denizi, mercanları, balıkları, çöl safarileri ve bedevi çadırları ile çölün yanında bir vaha gibi.

Tatilinizi hem tarih hem de güneşle birleştirmek isterseniz Mısır, listenizde üst sıralarda olsun. Benden söylemesi.

2004 yılından ama sanki bugün gibi...

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Haklı Çıkmaktan Hiç Bu Kadar Üzgün Olmamıştım...


20 Temmuz 2007 Cuma

Lysistrata - Kadın I-ııh Derse...

Bugün haddinden fazla siyasete bulaştım ama CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Finans Dünyası'nın ileri gelenleri için söylediği "'AKP'nin Türkiye'nin geleceğine nasıl bir tehdit oluşturduğunu biliyoruz. Biz bu kadar para kazanamayacağız ama bütün bunları değerlendirerek oyumuzu CHP'ye veriyoruz' diyorlar. Geçenlerde yarı şaka bu konu konuşulurken, bir arkadaşım dedi ki, 'Elbette CHP'ye oy verecekler çünkü eşleri onların bacaklarını ayırır, kıpırdayamazlar'. Cumhuriyet mitinglerine o kadınlar koşarak gitmişlerdi. Cumhuriyete onlar sahip çıkıyorlar" şeklindeki demecine rastlayınca aklıma geldi, yazmadan edemedim.

Aristophanes'in savaş karşıtı bir oyunu vardır, Lysistrata. Alt başlığı da "Kadınlar ı-ıh derse". M.Ö 411 yılında yazılan ve dilimize, Azra Erhat - Sabahattin Eyuboğlu tarafından "Biz Kadınlar" ismi ile çevrilen bu oyunda, baş kahraman Lysistrata, diğer bütün Spartalı Kadınları, barışa karşı eyleme geçmeleri için örgütler. Onun liderliğinde Akropolis'i ele geçiren kadınlar, savaş sonra ermedikçe eve dönmeyeceklerini, kocalarına karılık, çocuklarına analık yapmayacaklarını duyururlar. Erkekler bu durumu kabullenemez, zor kullanmayı da başaramazlar. Akropolisten çıkaramadıkları kadınlar hazineye de el koymuşlardır. Kadınların eylemi erkeklerin çıkarlarına bir de ekonomik açıdan dokununca Atina ve Sparta'lılar arasında beklenen barış imzalanır.

Ünlü eserin girişinde, Atina’da bir sabah vaktidir. Eli böğründe Lysistrata, tanıdık tanımadık tüm komşu hatunlara haber salmış, sabırsızlıkla toplantı vaktini beklemektedir. Erkekleri evlerden ırak kılan savaşa son vermeyi amaçlayan hain planlar peşindedir.

Lysistrata: “Nâzik... hem de nasıl! Yunanistan’ın kurtulması kadınların elinde.!”

Kleonike:“Yandı öyleyse Yunanistan!”

Lysistrata:“Devletin işlerini ele almalıyız. Yoksa, ne Peleponnes kalır ortada.. Ne Boiotia... Ne Atina demeye dilim varmıyor. Orasını artık sen düşün.”

Kleonike:“Böyle parlak işleri kadınlardan nasıl beklersin? Akıllı kişilerin işleri bunlar. Bizim işimiz gücümüz boya sürünmek, takıp takıştırmak, sarı fistan, süslü pabuç edinmek...”

Savaşan kocayı koynuna alma!

Lysistrata:“Nasılı yok, onlar girdi mi araya, erkekler o zaman zor mızrak atarlar birbirlerine.... Zor kuşanırlar kalkanı...... Kılıç, kargı taşıyamaz olurlar...”

Lysistrata:“Erkek diye bir şey kalmadı ortalıkta, ne dost, ne bir koca. Miletoslular’ın ihanetinden sonra erkek kıtlığına ne çare bulacağımızı bilemez olduk. Bir yolunu bulursam, benimle birleşip, savaşa son vermeye var mısınız?”

Teklif, teorik planda kabul edilmiştir. Akabinde ve de detayında ise, dananın kuyruğu kopacaktır.

Lysistrata:“Peki öyleyse, göze alacağınız şey... erkeklerle o bildiğiniz işi yapmamaktır... Ne oldu, ne var? Ne kaçıyorsunuz? Nereye? Hey!... Ne oluyorsunuz? Ne diye asıldı suratlarınız? Ne oldu size birdenbire? Nedir bu ağlamalar, sızlamalar? Yapacak mısınız, yapmayacak mısnız dediğimi? Nedir sizi böyle ürküten?”

Kleonike:“Ben yapmam bu dediğini, ne yalan söyleyeyim? Savaşın süreceği varsa, sürsün...”....Ateşlerin içinden geç de, geçerim...Tek o işi bırak: onsuz olmaz Lysistrata’cığım.”

Lysistrata:“Ah siz kadınlar! Tepeden tırnağa dişiliksiniz siz! Tevekkeli değil, bütün tragedyalar bizi konu alır, aklınız fikriniz hep onda.”

Lysistrata:“Olur, bütün tanrılara yemin ederim ki, olur. Düşünün bir kere, evinizde oturuyordsunuz, süslenip püslenmişiz, soyunup üstümüze sâde bir örtü atmışız, yıkanıp tertemiz omuşuz, erkeklerimiz gelmiş, yanıp tutuşuyorlar, tam yanımıza sokulurlarken, olmaz diyoruz. Bakın o zaman, barıştan yana olurlar mı, olmazlar mı!”

Lampito:“Evet, Menelaos da Helena’nın çıplak memelerini görür görmez, kılıcını kaldırıp atmamış mıydı yere?”

(...)

Harry Potter ve Ölüm Takdisi...

Aşağıdaki yazı ile benim ne kadar "Herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine" biri olduğumu daha iyi anlayabileceğinizi düşünüyorum. Paylaşacağım konu, benim için, gerçekten önemli ve sinir bozucu. "Hadi canım", diyebilirsiniz, dalga geçebilirsiniz. Hiç önemli değil, ben çok ama çok mutsuzum.

Hayırdır inşallah? Nedir bu kızın sıkıntısı? diye olurda merak ederseniz, konu Harry Potter serisinin son kitabı, "Harry Potter ve Ölüm Takdisi".

Kitap yayımlanmaya başladığı ve ilgilileri arasında bir fenomen olduğu ilk günlerde ben bir "çocuk" kitabı için vaktim olmadığını söyleyerek, bi havalarda dolaşıyordum ortalıkta. Miniş'in uzuun süre ikna çalışmaları sonucunda, bi başladım, tam başladım. 6 kitabı bitirmem 1 ay sürememiştir. Gerçi seri kitap veya filmlerde, ürünü çıkar çıkmaz tüketince kendime accayip gıcık oluyorum. 2-3 günde okuyup, yayımlanır yayımlanmaz seyrediyorum. Sonra değişen sürelerde yeni kitap, yeni bölüm, yeni film çıksın diye bekliyorum.

Neyse lafı uzattım. Harry Potter'da neyi bu kadar beğendin diye sorarsanız, cevabım JK Rowling'in hayal gücü ve en ince detayına kadar yarattığı dünya.

Büyücüler dünyası dediğinizde aklınıza gelen basit süpürgelerle uçmak veya 1 tutam davultozu, 1 yengeç bacağı vs ile yapılan büyülerden bahsetmiyoruz burada. Komple bir kültür ve yaşam tarzı bize sunulan. Aile hayatlarından, yaşam tarzlarına, eğitim sistemlerinden birbirleriyle ilişkilerine kadar.

Yarın, yani 21 Temmuz ise serinin takipçileri - malesef yurt dışındakiler - için çok önemli bir gün. Çünkü aylardır özel güvenlik önlemleriyle saklanan, yazarın son noktayı koyduktan sonra 2 saat ağladım dediği, önemli kahramanlarından 2'sinin öleceği, serinin 7.kitabı yarın yayımlanıyor. Peki ya bizde. İyi ihtimalle Eylül'de.

Eee, herkes okuyup öğrenecek, sonu hakkında, olaylar hakkında yazılar akmaya başlayacak, biz hala bekliyoruz. Ya bu olabilecek bişey mi? Eğer değişmediyse, kitaplar Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkıyor. Peki niye aynı anda değil. Hadi bekleme faslını geçtim ama o yorumlar, kulaktan kulağa yayılan söylentiler. Birini okumasan, duymasan, diğerine gözün takılacak, kulağın duyacak.

Çok mutsuzum çoook...

(Yazı sonunda bu mudur diye kendinize soruyorsanız, BUDUR. Hiç heveslenmeyin, zamanında sopa yemişliğim de vardır:)

Biraz da Siyaset...

Kafamda bi sürü şey var. Bi kaçını burada sıralamazsam rahat edemeyeceğim. Başlıyorum:)))

  • Erken seçim kararı alındığındaki, bizim dükkandaki "ihtiyarlar" (bu kendileri için, kendi tabirleri, benim de çok hoşuma gidiyor. Hatta başım sıkıştığında "İhtiyar Heyeti'ne bi sorum var" diyorum, hep beraber gülüyoruz :)), "Bu iktidarın sonu gelmiştir, herkese hayırlı olsun" gibi bir fikir belirttiler. Halbuki O günden beri benim uykularım kaçıyor. Çünkü ben bu ülkenin sessiz çoğunluğunun birlik olabileceğine, ders verebileceğine malesef inanmıyorum ve güvenmiyorum (İnşallah yanılırım:)
  • O kadar karmaşık bir insan yapımız var ki. Ne hayat şekillerimiz, ne bakış açılarımız, ne de ideallerimiz birbirini tutuyor. Nasıl bir olacağız. Kaldı ki, hayatın hemen hemen benzer taşlarını aşındırdığımız dostlarımız bile, Fatih 'Çarşamba Topluluğu' ile aynı görüşü destekliyor. Sistemden memnunmuş ???
  • Bizim 'İhtiyarlar Heyeti' arasında anket yapıldı. En küçük ben olduğum halde en kötümser ben çıktım.
  • Diğer taraftan Mehmet Tezkan'ın, Başbakanın 'Tek başına iktidar olamazsam giderim' çıkışından sonra, hem köşesinde hem de Sky Turk'te yaptığı bi yorum var, bana çok aklı başında geliyor. Kısaca şöyle: "Başarı ve başarısızlık kriteri biraz hassas ve partilerin yapılarına göre farklılık gösteriyor. AKP, en azından, oylarını korursa, MHP ve DP meclise girerse, CHP ise oylarını yükseltirse başarılı. Ancak 4 veya 5 partili bir mecliste, artması muhtemel bağımsız sayısını da göz önüne alırsak, şimdiki milletvekili sayılarına ulaşmaları zor gözüküyor. " Hadi buyurun buradan yakın.
  • Ayrıca şimdinin bağımsız adayı olan geçmişin DTP üyelerinin de mecliste olmaları ve muhtemel koalisyon matematiğinde rol oynamaları bekleniyor. Ay ben ağlamak istiyorum!!!! Elbette ki herkesin seçilme ve temsil hakkı var. Ama bunlar aleni örgüt propogandası yapıyor. Hadi geçtim onların "Devletin bağımsız bütünlüğünü koruyacaklarına dair yemini nasıl edeceklerini, devletin bunlara milletvekili olarak para ödeyeceğini, birilerinin onları muhattab alarak pazarlık yapabileceğini, bugüne kadar şehit olan binlerce askerin ailesine nasıl açıklayacağız?
  • Bi de geçmiş zaman pek hatırlamıyorum. Her seçim dönemi bu kadar seviyesiz miydi, yoksa bu sefer artık ipin ucu kaçtı mı?

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Benim "Crocs"larım Vaaar...



İşte son dönemde, neredeyse bir fenomen haline gelmiş olan, kocisin tabiriyle Heidi'nin Patikleri, Crocs'lar.

Türkiye'de yakın zamanda, En Güzel Çirkin adıyla(http://www.enguzelcirkin.com/) piyasaya sunulan bu komik ayakkabılar, gerek hafifliği, gerek rahatlığı, gerekse cıvıl cıvıl rekleri ile hemen dikkat çekiyor.

Üç cesur girişimci, hobileri olan yelken sporunda kullanmak üzere bir ayakkabı üretmeye karar vermişler. Bu ayakkabı kaymaz, su geçirmez ve anti-bakteriyel bir yapıda olmalı; kolay giyilmeli ve çıkarılmalı aynı zamanda çok rahat olmalıymış. Bu arayışlar sonucunda CROCS yaratılmış. Geçen sene Crocs'lardan, dünya çapında, 24 milyon çift satılmış. Bu seneki hedef, 40 milyon.

CROCS’un dört sene gibi kısa bir sürede dünya markası olmasının arkasında markanın üç temel yeteneği yatıyor: Fonksiyonellik, yaratıcılık ve inovasyon.


Bugün CROCS’un kapalı, yarı açık ya da açık tüm modellerinde, patenti markaya ait “Croslite” isminde özel bir malzeme kullanılıyor. Daha önce hiçbir terlikte kullanılmamış olan bu malzeme terlik ve ayakkabıları daha konforlu hale getiriyor. Aynı zamanda yüzde yüz hijyenik ve ergonomik. Ve anormal rahat.

CROCS’un bir teki 150 gram ağırlığında. Dolayısıyla yastık üstünde yürüyormuş hissi yaratıyor. Ayakkabılar ayağı kusursuz bir şekilde sarıyor. Vücut ağırlığının ayaklara uyguladığı baskıyı hafifletiyor. Ayakkabıdaki hava delikleri ayağın nefes almasını sağlıyor.

Böylelikle hiç bir modeli nem, koku ya da leke tutmuyor. Ayakkabıların tamamı anti-bakteriyel özelliğe sahiptir. Dolasıyla kusursuz bir hijyen yaratıyor.


Ayrıca, resimde de görebileceğiniz, ancak sanırım henüz Türkiye'de olmayan veya benim görmediğim, “Jibbitz” adı verilen ve ayakkabıların üzerine kolayca takılabilen sempatik aksesuarlarla ayakkabıyı kişiselleştirme şansı sunuyor.

Zaten sorunlu ayaklarım, bi de tüm gün ayakkabının içinde durduktan sonra, akşama doğru ciyaklamaya başlar. Şimdi eve gider gitmez, Crocs'ları giyince, inanmazsınız, sanki yorgunluğumun yarısı gidiyor.

Modeller unisex, erkek ve kadın, ayrıca çocuklar için de bir seri var. Böyle patik şeklinde olan klasik modellerini sevmezseniz, düz, topuklu veya parmak arası terlik gibi olanları da mevcut.

Klasik modellerinin fiyatı 69 ytl, Boyner Mağazaları'nda, Eczanelerde ve büyük alışveriş merkezlerindeki kiosklarda bulabilirsiniz.

İnanın derdim reklam değil, bu rahatlıktan herkes haberdar olsun, faydalansın istiyorum.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates