31 Aralık 2008 Çarşamba

2009 Dileğim...

Tanrım bana;
değiştirebileceklerim için güç,
değiştiremeyeceğim şeyler için sabır,
ama en önemlisi, ikisinin arasındaki farkı anlamak için
bilgelik nasip et...

30 Aralık 2008 Salı

Nar Reçeli...

Yazın Bozcaada'ya gittiğimizde Gülerada'nın bir sürü çeşidinin içinden özellikle Domates, Karpuz Kabuğu ve Gelincik seçtiğimi, hatta sonra giden arkadaşlara da Domates Reçeli sipariş ettiğimi söylersem, az sonra anlatacaklarım daha bir anlam kazanacak sanırım.

Bilen bilir ki genelde normalden, standart olandan pek hoşlanmam. Ne olursa olsun, bir yerinde bir farklılık olması çeker genelde beni. Yaklaşık 1 ay önce, bu konuda fazla çalışan algılarım Cafe Fernando blogunun sahibi Cenk'in nar reçelini görünce de zil çalmaya başladı.

Gittim geldim tarife baktım. Olay yavaş yavaş kafamda şekillendi. En sonunda cesaret edip pişirdim. Cesaret nerede demeyin, mutfağı çok severim ama ilk defa reçel yaptım:)) İlk olarak Kociş, bir alem! dönüşü geçe 1.5 gibi tattı ve "inan kafam güzel değil, süper olmuş" dedi. Sonra ilk defa üzüm reçelini elinden yediğim yengeme götürdüm. Amcamla ikisi kaşıklaya kaşıklaya yediler, hatta yengem "ben nasıl nar reçeli yapmayı düşünemedim" diye hayıflandı. Son olarak reçel, ailenin yüce gurmesi annemin beğenisine sunuldu. "Valla çok güzel, hani belki biraz daha kaynayabilirdi ama, neyse olmuş" Merak etmeyin, bu yorum onun için genetik. İlla bişey söylemezse rahat edemiyor, sıfırcı hoca gibi, en iyi notu 4,5'tan 5 :))

Tüm bu gelişmelerin üzerine kafamda şekillenmekte olan fikir yerine oturdu ve yiyen herkesin "aaa ilk defa yiyoruz" yorumundan da yola çıkarak, Nar Reçeli'ni, sevdiklerime minicik birer yılbaşı hediyesi olarak hazırlamaya karar verdim. Kavanozları güzelce süsledim, üzerine de "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" dilediğimi belirten etiketler yapıştırdım.


Tüm bu süreçte ben çok ama çok eğlendim. Galiba işin özü bu. Hatta bu yaptıklarımı, olayın fikir babası ile de paylaştım.



Reçelin tarifine Cenk'in sitesinden verdiğim linkten ulaşabilirsiniz. Ancak işin özü narın tanelerini ayıklamaktan geçiyor. Bunun pratik yolu ise bilmeyenler için burada.

Reçelin etiketinde de dediğim gibi, herkese "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" diliyorum.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Noel Ağacının Kökeni...


Evlendikten sonra ilk yılbaşımızda kocamın Tahtakale'den aldığı ağaçla başladı bizim yılbaşı ağacı serüvenimiz. Açıkçası ben seviyorum böyle atraksiyonları. Yok özentilikmiş, yok "gavur" adetiymiş. Bu laflar da vız geliyor, tırıs gidiyor. Hele ki ünlü Sümerolog, yaşayan çınar Dr. Muazzez İlmiye Çığ'ın araştırmasından aşağıdaki bölümü okuduktan sonra...

"Türklerin Orta Asya’dan göç etmeden önce ve tek tanrılı dinlere geçmelerinde önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "akçam ağacı" bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzuyor ve buna "hayat ağacı" diyorlar. bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir "yeni doğum" olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı "nardugan". "nar=güneş", "tugan/dugan" da "doğan". Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle "akçam ağacı" altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan. İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar (Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme). Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar. Yazılana göre, "akçam ağacı" sadece Orta Asya'da yetişiyormuş. Mesela, Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.

İsa evrenin nuru olarak algılanır ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet'te yazıldığına göre, imparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan ilk Ekümenik konsülde, 22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu "pagan bayramı" İsa'nın doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve buna da "Noel bayramı" deniyor (Batı kilisesi, 25 Aralık'ta kutluyorlar). Çam süsleme ise, ilk olarak 1605'te Almanya'da görülüyor ve oradan Fransa'ya geçiyor."

26 Aralık 2008 Cuma

The Mom's Song...


The Mom Song from Northland Video on Vimeo.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Yemiyoruz...


Sanırım sağır sultanların bile, yapılan anti reklamlar sonucunda "Yemekteyiz" programından haberi oldu. Hani şu amacı kişilerin birbirini evlerinde ağırlayıp, aldıkları puanlar sonucunda birinci olup para kazanmaları gereken ancak aynı BBG yarışmalarında olduğu gibi evsahiplerinin Misafirlerimi nasıl daha iyi ağırlarım?, Sofram nasıl daha şık olur?, Birbiriyle uygun yemeklerden oluşan bir menü nasıl hazırlarım?, misafirlerin ise "Ben umduğumu değil bulduğumu yerim", "herşeyin ötesinde bu insan benim için hazırlarnmış, emek sarfetmiş, ona saygı göstermeliyim" vs. gibi kültürümüzün özünü oluşturan değerlerden çok uzak bir profil çizdikleri, kavganın, riyakarlığın, aşağılamanın tavan yaptığı medya platformu.

Kimdi hatırlıyamıyorum ama şu minvalde bir yazı yazmıştı: "Bakmayın siz Var mısın, Yok musun? programında herkesin birbirini çok destekler şekilde davrandığına, diğeri büyük açınca ondan daha fazla üzüldüğüne. Bu sevgi yumağının kopuşu, ortaya birini diğerinden ayıracak minikte olsa bir soru koymaya bakar." İşte "Yemekteyiz" programı bunun canlı bir örneği.

Beni insanların bu programda yaşananlara şaşırması çok şaşırtıyor. Televizyonda insanların zorla birbirine düşürüldüğü BBG'ler, birinin diğerinin kafasında bardak kırdığı sabah programları, yaşını başını almış insanları malzeme yapan evlilik programları, küfürleşmeden konuşamayan siyasi temsilciler, kulüp yöneticileri gibi örnekler, esasında ülke ve kültür seviyemizin nerelerde olduğunun çok iyi birer göstergeleri.

Malesef ne ekiliyorsa o biçiliyor. "Halk bunu istiyor" söylemi, "Halk bunu hak ediyor", hatta "Halk bundan anlıyor"a döndü, yazık. Ancak bilinsin ki, artık azınlık olsak da "Biz", bunu yemiyoruz.

19 Aralık 2008 Cuma

Metro'daki Kemancı...


Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre icinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancinin önünden geçip, gider.

Kemanci çalmaya basladiktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yasli bir adam kemanciyi fark edip, yavaslar ve birkac saniye sonra da gitmek zorunda oldugu yere yetismek uzere yine hizla yoluna devam eder.

Kemanci ilk bir dolar bahsisini bundan bir dakika kadar sonra alir. Bir kadin yürümesine ara vermeksizin parayi kemancinin önüne koyduğu kaba atarak, hizla gecer, gider. Birkaç dakika sonra, bir baska adam duraklayip, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında, işe geç kalmamak icin acele ettiğini belirten ifadelerle hizla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, cekistirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasina dönüp dönüp kemanciya bakarak, çaresizce annesinin pesinden gider. Buna benzer şekilde birkac cocuk daha olur ve hepsi de anne, babalari tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kisa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemanci çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayi bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancisi Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafindan algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Konuyla ilgili makalenin orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algilayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif aliyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir üç dakikamız dahi yoksa, hayatta başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Hani her yılbaşı geçen senenin muhasebesi, gelecek sene yapılacaklar listesi yapılır ya, yukarıdaki hikayenin o sürece katkısı olması dileğiyle...

2 Aralık 2008 Salı

6. Sanal Kitap Fuarı...


İdefix, son 6 senedir, Tüyap'taki kitap fuarının hemen ardından sanal bir kitap fuarı düzenliyor. İnternet üzerinden alırken zaten indirimli olan fiyatlar daha da cazip hale geliyor. Ben de bir bibliomanyak olarak bu fırsatı hiç ikiletmiyorum. İşte bu sene fuardan kitaplarım:

Bab-ı Esrar: Benim en sevdiğim romanı "Beyoğlu Rapsodisi" olan Ahmet Ümit'in Doğan Kitap'tan çıkan son romanında, hala bir muamma olan Şems-i Tebrizi ve Mevlana ilişkisini inceleyip sorular soruyor.

Büyücü: Hiç sevmediğim koşullandırmalardan biridir; "Ölmeden önce okumanız, görmeniz, gezmeniz, yemeniz, içmeniz ...vs şeyler" listeleri ama bazen ister istemez çakışıyoruz. İşte onlardan biri de bu kitap. Ben John Fowles'in "Fransız Teğmenin Karısı"nı okuduğum için bunu da istedim. Oldukça kalın, yazılarıda ufamancık, ilgilenenlere duyurulur.

Karanlıktaki Adam: Hakkında çok fazla şey söylemeye gerek olmayan, Amerikan edebiyatının parlayan yıldızı Paul Auster'in yeni kitabı. Brooklyn Çılgınlıkları'nı bir solukta okumuş ve çarpıcı sonunun etkisinden de çok uzun süre kurtulamamıştım.

Yaban Koyununun İzinde: Okuduğum ilk Murakami kitabına Evroş vesile olmuştu. Kitap zevkimiz Orhan Pamuk haricinde uyuşur. (O Orhan Pamuk kitabını ön siparişten alır, bense bugüne kadar hasbel kader aldığım herhangi bir kitabını 10. sayfadan öteye okuyamadım.) Neyseki buradaki tavsiye işe yaradı ve dünya edebiyatından bir deha benim kitaplığımda yerini buldu. Evroş'un bu kitap için yorumu: "İnanmazsın, bitmesin diye yudum yudum okuyorum". Benden söylemesi.

Ölüm Tuzağı: Nora Roberts'ın Eve Dallas serisinin bizde yayımlanan 9. kitabı. 2054 yılında geçen, tutkulu bir aşk üstü polisiye. Tam yolda, uçakta, plajda kısaca yoğunlaşmadan, kafa dağıtmak için okunacak türden. Sanki artık seri eksik kalmasın diye okuyormuşum gibi bir his var içimde, tabii bi de Roarke için. :))

Ye, Dua et, Sev: Bu da Evroş'un tavsiyesi. Sırf merakımdan aldım. Bir kadının İtalya, Hindistan ve Endonezya boyunca yaşadığı içsel deneyimi anlatıyormuş. 36 dile çevrilmiş, 1,5 milyondan fazla satmış. Bütün işaretler uzak dur diyor ama bakalım göreceğiz.

Zar Adam: Bana sanki Adam Fawer'in Olasılıksız veya Empati'siymiş gibi geldi. Bilemiyorum ki gerçekten mi iyi yoksa çok satanlar arasında olma sebebi bir çoklarının benim gibi mi düşünmesi?

Psikopat: Bu da içimdeki gizli vampiri tatmin etmek için. Bu anlamdaki tüm performansı Grange veya Chattam'dan beklemek haksızlık di mi? E bi de Adamım Harlan Coben üzerine iyi diye not düşmüş. Bi bakmak boynumun borcu.

İşte bu kadar:))) İdefix'teki sanal fuar 24 Aralık'ta bitiyor. Kaçırmayın. Okurken de beni hatırlayın.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Otto - "The Original"...

Dün akşam Evroş'la buluştuk. Öncesinde nereye gideceğimize karar vermek biraz zaman aldı. AVM'mi olsun, Taksim mi, orada neresi olsun falan filan. Sonrasında biraz da Kasım ortasında zor bulunur havadan da yola çıkarak Asmalımescit'teki Otto'da karar kıldık. İyi ki de öyle yapmışız, paltosuz dışarıda oturduk, hiç de üşümedik.

Daldan dala konan sohbetimize yemekte pane tulum peynirli salata, yarısı mantarlı yarısı peynirli pizza ve güzel bir şişe Merlot eslik etti.

Benim, galiba biraz yabani ve hafif aykırı bir yapım olduğu için çok fazla arkadaşım yoktur. Ancak olanlarla da birbirimizin içini okuruz. İşte Evroş'ta o nadirlerden. Dolayısıyla da sohbetimiz dün, bugün, gelecek, seyahat, kitap, yemek, sinema kısaca herşeyi kapsadı.

Gecenin sürprizi ise dönüşte uğradığımız kitapçıda bana gösterdiği Şükrü Erbaş'ın kitabının arka kapak yazısıydı:

"Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. "

13 Kasım 2008 Perşembe

Dizi İzleyelim...

Sıkılıyorum. Bir çok şeye ama bu yazının konusu televizyon izlerken araya giren ve bitmek bilmeyen reklamlar. Sistemin yürüyebilmesi için bunun gerekli olduğunu biliyorum ama toplamda 1 saatlik bir diziyi 1,5 - 2 saatte izleyince baygınlık geçirecek gibi oluyorum. Belki vaktini "Sabah Sabah Seda Sayan", "Desti İzdivaç" vs gibi, en hafifinden abuk bulduğum programların izleyici kitlesinin böyle bir zamanı vardır ama benim yok.

Ya buraya bir not düşmeden geçemeyeceğim. Üç hafta önce Bakü'deydim. Çok hasta olduğum için de boş günümü otelde yatakta geçirdim. Sırf meraktan Seda Sayan'ın programını açtım. Konular: Rüyasında kendini aldattığını gördüğü karısını 27 yerinden bıçaklayan adam ve hastanedeki karısı, bayramda sele kapılıp vefat eden Edin ailesi ve cenaze töreni vs. Bu tanıtım döndükten sonra Seda Sayan alkışlarla çıktı, hoppidi hoppidi bi şarkı söyledi, 2 göbek attı. Sonra alkış faslında stüdyodaki seyirci ile iletişime geçti. Cümle şu: "oooo bilmemne abi, dünkü yoklamada yoktun." Adam şu mealde cevap verdi: "Dayımın hanımı vefat etmişti, Trabzon'a cenazeye gitmiştim." İnanabiliyor musunuz, adam her gün orada. Sonra kaynanası stüdyodaymış, onu selamladı, kameralara tanıttı, istekleri kıramadı birlikte fotoğraf çektirdi, yetmedi kocası da oradaymış onu da çağırdılar üçü beraber fotoğraf verdi ve ben daha fazla dayanamayıp televizyonu kapattım.

Ay ne doluymuşum, ne anlatacaktım, nereye geldim. Konuyu toparlarsam, bu reklam olayı bana fazla geldiği için, uzun zaman önce, yerli seyrettiğim tek dizi olan Kurtlar Vadisi'ni ertesi günü Youtube'dan seyretmeye başlamıştım. Oh! Siz sağ ben selamet. Ancak bizim hukuk amcaları gitti siteyi kapattılar ben de kalakaldım.

Sonra bu sezon başında arama çubuğuna Kurtlar Vadisi yazdım ve karşıma bir derya çıktı. Meğer içerikleri bu dizileri yayınlamak olan bir sürü site varmış. Hatta sırf bunları değil, benim esas ilgi alanım olan tüm yabancı dizileri de. Kısacası körün istediği bir göz, Allah vermiş bi sürü durumu.

Artık neredeyse istediğim her diziyi, kesintisiz, zamanını kendim seçerek, büyük bir keyifle Canlı Dizi, Full Dizi, Dizi İzleyelim, gibi sitelerden takip ediyorum. Mesela benim ilgi alanıma girenlerden Heroes'un 3., The Tudors ve Kyle XY'ın 2. sezonlarını buradan izledim. Şöyle söyleyebilirim ki tüm kışı geçirecek kadar malzeme var burada. Önümüzdeki günlerde de Dexter'dan, Prison Break'e, oradan da mesela How I Met your Mother'a bir kokteyl yapmayı planlıyorum kendime.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Beef-Tek...

Bu furya 2004 yılında Emre Mermer'in Dükkan'ı açmasıyla başladı. Furya dediğim "Dry Aged Beef - Kuru Dinlendirilmiş Et."* O güne kadar bildiğimiz kasap formatı Dükkan'la şekil değiştirdi ve yepyeni oldukça lezzetli ve malesef nispeten pahalı bir forma girdi. İçinde açılan Steak House'a giden arkadaşlarımdan dinlediğim hep aynıydı. Gerçek et yedik, ama iyi de para verdik.

Dükkan'ı İstinye Park'ta açılan Günaydın Kasap izledi. Yine aynı konsept. Hem kasap, hem de steak house. Belki biraz daha süslü. İlk açıldığında oldukça da fazla konuşulmuştu. "Bu kadar da taklitçi olunmaz, aynı konsepti uygulamışlar" diye.

Sonra bu yılın ortalarında bir baktık Akmerkez'in Ulus kapısının karşısında Beeftek diye bir yer. Ben en çok adını sevdim, aynı Dükkan gibi. Zekice.

Geçen hafta eş durumundan tanışıp sonrada pek bi seviştiğimiz arkadaşımla öğle yemeği yemek istedik. Orası mı burası mı derken, Beeftek'te karar kıldık. İyi ki de öyle yapmışız. Genel kanıya biz de ortak olduk, "Evet pahalı ama hakikaten güzel et yedik".

Mekan çok büyük değil. İsterseniz alıp eve götürebiliyorsunuz, isterseniz de kömür ateşinde onlar sizin için pişiriyorlar. Yüksek ve uzun 2 adet masaları var. Üzerinde de ortadaki ince bölümün içinde yağdan sirkeye, hardaldan deniz tuzuna yemek sırasında ihtiyacınız olabilecek herşey, şık bir şekilde sıralanmış.

Servis öncesi birer dilim kendi sucuklarından ikram ettiler. Herşeyi çok karardı. Biz ortaya bir salata söyledik, sonradan da üzerine kendi peynirlerinden eklettik. Beyaz peyniri permesan gibi traşlamışlardı, çok hoşuma gitti. Sonrasında ben dry aged pirzola, arkadaşım da bonfile yedi. Açıkçası ona sormadım ama benimki tam istediğim gibi pişmiş ve çok lezzetliydi. Ama benim esas hoşuma giden beraberinde servis ettikleri kızarmış kırmızı soğandı. Aman tanrım o ne lezzet. Kapanışı ise, kendimizi tutamayıp, minik kekçikleri ile yaptık. Fıstıklı ve kestaneli olmak üzere iki çeşidi var, ben fıstıklı yedim. Şu anda bile ağzımı şapırdatmaktan yazamıyorum :))

Bir gün canınız gerçekten güzel ve farklı bir et yemek ve keyif yapmak isterse, şiddetle tavsiye ederim.

* Dry Aged Beef (Kuru Dinlendirme Sığır): İdeal yağ dağılımına, yani mermere sahip, en iyi kalitedeki sığır etini, özel şartlar altında (sıcaklık, nem vb.) 28 gün kemik üzerinde dinlendiriyoruz. Et dinlendirmesi, pahalı ve zahmetli olmakla beraber etin kalitesini, lezzetini ve yumuşaklığını arttıran çok önemli bir işlemdir.Lezzete önem verenler için, kalın kesilmiş, dövülmemiş dry aged beef, ızgarada en ideal seçimdir. (Dükkan'ın web sitesinden alıntıdır.)

5 Kasım 2008 Çarşamba

Zilli'nin Günlüğü- 8


Herkese birkez daha annemin dantel yatak örtüsünün üzerinden merhaba.Oldukça maceralı geçen bir süreçten sonra, tün yaşadıklarımı paylaşmak için tekrar buradayım.

Geçen sefer de yazdığım gibi, görüşemediğimiz zaman diliminde ameliyat oldum. Ama öncesinde ailemi dinlemeyip taşta yatmaya devam ettiğim için sanırım idrar yollarımı üşüttüm ve annemin yüreğini de ağzına getirdim. Çünkü enfeksiyon sonucu çiş yaparken olan minik kanamayı, genç kız olduğum için olan zannetti. Düşünsenize tam da ameliyat öncesi. Bi de şaka yollu azar işittim, "3 gün daha sabredemedin mi be kızım" diye. Ancak Ozan abi, doğru teşhisi koydu da ortalık sakinleşti:))

Perşembe günü sabah annemle beraber erkenden Ozan abi'ye gittik. Beni ona teslim edip kendisi aklı bende kalarak işe gitti. Ameliyat yaklaşık 1,5 saat sürmüş. Ben pek hatırlamıyorum. 2 gece Ozan Abi'de misafir oldum. Annem her gece beni ziyaret etti. İlk akşam geldiğinde ayılmaya çalışıyordum. Çok sevdiğim tospağa oyuncağımı da getirmiş. Annemi görünce çok heyecanlanıp ayağı kalmaya çalıştım, biraz kuyruğumu sallayıp sevincimi gösterdim. Ama direncim çok olmadığı için yine yattım. O gece pek de yemek yiyemedim.




Ertesi gün sabah Ozan abi geldiğinde neşem de yerinde gelmişti. Önce mememı bitirdim, suyumu içtim. Sonra beni bahçeye çıkarttı, tuvalet için. Ay nasıl güzel bi sürü de çocuk etrafımda, bi de Ozan Abi'nin köpeği, Papi. Çok güzel misafir ettiler beni sağolsunlar.

Ben bahçedeyken annem aramış, bahçede çocuklarla oynadığımı öğrenince ufak çaplı bir şok yaşamış ama acım veya başka bir sıkıntım olsa oynayamazdım, di mi? İyiydim yani.

Annem beni Cumartesi sabah aldı. Sonraki 5 gün de yanımdan hiç ayrılmadı. Ben de onun... Sabahları onu ben uyandırdım,



O bilgisayarıyla çalışırken yanında uyudum,



İşe ancak benim gerçekten iyi olduğuma emin olunca gitti. Ama bu kadar süre birlikte olup da sonrasında yine evde bütün gün yalnız kalınca ben de onlara bir sürpriz hazırlamaya karar verdi. Gerçekten çok emek verdim ama değdiğini görünce annemin yüzünde oluşan ifadeden anladım.

Benden havadisler şimdilik bu kadar. Antibiyotiklerim bitti, dikişlerimin birazı alındı, kalanı Cumartesi alınacak. Çok şükür, çok iyiyim. Siz de kendinize iyi bakın. Beni sevdikten sonra "Maaşallah" demeyi ihmal etmeyin. :))

16 Ekim 2008 Perşembe

Zilli'nin Günlüğü- 7


Herkese merhaba. Yazmaya bu kadar ara vermek istemezdim esasında ama annemin üstüste seyahatleri ve malesef geçen hafta dedemi kaybetmiş olmamız beni bilgisayardan biraz uzak tuttu. Ama işte buradayım.

Benim için çok değişik bir dönemdi. Önce annem seyahate gitti, sonra babam, sonra yine annem, galiba şimdi yine babam gidiyor. Biri gittiğinde diğeri gidenin eksikliğini hissettirmemeye çalışıyor ama nafile. Mesela annem gittiğinde ben direkt babamın yanında annemin kokusunun üzerinde uyudum geceleri. Babam önce yaramazlık için yaptığımı zanneti ama sonrasında anladı galiba derdimin yaramazlık değil de annemin kokusuna yakın olmak olduğunu. Ben de hiç kıpırdamadan uyuyunca birbirimize yoldaş olduk geceleri.


Diyeceksiniz ki sen zaten gündüz yalnız kalmıyor musun? Kalıyorum ama normal düzenimde dışarıya sabah babam, akşam da annemle çıkıyorum. En basitinden bu bile değişiyor. Ayrıca bu aralar bir enerjim var, bir enerjim var anlatamam. Dolayısıyla gündüz sanırım sıkıntıdan biraz da yaramazlık yaptığımı itiraf etmeliyim. Galiba bu yüzden ortalıkta pek bana cazip gelecek bişeyler bırakmıyorlar. Ama hep oku oku nereye kadar, di mi? Bazen de canım coşup koşmak, kabloları kemirmek, gazeteleri parçalamak, halıları tırmalamak filan istiyor.


Ailemin yoğun seyahatleri arasında bir minik kaçamak da hep beraber yaptık. 2 günlüğüne Bursa'ya babamın amcasına gittik. Aman ne mutlu zaman geçirdim anlatamam. Bahçede koşup oynadım, evde yayılıp keyif yaptım ve malesef kendimi tuttamayıp halılarına da işedim. Annem çıldırdı ama yapacak bişey yok, bebeğim ya ben, ondan.

Bu fotoğrafta ne yapıyorum dersiniz? Evet "Uyuyorsun" diyenler kazandı. Aynen burada olduğu gibi...





Gerçi babam, kendi tabiriyle "çarşı pazar meydanda" uyumamdan pek haz etmiyor ama amcasının dediğine göre bu tam teslimiyet, mutlak huzur ve güven demekmiş. Evet, evet ve kesinlikle evet.

Bursa'da çok keyifli vakit geçirdik ama dönüşte hem annem hem de ben hasta olduk. Babama şaka yapar gibi, yol boyu bir annem kustu bir ben. Ama şimdi iyiyiz merak etmeyin.

Bu arada annem beni büyük anneannem ile tanıştırdı. Ay birlikte bir eğlendik, bir eğlendik sormayın.




Annemin fotoğraf çektiğini gören anneannem ise çok kıskandı ve illaki ben de "torunumla" fotoğraf isterim diye tutturdu :)) Allah'ım sen nasıl güzel bir ailenin içine beni gönderdin. Herkes beni sevmek için sıraya giriyor.




Şimdiden söyleyeyim, bir aksilik olmazsa haftaya ameliyat olacağım. Ondan sonra bebişim olamayacakmış ama bir çok hastalık riskini ve sokağa çıktığımda saldırıya uğrama ihtimalini de böylelikle ortadan kaldıracakmışız. Tam o günlerde babam çoook uzaklarda ama aklı bende olacakmış. Toparlar toparlamaz bütün yaşadıklarımız sizlerle de paylaşacağım. Sevgiyle kalın...

17 Eylül 2008 Çarşamba

Film Sezonunu Açtım...

Benim için yaz sezonu sıcak ve nemden dolayı pek keyifli geçmez. O sıcaklarda yaşadığım her saat zul gelir. Açıkça söylemek gerek gerekirse özelikle Temmuz ve Ağustos'ta sadece gerektiği kadar yaşıyorum. Ama Eylül gelipte havalar hafiften soğumaya başlayınca değmeyin benim keyfime. Hafiften üşümeye başlamak, nemsiz ortamda rahat nefes alabilmek, akşam menüsüne çorba eklemek, battaniyenin altında film seyretmek, süper.

Televizyon benim hayatımda ağırlıklı olarak film seyrederken varolduğu için yazın, biraz da sezon gereği, neredeyse hiç seyretmedik. Ama geçtiğimiz hafta film sezonunun da açılışını gayet sağlam bir şekilde yaptım.

İşte izlediğim filmler ve yorumlarım:

- The Dark Knight

Üzerine tesadüf "Batman Forever" ı da izledikten sonra bir kez daha emin oldum ki, "Kara Şövalye", kesinlikle gelmiş geçmiş en ciddi ve özenli Batman filmi. Olay çizgi kahramandan daha gerçek bir platforma taşınmış. Heath Ledger ise ölümünden önceki son rollerinden "Joker" ile bir çeşit tarih yazmış. Tüm mimik ve jestleri ile karakteri bambaşka bir noktaya taşımış.

- My Mother's New Boyfriend

Meg Ryan'ın her zamanki tarzında, özellikle bizim "Annesine düşkün erkek" lerden oluşan Türk toplumuna da dokunacak sevimli bir komedi.

- Hulk

Evet, aktörlerin her filmleri veya rolleri iyi olacak diye bir kaide yok ama Fight Club starı Edward Norton'u bu filme kesin yakıştıramadım.

- Untreacable

Günümüzde toplumun nereye geldiğinin çok güzel altının çizildiği ancak içinin iyi doldurulamadığı bir film. Konu süper, işleniş vasat.

- Wanted

Morgan Freeman ve Angelina Jolie'ye rağmen kötü bir Matrix taklidi.

- X Files - I want to believe

Hayal kırıklığı. Bilindik konsepti ile tek bağlantısı medyumik yeteneklere sahip bir adam olan, sıradan bir FBI filmi olmuş.

- Transsiberian

Çölde vaha. Nisan'daki Film Festivali'nde de gösterilmişti. Sıradanlıktan uzak bir mekanda (Çin'den Moskova'ya yolculuk yapan tren) muhteşem doğa görüntüleri ve dialoglarındaki derin felsefe ile tadı damağımda kaldı. Bazı cümleleri not bile aldım
* "If you kill off my demons, my angels might die too..." Tennessee Williams
* "Life is a journey not a destination"
* "In USSR times we were living in the darkness but now we are dying in the light"
* "You may go forward with lies but can never come back.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 6

Hani sizin bir lafınız var ya, "Nerden başlasam, nasıl anlatsam" diye, işte geçen 2 hafta benim için öyleydi. Ailemle ilk defa tatile çıktık, bir sürü arkadaşım, 1-2 tane flörtüm :)), hayata dair bir sürü yeni tecrübem oldu. Ben en iyisi baştan başlayayım;

Biliyorsunuz, ailem bu sene tatile beni de götürdü. Bana özel yerler seçildi, tüm yol programı bana göre yapıldı, bu kadar özen ve ilginin karşılığında da bende onları ne yolda, ne de gittiğimiz yerde hiç üzmedim.

Tatile sabah çok erken çıktık. Baktım sabahın 4'ünde evde bir telaş, bir hareket. Beni aldı bir panik. İlk defa herkes o kadar erken uyanmıştı çünkü. Dedim "kesin bunlar beni bırakıp bir yere gidiyor. İnanmazsınız, bir annemin peşinden gidiyorum, bir babamın. Önce babam koca koca çantaları aşağıya indirdi, sonra annem tam kapıya doğru yollanmıştı ki, önüne dikildim. " Hani nereye gibisinden". Benim paniğimi fark edince hemen eğilip beni sevdi, tasmamı da takıp beni bırakmadıklarını, hep beraber gittiğimizi söyledi de içim bir ferahladı. Anne yüeği işte, anlıyor halimden hemen.

Beni, deniz dediğini koca suyu geçmek için kullanılan feribotların hızlı olanına çok da uygun koşullarda almadıkları için ailem uzun yolu tercih edip Eskihisar üzerinden karşı tarafa geçti, böylece onlar da arabada benim yanımda oturabildiler.

Yolculuk biz köpekler için çok tehlikeli olabiliyor biliyorsunuz. Dolayısıyla ailelerimize bu esnada çok iş düşüyor. Mesela özellikle sıcakta arabada yalnız kapalı kalmamamız, belli aralıklarla durup su içip, çişimizi yapmamız çok önemli. Yaramaz kuçulara, yolculuğu daha rahat geçirebilmeleri için, öncesinde çok hafif bir sakinleştirici içirilmesi de sık kullanılan bir yöntem ama ben neredeyse her seferinde arabaya biner binmez mışıl mışıl uyuduğum için böyle birşeye gerek kalmadı.



Bursa'ya gelmeden verdiğimiz çiş molasını saymazsak, ilk uzun molamızı Susurluk'ta verdik. Oradaki Starbucks'ın bahçesi biz kuçular için buluşma yeri gibiydi. Yolculuğu rahat yapayım diye sabah kahvaltı evden çıkarken yapmamıştım, öncelikle ben de ailemle kahvaltı ettim. Sonra çimlerin üzerinde tuvalet dolaşmamızı yaparken ilk arkadaşımla karşılaştım. O da benim gibi 4.5 aylık, bişey adası Danua'sıymış. Babam böyle diyince kızıyor ama nasıl, yakışıklı, di mi?



Bu birlikte ilk uzun yolculuğumuz olduğu için ailem İzmir civarında konaklamak istedi, dolayısıyla da Şirince denilen yerde mola verdik. Kalacağımız yere yerleştikten sonra bir çevre turu yapmak istedik. Biraz maceralı oldu, çünkü etrafta çok fazla yabancı köpek vardı. Annemin söylediğine göre eskiden sokakta köpek görünce yolunu değiştiren babam o gece tam bir kahramandı. Sokaktaki köpekler havlayıp arkamızdan koçarken, "Siz gidin, ben onları kovalarım" diye annemle beni önden gönderdi.

Yabancı bir yerdeki ilk sınavımı o gece, otelde verdim. Yemek sonrası annem beni dışarıda dolaştırırken bir türlü tuvaletimi yapamadım, galiba sizdeki gibi minik bir kabızlık durumu oldu, bende de. Annem tabi bir telaş yaptı. Odanın ulaşabileceğim yerlerine benim için gazeteler koydu ama ben kendimi tutup sabahı bekledim ve işimi sabah kahvaltısından sonra, dışarıda hallettim. Elbette sonrasında da ödül çikolatamı da kaptım.

Kahvaltıdan sonra, daha güneye yaptığımız yolculuk da sorunsuzdu. Öğlen çok güzel, bahçe içinde bir yerde yemek yiyip, otelimize geçtik.

Bu tatilin bence en keyifli tarafı, bol bol koşup oynayabilmemin yanı sıra, çimlerin içinde bir sürü vakit geçirebilmem oldu. Bakmayın siz, "Kuçular karnı ağırdığında çim yer" dediklerine. Biz çim yemeği sevdiğimiz için yeriz.

Yeni oteldeki odamada kolayca adapte oldum. Hatta ailem minderimi de yanımızda getirdiği için çok da rahat ettim.


Tatilin her aşaması çok yeniydi belki ama en önemli nokta galiba kumsal ve deniz bölümüydü. İlk gittiğimiz Sarıgerme Plajı'na, mavi bayraklı olduğu gerekçesiyle - haklı olarak- önce beni almak istemediler. Sonra annem, tuvaletimle ilgili bir sıkıntı olmayacağını, beni yanlarında bağlı olarak tutacaklarını ve denize de sokmayacaklarını söyleyip izin aldı.


İkinci denememiz için, oldukça kötü bir yolda, yavaş yavaş yaklaşık 1 saat kadar gittikten sonra Sarsala Koyu denilen bir yere gittik. Orası bana serbest olduğu için annem çok sevindi ve ilk iş beni denize soktu.


Bakmayın siz üşümüş görüntüme. Doğrusu korkmuş olacak :)) Hatta ödüm koptu bile diyebilirim. Hemen kıyının yanında olduğumuz, içgüdüsel olarak yüzebildiğim ve hatta annem de hep benimle birlikte olduğu halde ilk sefer olduğu için sanırım denizden çok korktuğumu itiraf etmeliyim. Hatta bu sebepten annemin kolları ve bacakları çizik içinde kaldı.

Dedemin rahatsızlığı sebebiyle tatilimiz planlanandan kısa sürdüyse de benim için genel olarak çok keyifliydi. Dönüş yolculuğunun nasıl geçtiğini detaylandırmam gerekirse; Yol boyu uyudum,



uyudum,

uyudum,

uyudum,

12 Eylül 2008 Cuma

Kuşhan "Eziyet" Merkezi...


Bugün Akşam gazetesinde Sn. Halit Kakınç'ın yazısını okuyunca, son günlerde Muzaffer Kuşhan'ın Sağlık!!! Merkezi ile ilgili çıkan haberler sonrasında hissettiğim dehşet tavan yaptı. Öncelikle yazıdan bir bölüm:

" Muzaffer Kuşhan’ın zayıflama kampı’nı bizzat hem de yakın tarihte yaşayan önemli bir konuğum var: Adı Burak Akdikmen. Merkezi Avusturya’daki Politec Plastik Ürünleri firmasının genel müdürü. Orta Afrika Cumhuriyeti’nin fahrî İstanbul Başkonsolosu. Alkev’in kurucu temsilcisi ve eğitim kurulu başkanı.

Akdikmen, 42 yaşında. Bu Temmuz ayında, kilo sorunlu 14 yaşındaki kızı ile birlikte iki hafta kaldı meşhur kamp’ta. Anlattıkları inanılır şeyler değil. Ben sözü kendisine bırakıyorum:

“İlk gittiğimizde bir hekim hanım vardı. Pratisyendi, sanırım. Hastalardan sadece parmaktan bir damla kan alarak ürik asite bakıyordu...Dedim ki, ben 42 yaşındayım. Günde 1.5 paket sigara içiyorum. 10 yıldır spor yapmıyorum. Kızımla nasıl aynı muameleye tabi tutulabilirim? Ya düşersem ne olur? Cevap şoke edici idi: Elektro şok cihazımız var!

Yapılan tıbbî muayene bu kadarla kaldı. Rapor filan soran olmadı. Haftası adam başı 1000 Euro olan ücreti, peşin olarak ödedik.”
...
14 yaşındaki 50 kiloluk çocuk ile 50 yaşındaki 160 kiloluk yetişkine aynı yemek, aynı program.
‘Koşarken sizi ambulans takip ediyor’ denildi. Baktım, bir vito minibüs takip ediyor, onu da bahçıvan kullanıyor. Temel görevi de susayanlara su taşımak...
Bilek şişiyor... Ayak şişiyor... Bir krem, bir kas gevşetici... Ardından yine koşu başlıyor. İkinci günü aynı sorun ortaya çıkarsa, bu sefer kaba deyimle ‘yemezler’ tavrı takınılıyor

..."

Ben yukarıda yazanları yanlış anlamadığıma emin olmak için 3-4 defa okudum. Yazı bu şekilde devam ediyor. Burak Bey'de, 2 hafta için toplam €4000 ödedikten, tüm sağlık önlemlerinin ayaklar altında olduğunu bizzat yaşadıktan ve malesef iş işten geçtikten sonra serzenişte bulunuyor, hatta yetinmeyip gazeteye demeç veriyor.

Daha iki hafta önce Ayşe Arman, "bence" ballandıra ballandıra merkezi, onlar 7 km'lik yürüyüşlerini yaparken, ambulans taklidi yapan Vito ile kızının onları nasıl takip ettiğini ve molalarda su servisi yaptığını anlatmıyor muydu?

İnsanların eziyet çektikleri, tüm güvenlik ve sağlık koşullarının hiçe sayıldığı, bir de üzerine eşek yüküyle para ödendiği yer, bugüne kadar süperdi, gencecik, başarılı, tek sorunu "ŞİŞMAN" olmak olan bir kızcağız ihmaller silsilesi sonucunda ölünce tu kaka.

Çok geç baylar bayanlar, çok ama çok geç. Ne kadar dövünsenizde, kendi hikayelerinizi "basına anlatarak", afedersiniz ama "salaklığınızı" dile getirip vicdanınızı rahatlatmak isteseniz de, sonrasında "Zaten ben de yaptığım "ropörtajda" tam da bu çarpıklıkları dile getirmeye çalıştım" deseniz de çok ama çok geç. Sormazlar mı insana "Kardeşim madem bu kadar sıkıntı çekmiştin, sağlığın zarar görmüştü, herkese aynı muameleyi göstermeleri sana yanlış geldi, tesisin altyapısındaki eksiklikleri fark ettin, niye bırak şikayet etmeyi bir de üstüne para verip sistemin içine dahil oldun?"

Sahi, Aziz Nesin'in Türk insanıyla ilgili verdiği oran kaçtı?

11 Eylül 2008 Perşembe

Doğanın Ortaca’daki eli, TOPRAKANA…

Son dönemlerde hepimiz daha bilinçli bir şekilde, belki de aksinin kötü etkilerini bünyemizde hissetmeye başladığımız için, doğal beslenmeye yöneldik. Organik ürünler raflarda daha bir çok yer kaplamaya başladı, pazarda elimiz daha çok hormonsuz ürünlere yönelmeye başladı. Mutfaklarımızda margarinler yerini zeytinyağına, kırmızı et ise beyaz ete bıraktı.

Doğalgaz ağırlıklı kullanılmaya başladıktan sonra İstanbul’un havasında hatırı sayılır bir iyileşme oldu ama hala haftasonları acaba şehirdışında nereye kaçsak da ciğerlerimize biraz daha oksijen girse diye düşünür olduk.

Tatil için ise, kalabalık tatil köyleri yerine, doğa ile daha iç içe, kalabalık ve karmaşadan uzak mekanları tercih etmeye başladık.

İşte böyle bir ihtiyaç sonucunda tatilimizi ülkemizin bizce en güzel köşelerinden biri olan Sarıgerme’de geçirmeye karar verdik, son birkaç yıldır bulduğumuz her fırsatta yapmaya çalıştığımız gibi, bir butik otelde, herkesten uzak.

Ancak bu seferki seyahatimizin bize dinlenmenin, ruhumuzu ve bedenimizi doğa ve güneş yardımıyla sıfırlamanın yanında bir başka kazancı daha oldu, Toprakana.

Yıllardır gerek yurt içinde gerekse dışında birçok noktaya seyahat ettim, güzel hatta çok güzel mekanlarda, bir o kadar güzel yemekler yedim ancak çok azı Toprakana’da aldığım keyfi ve lezzeti verdi

Ortaca’da Dalyan tarafına değil de, Fethiye yönüne gidenler, bu benzersiz otantik restoranı Fethiye karayolunun üzerinde, Ortaca’dan 3 km uzaklıkta bulabilirler.

Toprakana’nın DOĞA İLE BARIŞIK YAŞAMAYI ilke edinen sahibi Recai Keçeci ve zarif eşi, yaklaşık 1,5 yıllık araştırma ve çalışma sonucunda 2000 yılının mayıs ayında, beton, plastik ve demir kullanımını redderek, konforun lüks olmadığının bilincinde, içine sevgi katarak oluşturmuş tüm mekanı. İnşaatta ve çevre düzenlemesinde sadece toprak, saman ve ağaç kullanılmış. Çocukların sevgilisi kümes hayvanları çevrenizde, ördek ve kazlar kanalların içinde dolaşıyor.


Diyorlar ki; “Bir parçası olduğumuz Doğa ile ‘Barışık Yaşamanın’ çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak ve sürdürülebilir bir gelişme sağlamanın tek yolu olduğunu anladık. Bu duygularla DOĞA’ya onu incitmeyeceğimiz sözünü verdik. Sözümüz bugün ve bundan sonraki yaşamımızın temel ilkesi olacak!”

Buradan yola çıkarak, beton bloklar arasına sıkıştırdığımız yaşamlarımıza biraz nefes aldırmak, tatilerde yola çıkıp, aslında parçası oldukları doğada kendini arayıp bulmaya çalışan insanlarımıza doğal tatlar sunmak istemişler. Ne güzel değil mi? Bizim oralarda olma sebebimizle birebir örtüşüyor.

Servisi yapılan yiyecekler hep eko tarım ürünü. Hormonsuz ve doğal. Köy yumurtası ve peynirleri, bazlama ekmeği ile ev yapımı reçeller, portakal ağacının yanında sıkma portakal suyu ile başlayan kahvaltı servisleri, kuzu ve oğlak ön döşünden yaptıkları muhteşem TANDIR kebabı, saç kavurması, ızgara çeşitleri, kendi sebze bahçelerinde yetiştirdikleri sebzelerden yaptıkları soğuk yiyecekler ile oluşturdukları öğlen ve akşam menüleri ile devam ediyor.

Dalaman çayının hemen kenarındaki restaurantın bir başka özelliği de, kendi nar tarlalarından elde ettikleri, son yılların en sağlıklı içeceği seçilen, tadına doyamadığımız NAR SUYU.

Birinci prensipleri, ismine yakışır şekilde misafirlerine doğal yiyecekler sunmak olan Toprakana personeli, yaz aylarında genelde yerli turistlere hizmet ediyormuş.

Aile işletmeciliği yaptıklarından, kiracı olmadıklarından ve böyle bir doğal mekandan herkesin yararlanmasını istediklerinden fiyatlarını düşük tutmaya çalışıyorlar. Ortalama iki kişi akşam yemeğinde 40-50 ytl hesap ödüyorsunuz.

Biz döndük ama kalbimiz, Toprakana’da kaldı. Yolunuz düşerse bu güzellikle mutlaka tanışıp, doğa içinde doğallığı tüm yönleriyle yaşamanın keyfini çıkartın.


Toprakana: Yerbelen Mah. Ortaca – Fethiye karayolu üzeri, 3.km Ortaca / Muğla
Tel: 0252 282 93 85

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 5


Bir kez daha merhaba. Belki biliyorsunuzdur, bizim yaşımızla sizin yaşınızın hesaplanması biraz farklı. Benim bildiğim kadarıyla köpeğin birinci yaşı = 21 insan yaşı, köpeğin ondan sonraki her yaşı = 4 insan yaşı. Yani zaman bildiğiniz gibi geçmiyor. Çok ama çok hızlı akıyor benim için. Şimdilerde 4 aylık olduğuma göre, bu hesapla, sizin yaşınızla 7 gibi oluyorum galiba. Son yazımı 1 hafta önce yazmış olsam da benim için yıllar geçmiş gibi, en azından aylar:))

Öncelikle sağlığımın çok ama çok iyi (maaşallah) olduğunu söyleyebilirim. Bağırsaklarım artık tamamen düzeldi. Bunda yediğim iğnelerin, kullandığım şurupların ve elbette değişen mamamın etkisi çok büyük. Bakın bu konu çok önemli. Mama diyip geçmemek lazımmış. Biz biraz zor yoldan öğrendik malesef. Özellikle annem çok üzüldü çünkü Bozcaada'da karşılaştıkları Oscar'ın anne ve babası, oğulları için yıllardır Hill's mama kullandıklarını söylemişti. Hem çok besleyiciymiş hem de koku yapmıyormuş. İlk mamam Hill's ti. Bilen bilir, biz genelde kuru mama yiyiyoruz ve mamalarımız çok büyük poşetlerde (15 kg +) satılıyor. İşte tam o büyük poşeti alacaklarken pet shoptaki abiler annemlere Enhance diye bir mama önerdi. Hem kilosuna göre daha uygun fiyatlıymış, hem de içinde %32 protein varmış. O gün annemlerin de acemiliğine geldi. Çünkü yüksek proteinin - hele ki tavuk ise - özellikle biz Golden'lerde alerji yaptığını bilmiyorlardı. o mamayı yediğim 3 hafta içinde çektiğimi bir ben bilirim bir de ayıptır söylemesi popom. İshal oldum, hazım problemim oldu. Daha ben size ne diyeyim. Mamamı değiştirdikten sonra inanmazsınız kaka miktarım yarıya düştü, kokusu ise neredeyse hiç kalmadı. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, öbür mamayı içim pek almadığı için 4-5 seferde gide gele zor yerken bunu genelde tek seferde yalayıp yutuyorum. Artık mamam Hill's kuzu etli & pirinçli. Herkese tavsiye ederim.

Biz yeni yaşıyoruz, meğer köpek sahiplerinin arasında birbirlerine hediye götürme adeti varmış. Hatırlarsınız küçük anneannem Niloş sevdiğim krakerlerden getirmişti, Belloş abla, parfümden şampuana, çok sevdiğim kemirme ayakkabılarından araba muşambama kadar bisürü şey gönderdi bana. Son olarakda Gaye abla yolda kakamı içine koyup atabileceğimiz, tasmama veya ipimin tutacak yerine takılabilen, sizin buzdolabı poşetleri mantığında çalışan bir sistem almış. Çok pratik, annemin işini çok kolaylaştırdı.

Benim tuvalet olayı düzelince ve elbette biraz daha büyüyünce sabah babam, akşam da annemle yaptığımız yürüyüşler pek bi keyiflendi. Ama galiba biraz da benim muzurluğumdan boyun tasması azıcık canımı yakıyordu. Ailem bunu fark edince hemen fotoğrafımda da görebileceğiniz, göğüsümü saran kırmızı tasmayı aldı. Artık yürürken daha rahatız. Ama geçen gece annemle yürürken ikimizi de çok korkutan bişey oldu. Bize sokak köpeği saldırdı. Ben hemen viyk! diye bağırıp annemin arkasına saklandım. Annem de aynı bir "Cesur Yürek" misali beni korudu. Hemen köpeği karşısına aldı, hiç kıpırdamadan durdu. Köpek de bir iki havlayıp, arkasını döndü ve uzaklaştı. O anda belli etmesede eve giderken ben merak edip geriye bakmaya çalışırken beni yürümem için çekiştirmesinden annemin de biraz korkmuş olduğunu hissettim.

Dün hani sizler için çok sıcaktı ya, inanın benim için de öyleydi. Emrullah Abi'nin eşi, Şişin ablanın ailesinin Çatalca denilen bir yerde evi varmış. Bizimkilerde orada mangal yapmak için sözleşmişti. Dün öğlene doğru yola çıktık. Arabayla bir yere gitmeyi - Ozan Abi hariç - çok seviyorum. Biraz etrafa bakınıyorum, biraz anneme kendimi sevdiriyorum, biraz oyuncaklarımla oynuyorum, vakit su gibi akıp geçiyor. Dün de gidiş çok eğlenceliydi. Oraya varınca, dedim ki herhalde cennetteyim. Kocaman bir bahçe, etraf yemyeşil. Bir oraya koştum, bir öbür tarafa. Kelebek kovaladım, çim yedim, patilerimi çok yanınca su kabımın içine sokup serinlettim sonra bu hoşuma gitti oyuna çevirdim, toprakla oynadım, gün sonunda ben çok eğlendim ama accayip kirlendiğim için annemi ufaktan şoka soktum. Ama o kadar yorulmuşum, o kadar yorulmuşum ki daha dönüş için arabaya biner binmez uyudum.

Uyudum.


Uyudum.

Ve eve gelip duş yaptıktan sonra da, daha bir gevşeyip ne babamın gol sevincine ne de annemin çamaşır asmak için etrafta dolanmasına kafamı kaldıramadım. Hatta sabah annemle babam konuşurken duydum, yorgunluktan ilk defa üzerinize afiyet horlamışım, annem de stereo oluyorsunuz diye bana kıyamamış da babamı uyandırmış. :))

Haftaya yazamayabilirim. Ailemle birlikte tatile çıkıyoruz. Benim için bir gece Şirince'de konaklayıp, daha aşağıda Sarıgerme diye bir yere gidecekmişiz. Her yer yemyeşilmiş, hatta galiba bir de denize gidecekmişiz. Banyo gibiymiş. Göreceğiz bakalım. Anlatacak bir sürü şey birikecek.

19 Ağustos 2008 Salı

İnternetimize Sahip Çıkalım...



Kampanya detayları için http://anafikir.com/sansur/.

Mahremiyet - Perri O'Shaughnessy

Radyoda yayın yaparken - galiba hala var - "Oldies But Goldies" diye bir furya başlamıştı. Ben bunları "Küflü Raflar Arasından" diye adlandırıyordum. Yanlış anlaşılmasın o müzikleri çok severim ama susmuyor deli yüreğim, ne yapayım? :)) İşte Perry O'shaughnessy'nin "Mahremiyet" isimli kitabını da kütüphanemin küflü!! rafları arasında buldum geçen gün. Düşünebiliyor musunuz, üzerindeki tarih 2005. 3 sene öncesinden alınmış ancak okunmamış bir kitabımın olması, benim adıma acıklı bir durum - du. Çok şükür bu ayıbı 4-5 günde temizledim.

Mahremiyet, Perry O'shaughnessy'nin -muhtemelen kimseye yazarın adını telaffuz edemeyeceğim - Nina Reilly serisinin ikinci kitabı. Malesef ben bunun böyle olduğunu, kitaba başladıktan sonra fark ettiğim için, hikayenin başını biraz kaçırdım. Sanırım Nina'nın boşanmasını, kürkçü dükkanına dönüşünü ve mahkeme salonunda vurulmasını filan anlatıyor ilk kitap (Karartma). Ama her seride olduğu gibi, bunun da içinde küçük küçük hatırlatmalar olduğu için olaylardan kopmuyorsunuz. 605 sayfalık, cep kitabı formatındaki Mahremiyet, bence başarılı bir ilk tanışma oldu. Hukuki gerilim tarzındaki kitabın dilini çok akıcı buldum. Sadece bazı yerlerde öyle cümleler geçiyordu ki, sanki içine Nina'nın da dahil olduğu, farklı bir son bekliyordum ama olmadı. Ben mi yanlış algıladım, tercümeden kaynaklanan bir sıkıntımıydı emin değilim. Ama güzel bir yaz kitabı, tavsiye ederim.

Bu arada yukarıda da belirttiğim gibi bu yazar - lar - ın ilk kez bir kitabını okudum. Bilmeyenler için öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Perri O'Shaughnessy esasında iki kız kardeş ve "Perri", Perry Mason isimli, hiç suçlu bir müvekkili olmayan adama saygıdan ve kendi isimleri Pamela ve Mary'nin birleştirilmesinden oluşuyormuş. "O'Shaughnessy" ise İrlandalı babalarından gelen soyadları. İki kardeşte bir ucundan hukuğa ve yazım işine bulaşmış. Sonrasında birlikte kitap yazmaya başlamışlar ve Nina Reilly serisi ortaya çıkmış. 1995'ten beri birlikte her yıl bir kitap yazan kardeşlerin şu anda 13 adet eseri var. Sanırım sadece 2 tanesi dilimize çevrilmiş.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Zilli'nin Günlüğü- 4


Herkese birkez daha merhaba. Benim için yoğun geçen bir haftanın sonrasında yine buradayım. Yalnız düşünüyorum da acaba yazılarımın başlığını "Zilli'nin Haftalığı" mı yapsam? Malum büyüme çağında olduğum için zamanın çok dolu dolu geçiyor ve ancak haftadan haftaya yazmaya fırsat bulabiliyorum. Nasıl büyümüş müyüm?

Bu hafta itibariyle 1 aydır annem ve babamla yaşıyorum. Artık birbirimize iyice alıştığımızı söyleyebilirim. Mesela ben onları haftasonu uyurlarken rahatsız etmemeyi öğrendim, onlarda mesela benim ne zaman çiş - kaka yaptığımı, oyun (annemin tabiriyle azma) saatimin ne zaman olduğunu öğrendiler.

Sabah saatleri evde çok hareketli geçiyor. Hafta içi günlerde mamamı yedikten sonra beni babam dolaştırmaya çıkartıyor. Bakıyorum ilk zamanlardaki gibi sıkılmıyor, daha bir hevesli, enerjik. Anneme, ben yoldaki abuk subuk şeylere ilgi göstermeyip, güzel güzel yürüdüğüm için olduğunu söylüyor ama ben biraz da sabah beni sempatik görüp durduran, beni severken de babama adımı, cinsimi filan soran ablaların sıklığından şüpheleniyorum. Tamam babam benden faydalanıyor ama yazık 30 küsur yaşına gelmiş, koca göbekli babamın azalan! popülaritesine biraz katkım oluyorsa ne mutlu bana. :)) Çaktırmayın bu ara bi de küpe taktı, pek bi havalı benim babam.

Yürüyüş sonrasında eve geliyoruz. Annem patilerimi silip içeri alıyor beni. Bu arada babam giyinmeye başlıyor. Alın size bir tadından yenmez zaman daha. Çıplak bacaklarını yalamak, sarkan gömleğini yakalamaya çalışmak ama her şeyden önemlisi o giymeye çalışırken çoraplarını çekiştirmek en sevdiğim oyunlar.

Sonrasında babam gidiyor, annem de hazırlanıp baan en sevdiğim krakerlerden verip çıkıyor. Kalıyorum evde bi başıma. Sıkılmıyor muyum? Sıkılıyorum. Ama oyuncaklarım var, bir sürü, onlarla oynuyorum. Bu aralar koltuğun üstüne pati koyup yastıkları aşağıya indirmeyi keşfettim. Çok eğlenceli. Tabii bunu annemin görmediği zamanlarda yapmayı tercih ediyorum :)) Kalan zamanlarda da, hem bu aralar çok sıcak olduğu hem de ben daha bebek olduğum için uyuyorum.

Uyuyorum...


Uyuyorum...


Hastalığımla ilgili bayağı bir aşama kaydettik. Artık genellikle kakamı normal yapıyorum. Ama arada yine kötü kaka geliyor ve ben pek de farkında olamıyorum. Bu yüzden de geçenlerde salondaki halının üzerine yapmak zorunda kaldım :(( Bunu gören annem, nasıl desem çıldırdı. Evet, beni dövemedi ama o yüz ifadesi ve ses tonu bana çok şey anlattı. Beni hemen salondan çıkarttılar, annem arkadaşı Belloş ablanın ona tavsiye ettiği, kir, leke ve koku bırakmayan özel bir spreyle halıyı temizledi. Sonra da hiç bana bakmadan arka odadaki işinin başına döndü. Ay bi üzüldüm, bir utandım. Hiç yanlarına gidecek yüzüm olmadı. Hatta kendime ceza verip arka balkondaki en kuytu köşeye gidip sindim. Baktım biraz sonra annem geldi. Yüreği yine dayanamamış, beni öyle görünce çok şaşırdı, hemen babamı çağırdı. Benim ne kadar mahçup olduğumu görünce daha fazla dayanamayıp affettiler:))

Haftanın benim adıma belki de en önemli gelişmesi artık merdivenleri inebiliyor olmam. Aman ne büyük iş demeyin, çok korkuyordum ayrıca bu vesile ile kucağa alınmakda fena değildi ama hem vakti geldiğini düşündüklerinden hem de galiba artık ağırlaşmaya başladığımdan annemle babam saltanatıma son vermeye karar verdi. Öyle kolay pes etmedim tabii. Önce ayak koydum, yere kapaklandım ama annem yine benden dişli çıktı. Aynı yukarı çıkarken yaptığı gibi aşağıya inişte de ön patilerimi bir alt basamağa koydu, hafiften çekiştirdi sonra popomu aşağıya indirdi. Önce ön patilerim sonra arkalar derken baktım ufak ufak iniyorum. Hem de hiç korkacak bişi yokmuş. Yuppiii...

Sonra bi de aşıya gittik Cumartesi günü. Biliyorsunuz geçen haftakini olamamıştım hastayım diye. Hazır gitmişken bi de manikür ve pedikür yaptırdım. :)) Ozan abi sağolsun, son zamanlarda annemin kollarında iz bırakmama neden olan tırnaklarımı, dikkatli bi şekilde kesiverdi. Bi de törpü yapsa daha memnun olacaktım ama, çok sıcak olduğu için üstelemedim.

Hani geçen hafta bahsettiğim sehpa altı var ya, hani nasıl girip çıkmam gerektiğini babamın öğretiği, işte orası en sevdiğim oyun yeri oldu. Bütün oyuncaklarımı oraya getiriyorum, birini bırakıyorum öbürünü alıyorum. Yuvarlana yuvarlana kendimden geçiyorum.





Tüm oyuncaklarıma bu hafta annemin, küçük anneannem Niloş'un köpeği Badem'i oynarken gördüğü boş pet şişe de eklendi. Biraz gürültülü oluyor ama gerçekten çook eğlenceli.



Siz bilmiyorsunuz ama bugüne kadar üzerinde yatmam için konulan herşeyi diş kaşımakta kullanmayı tercih etmiştim. Dün baktım annemle babam ellerinde kocaman iki tane minderle geldiler. Bunlar annemin eski evindenmiş, galiba üzerlerinde annemle babamın kokusu olduğu için çok sevdim, hemen de benimsedim. Diğer postlar gibi parçalama değil de bende anne kucağı hissi uyandırdılar. Dün gece birini annemin birini de babamın tarafına koydular. Ben de ne yapacağımı şaşırıp bi onda yattım bi diğerinde. İkisinin de gönlü olsun :))

Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates