Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2013 Salı

Orphan Black...


Orphan Black, Dr.Who, Torchwood veya Ripper Street’in yapımcısı olarak bildiğimiz BBC America’nın fırından yeni çıkarttığı, oldukça da iddialı yapımı.

Dizi, yetim olarak büyümüş, hayattaki tek destekçisi de, kendisi gibi yetim Felix olan, 10 ay önce kendisini de büyüten Mrs.S.’e bıraktığı kızını almak için geri dönen Sarah’ın, kendisine çok benzediğini fark ettiği bir kızın intiharına tanık olmasıyla başlıyor. Basitçe, sadece intihar eden kızın bıraktığı çantasını çalıp, parasına el koymak için yaptığı içgüdüsel hareket, onu, kendisine çok benzeyen kızın yerine geçmeye kadar götürüyor. Ancak elbette herşey, ancak filmlerde bu kadar basit olabilir.

Sarah, intihar eden Beth’in hayatına yerleştikçe, onun soruşturma gören bir polis olduğunu, uzun süredir ilaç kullandığını, uzun dönemli sancılı bir ilişkisi olduğunu keşfeder. Sorunlardan kaçarken sorunların tam ortasına düşmüştür.

Sarah, günlük hayatında sıyrılıp, Beth olarak yaşamaya çalışırken fark eder ki, dünyada kendisine benzeyen sadece bir kişi yoktur. Çok kişi vardır. Ama bu nasıl olabilir? İşte bu noktaya kadar, geçmişini ve köklerini hiç araştırma ihtiyacı duymayan Sarah, biraz da çevre baskısıyla!, farkında olmadan içinde bulunduğu derin komployu araştırmaya başlar.

Henüz iki bölümü yayınlanmış olmasına rağmen oldukça gelecek vaad eden bir prodüksiyon Orphan Black. Alışık olduğumuz Amerikan tarzının aksine, katıksız İngilizliğini her aşamada hissettiren yapımın oyuncu kadrosu ağırlıklı Kanadalı. Özellikle başroldeki Tatiana Maslany, farklı karakterleri oldukça başarılı canlandırıyor. Üvey kardeş Felix’i oynayan Jordan Gavaris ise, her ne kadar biraz abartılı oynasa da, bir noktadan sonra resmen sizi karakterinin içine çekiyor.

Cumartesi günleri yayınlanan Orphan Black'in IMDb puanı 7.4.

İzlemeye başlamadan önce, merakınızı biraz daha körüklesin diye işte trailer'ı.

5 Mart 2013 Salı

Merhamet / Kahperengi...


Son dönemde artan yabancı dizi uyarlamaları ve sakız gibi uzatıldığı için orijinal dokusunu kaybeden tarihi romanların karşısına, güncel ve oldukça da beğeni kazanmış, Hande Altaylı’nın Kahperengi’sinin  uyarlaması olarak çıktı “Merhamet”.

Benim süpriz yazarlarımdandır Hande Altaylı. Oldukça sağlam bir eğitim ve kariyeri üzerine, mesleği olan reklam yazarlığını bir üst seviyeye taşıyıp roman yazmaya başladı. Maraz’ı okuyamadım ama “Aşka Şeytan Karışır” bittiğinde ağzım açık kalmıştı, “Kahperengi”ni ise, kitap bitmesin diye yavaş yavaş okudum.

Yaslıhan’ın üstünzekalı, ama üniversiteye kadar aile içinde günyüzü görmeyen, birtanesi Narin’inin, herşeye rağmen hayata nasıl tutunduğunun, bugünü ile geçmişinin, o kaçmak istese de, nasıl beklemediği anda karşı karşıya geldiğinin sorgulandığı, derli toplu anlatılmış, sonu da çok güzel bağlanmış bir roman, Kahperengi. Aşk, arkadaşlık, aile, zenginlik – fakirlik olguları ince ince dokunmuş romanda.

Romanın Merhamet ismiyle televizyona uyarlanan senaryosunu Mahinur Ergun yazıyor, Gül Oğuz çekiyor. Yaslıhan’lı Narin’i Özgü Namal oynuyor. Her ne kadar kalın ve çatallı sesi, izlerken beni biraz rahatsız etse de, oyunculuğu on numara. Keza yakın arkadaş Deniz rolünde de Burçin Terzioğlu resmen döktürüyor. “Muro” rolünden sonra pek aradığını bulamayan Mustafa Üstündağ’da, kitapta olmayan, ancak senaryoya adapte edilmiş, Babür karakteriyle çok iyi uyum sağlamış. Tüm ekip, o kadar doğal ki, kesinlikle rol yapıyorlar hissine kapılmıyorsunuz. Bir kocaman alkışta dizinin Görüntü Yönetmeni’ne... Gerek Yaslıhan, gerekse İstanbul görüntüleri şiir gibi.

25 Ocak 2013 Cuma

Suits...



Mike Ross                          : Çok zeki, fotografik hafızasıyla, okuduğu hiçbirşeyi unutmuyor ama okuldan mezun olamayacak kadar tembel ve hayatın içinde her türlü kaçak yola sapıyor.

Harvey Specter                               : Çok zeki, çok yakışıklı, çok ukala, kendine olağanüstü güvenen, Harvard mezunu, New York’un en iyi avukatlarından biri.

Harvey , çalıştığı avukatlık firmasında kıdemli ortak olunca, kendine bir yardımcı seçme hakkı doğuyor ama kimse yeterince iyi değil. Taki, ters giden uyuşturucu alışverişi sırasında kendisini kovalayan polislerden kaçarken, yanlışlıkla Harvey’in mülakatına dahil olan Mike’la tanışıncaya kadar.

Mike, sorduğu her soruya doğru cevap verir, başladığı her cümleyi tamamlar. Harvey onda kendi gençliğini görür. Yalnız bir problem vardır, Mike’ın diploması yoktur. Buna rağmen Harvey, asistanı olarak Mike’ı işe alır.

İşte tüm hikaye de bu noktada, hız kazanmaya başlıyor. Şu anda ikinci sezonu devam eden Suits, “Hiçbirşey mutlak siyah veya beyaz değildir...” sloganı, 8.9’luk IMDB puanı, bazen komik, bazen dokunaklı ama kesinlikle yere basan hikayesi, asla düşmeyen temposu, bölümler akarken değişen vakalarla verdiği mesajları ve süper eğlenceli tema müziği ile ortalığı kasıp kavuruyor.

Suits’in yazar kadrosu kadar oyuncu kadrosu da oldukça başarılı. Harvey Spector rolüne Gabriel Macht, özel dikilmiş takım elbise gibi uymuş. Daha önce farklı dizilerde birer bölümlük roller almış Patrick j. Adams ise, ustaların arasında kesinlikle sırıtmıyor ve gerçekten Harvey karakterinin JR’ı olmayı başarıyor. Harvey’in gizli desteği Donna rolündeki, kızıl afet Sarah Rafferty ve şirketin antipatik avukatı, Harvey’in bir numaralı düşmanı, Louis Litt rolünde Rick Hoffman resmen döktürüyor.



4 Ocak 2013 Cuma

Revenge...


Dizi Amerika’da ikinci sezonunda “Christmas Break” vermişken, telif hakları alınarak, uyarlama senaryoda Berkun Oya’ya teslim edilerek çekilen türk versiyonu, İntikam ismiyle, yayınlanmaya başladı, dün akşam.

“Revenge”, 1934’ten bugüne, beyazperdede ve cam ekranda birçok ülkede uyarlaması yapılan “The Count of Monte Cristo” romanına yeni bir yorum katıyor. Yapılın uyarlamalar arasında, kitaba en az bağlı kalan yapımlardan biri olsa da, hayatını mahvedenlerden intikam almak için kimliğini değiştirerek yaşadığı yere dönen kurban teması oldukça güzel işleniyor. En büyük fark ise şüphesiz, intikam almak için dönen kişinin ihanete uğrayanın kendisi olmaması.

Bizim hikayemizde babası, patronu ve patronunun karısı olan sevgilisi tarafından ihanete uğrayan David Clark’ın kızı Amanda’nın, babasına ihanet eden herkesten intikam almak için, ıslahevinde tanıştığı ve hayatını kurtardığı Emily Thorne’un kimliği ile, herşeyin başladığı Hampton’s a geri dönen kızının mücadelesini izliyoruz. Emily / Amanda’nın, uzun yıllar içinde, oya işlermiş gibi titizlikle oluşturduğu plan, bazen pürüzlerle karşılaşsa bile, doğru zamanda yaptığı müdehaleler veya aldığı yardımlar sayesinde tıkır tıkır işliyor.

Oyuncularıyla da göze çarpan “Revenge”in başrollerinde, “Brothers & Sisters”ın biricik Rebecca’sı Emily VanCamp ve “Twelve Monkeys”, “The Last of the Mohicans” gibi filmlerle gönlümzde taht kuran Madeleine Stowe’u görüyoruz. İlk bölümde pembemsi bir intikam dizisi intibası yaratsa da, bölümler ilerdikçe entrika,  cinayet ve ihanet kavramları daha da belirginleşiyor. Bu iki güzel kadın arasındaki gizli çekişme bile birçok açıdan tehlikeli ve gerilimli bir hal alıyor. Amanda’nın babasına verdiği, kızını her koşulda koruyacağı sözüne sonuna kadar sahip çıkan Nolan Ross’u canlandıran Gabriel Mann ise, daha ilk bölümden oyunculuğuyla ve tarzıyla kendine hayran bırakıyor. Ve bence tüm dizinin bonus karakteri o.

Gelelim, dizinin türk versiyonuna. Açıkçası fragmanları gördüğümde heyecanlanmıştım. Ancak dün akşam izlediğim kadarı damağımda sadece acı bir tat bıraktı. Bir kere, Beren Saat her ne kadar iyi oyuncu kabul edilse de, öncelikle sesi bu diziye hiç gitmemiş, bence çok ince ve karakterin gücünü zayıflatıyor. Karakter yüklenmekte hiç sorun yaşamayan, buradaki Rüzgar karakterini de hemen üstüne giymiş Nejat İşler bile, Beren Saat’le karşılıklı oynadığı sahnelerde zorlanmış gibi geldi bana. Diğer taraftan görüntü itibariyle orijinaline çok benzer seçilen karakterlerin büyük çoğunluğu, oyunculukta maalesef sınıfta kalmış. Mesela ne kadar tip olarak benzese de, Arzu Gamze Kilınç asla bi Madeleine Stove ol-a-mamış, aynen Dilşad Çelebi’nin Ashley Davenport olamadığı gibi. Diğer taraftan Engin Hepileri, aynı jest ve mimiklerle, muhteşem bir Nolan Ross olmuş. Ancak o karakterde de şöyle bir sıkıntı var, Nolan Ross biseksüel. Dolayısıyla, hikayenin belli noktalarında hayati önem taşıyacak bu özelliği, bizde nasıl yorumlayacaklar, görmek lazım.

18 Aralık 2012 Salı

Arrow...



Dizi, sanki zenginden alıp fakire veren modern bir Robin Hood hikayesiymiş gibi gelmişti, ilk trailer’ını izlediğimde. Sanki çok hoşlanmayacakmışım gibi de hissetmiştim. İkisinde de yanılmışım.

Arrow, teknesi okyanusta kaza geçirip parçalanan, milyoner playboy Oliver Queen’in, ıssız bir adada 5 yıl geçirdikten sonra, tesadüfen küçük bir balıkçı teknesi tarafından kurtarılmasıyla başlıyor.

Her bölümde biraz biraz kazanın nasıl olduğunu, kaza sırasında teknede kimler olduğunu, sonrasında yaşananları, Oliver’in adaya nasıl çıktığını ve yalnız olduğunu düşündüğü adada kimlerle karşılaştığını, 5 yıllık bir süreçte ne gibi bir değişim geçirdiğini, nasıl kurtulduğunu, şehre döndüğünde ne bulmayı umduğunu, ne bulduğunu, nasıl biri olarak kaybolduğunu ve nasıl biri olarak geri döndüğünü, nasıl bir misyonu, niçin yüklendiğini ve bu yolda karşısına çıkan zorlukları izliyoruz.

Hikayenin çok bilindikmiş gibi başlayıp esasında karmaşık bir bulmaca gibi olduğunu gördüğümde dizi beni çok sardı. Birçok kişi de böyle düşünmüş olmalı ki, IMDB Puanı: 8.4

Başroldeki Stephan Amell’i çok tanımıyordum ama esas kız rolündeki Katie Cassidy’i Supernatural, Harper’s Island ve Gossip Girl’den hatırlayabilirsiniz. Diğer önemli rollerde, Dexter’dan tanıdığımız David Ramsey ve her daim asalet timsali Susanna Thompson var.

Benim için dizinin süprizi ise, yıllarca Dr. Who ve Torchwood’da Captain Jack Harkness olarak izlediğimiz John Barrowman’le, giderek önem kazanan bir rolde karşılaşmak oldu.

1 Kasım 2012 Perşembe

Political Animals...


Kadın: Eski First Lady, kaybettiği başkanlık savaşından sonra Başkan tarafından Dışişleri Bakanı olarak atanmış.

Adam: İki dönem başkanlık yapmış, politik duruşundan ziyade çapkınlıklarıyla gündeme gelmiş.

Hayır, bu Clinton ailesinin hikayesi değil. Bunlar Mr. and Mrs. Hammond. Hikaye, ana şekliyle başkanlık seçinini kaybettikten sonra “eski başkan” olan kocasından da boşanan Elaine Barrish üzerine kurulu. Barrish, bir taraftan ülkenin politik sıkıntıları çözmeye uğraşırken, bir taraftan da “Başkanlık” ve kampanya döneminde çok yıpranan ailesini bir arada tutmaya çalışıyor. Biri kendisiyle birlikte çalışan, diğeri uyuşturucu problemi olan, gay, ikiz oğulları, eski bir showgirl olan annesi, anoraksik gelini, yakın zamana kadar kendisiyle ilgili hep olumsuz şeyler yazarken bir anda yakın arkadaşı haline gelen bir gazeteci ve hayatından bir türlü çıkartamadığı eski kocası arasında gidip gelen bir yaşam.

Mini dizi olarak, 6 bölüm çekilen Political Animals’ın en önemli özelliği güçlü oyuncu kadrosu. Elaine Barrish rolünde, belki de Hollywood’un en karakteristik oyuncularından biri Sigourney Weaver var. Gazeteci kızı Carla Gugino, alkolik anneyi Ellen Burstyn’in oynadığı dizide eski başkan olarak Ciarán Hinds gerçekten bir oyunculuk resitali sunuyor.

Weaver kendisiyle yapılan bir röportajda dizinin, Beyaz Saray’daki aileler, orada olmak için ödedikleri ve bir kere orada olduktan sonra, tekrar olmak için ödemekten çekinmeyecekleri bedeller üzerine olduğunu söylemiş.

Yönetmenliğini Greg Berlanti'nin yaptığı dizi en çok eleştiriyi, muhteşem bir politik arka plana sahipken bunu HBO’nun The Newsroom veya Veep’i gibi kullanamamış ve seviyeyi kim kimle birlikte, kim alkolik, kim eşcinsel seviyesinde tutmuş olmasıyla almış.

Diğer taraftan, Hollywood’un bir türlü kıramadığı, bizim de buna çanak tuttuğumuz, İslam ülkesi Türkiye imajı, bu dizide de sıkça tekrarlanıyor. Türkiye, bir konuşmada İslam ülkesi (islamic) olarak tanımlanırken, diğer bir sahnede Büyükelçimiz, ABD Dışişleri Bakanı ile akşam yemeği ve kobra helikopterleri karşılığında, hamamda, pazarlık yapıyor.

Farklı noktalardan çokça eleştiri almasına rağmen, IMDB’de 7.5’u görmüş bu mini dizi, Pazar akşamları CNBC-e’de yayımlanıyor.

4 Ekim 2012 Perşembe

The Newsroom...

Açılış sahnesi... Bir üniversitenin konferans salonu... Üç konuşmacı ve bir moderatör. Konuşmacılardan ikisi çok heyecanlı ve hevesli, diğeri  - Will - ise sıkılmış ve bıkkın! Arka arkaya gelen sorulara bir şekilde cevaplar verilirken, bir kız öğrenci ayağa kalkıyor ve "Why is America the greatest country?", “Amerika’yı dünyanın en harika ülkesi yapan şey nedir?” diye soruyor. Bu soruya diğer konuşmacılardan gelen cevaplar, kalıplaşmış ve aynı.. Özgürlük, fırsatlar, refah… Öğrencilerden alkışlar vs.. Klasik amerikan yaklaşımı.. Sonra sıranın Will’e geçmesiyle, Will’in esprili fakat kaçak cevapları geliyor. Ama moderatör, Will’i bu cevapla bırakmayacağını söylüyor. Will sinirleniyor ve bu arada konukların arasından birinin bir kağıda yazdığı notu görüyor. “It is not, but it can be” (Değil, ama olabilir). İşte bu tanıdık gelen yardımdan sonra Will müthiş bilgisiyle, bence diziler tarihinin en özel ve anlamlı konuşmalarından birini yapmaya başlıyor:

“...

Amerika dünyanın en iyi

ülkesi falan değil, Profesör.

Al sana cevap.

- Yani diyorsun ki--

- Evet.

- Biraz da...

- Günah benden gitti. Sharon, NEA'dan bir halt olmaz. Evet, her ay maaşımızdan kesilen

bir peni NEA'ya gidiyor, ama böylece Lewis kafasına estiği vakit bu durumu senin başına kakabilir.

NEA milyon dolarlara değil, oylara mâl oluyor.

Yayın sürelerine ve köşe yazısı uzunluklarına mâl oluyor.

Halk niye liberalleri sevmiyor, söyleyeyim mi?

Çünkü işleri güçleri kaybetmek.

Ulan liberaller o kadar zekiyse, ne bok yemeye her seferinde kaybediyorlar?

- Ne diyo...

- Hiç istifini bozmadan öğrencilere Amerika'nın yıldız-süslü

bayrağıyla anlı şanlı bir ülke, dünyada özgürlüğe sahip tek halkın da bizler olduğunu falan mı söyleyecektin?

Kanada da özgür. Japonya da özgür. Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, Avustralya. Belçika da özgür!

Dünya üzerinde 207 egemen devlet var, bunların 180 kadarı ise özgür.

- Tamam o halde--

- Ha, bir de, baksana, kızlarevi üyesi. Olur da bir gün kazara kendini oy kabininin içinde bulursan diye söylüyorum, aklında tutman gereken bazı şeyler var ve bu şeylerden biri de dünyanın en iyi ülkesi olduğumuz açıklamasını destekleyecek hiç ama hiçbir kanıtın bulunmadığıdır.

Okuryazarlık oranında 7. sıradayız, matematikte 27.'yiz, bilimde 22., ortalama yaşam süresinde 49.,

bebek ölüm oranında 178., ortalama hane gelirinde 3., işgücü oranında 4. Ve ihracatta da 4. sıradayız.

Yalnızca üç kategoride dünya çapında lideriz: Kişi başına düşen hapse atılmış vatandaş sayısında, meleklerin varlığına inanan yetişkinlerin sayısında ve listede sıradaki 26 ülkenin toplamından daha fazla harcama yaptığımız savunma konusunda, kaldı ki bunların 25'i bizim müttefikimiz.Tamam, bunların hiçbiri 20 yaşında bir üniversite öğrencisinin suçu değil tabii, ama yine de şurası kesin ki, Gelmiş geçmiş (nokta) en (nokta)kötü (nokta) neslin bir üyesisin. Kısacası, bizi dünyanın en iyi ülkesi yapan nedir diye sordun ya,neyi kastettin, bi' bok anlamadım.

-Yosemite'yi mi?

Şüphesiz eskiden en iyiydik. Doğru olanı savunurduk. Ahlaki gerekçeler uğruna mücadele ederdik.

Ahlaki gerekçeler uğruna yasalar çıkartır ya da iptal ederdik. Fakir halklara değil, yoksulluğa karşı savaş açardık. Fedakârlıklar yaptık. Komşularımıza önem verdik. Atıp tutmaz, icraata bakardık ve asla dövünüp durmazdık. Büyük kocaman yapılar inşa etmiş,imanla çatışan teknolojik ilerlemeler kaydetmiştik, evreni keşfetmiş, hastalıkları tedavi etmiş ve dünyanın en büyük sanatçılarını

yetiştirmiş ve dünyanın en büyük ekonomisine sahip olmuştuk. Gözümüz yükseklerdeydi o zamanlar, adam gibi hareket etmiştik. Bilginin peşinde koşmuştuk. Aşağılamaya kalkmamıştık. Peşinde koştuk diye kendimizi değersiz hissetmemiştik. Son seçimde kime oy verdiğimiz kişiye göre kendimizi tanımlamaz ve öyle kolay kolay korkmazdık. Elimizde bilgi olduğu için, bu anlattığım kişiler olmaya ve bu anlattığım şeyleri yapmaya muktedirdik o zamanlar. Büyük adamların, saygıdeğer adamların eseri.

Bir sorunu çözmek için atacağınız ilk adım ortada bir sorun olduğunu kabul etmek olmalıdır. Amerika artık dünyanın en büyük ülkesi değil. Yeterli mi?

...”

İşte bu Shylock’un Venedik Taciri’ndeki performansıyla yarışabilecek tirad, son dönemde ortalığı kasıp kavuran HBO’nun yeni yapımlarından The Newsroom’dan.

Çok tempolu, bol tartışmalı, uzun diyaloglu, lafını sakınmayan, karakter odaklı klasik bir Aaron Sorkin hikayesiyle karşı karşıyayız. Senaryonun, dizi sevenlerin The West Wing’den, film severlerin ise The Social Network ve Moneyball’dan hatırlayacakları, Sorkin'e ait olduğu ilk andan itibaren rahatlıkla anlaşılabiliyor. Haberciliğin Jay Leno'su olarak adlandırılan, kimseye bulaşmadan popülerliğini koruyan haberci Will McAvoy'un üzerinden ilerleyen politik bir drama the Newsroom. Dizi, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle hareket eden sunucunun "Why is America the greatest country?" sorusuna zorlamalar sonunda verdiği yukarıdaki zehir zemberek cevapla, rengini daha açılışta belli ediyor. Etkileyici açılış sahnesi aynı zamanda dizinin aldığı eleştirilerin ve tepkilerin de kaynağı.
 
The Newsroom’da, Soğuk Savaş (bunu takiben de 11 Eylül) sonrası tartışma düzeyi yerlerde sürünen Amerikan kamuoyuna kendisine gelmesini, ciddi konuları konuşmasını, ilim ve irfan düzeyini yükseltmesini salık veren bir didaktiklik, arkadaşlar ve meslektaşlara karşı olması gereken bir bağlılık, savunma ve sadakat duygusu ve hakiki ve saf aşkın alevinin – ki bu romantik aşk da olabilir, ideallere olan aşk da – hayata geçmesi çok uzun sürse de hiçbir zaman sönmeyeceği temaları bir loop içinde tekrar ediyor. Elbette bunun en önemli sebebi, senaristin Aaron Sorkin olması.

The Newsroom”un ana karakteri, Jeff Daniels tarafından canlandırılan Will McAvoy. İlk sezon boyunca sıklıkla Don Kişot’a benzetilen Will, milliyetçiliğin üst sınırlarda yaşandığı bir ülke olan Amerika’nın aslında “en iyi ülke” olmadığı fikrini ağzından kaçırıyor ve habercilik kariyeri tepetaklak oluyor. Bütün ekibi programı terk ediyor. Sam Waterston tarafından oynanan haber müdürü Charlie ise Emily Mortimer tarafından hiç zorlanmaksızın oynanan, bir savaş muhabiri ve aynı zamanda da Will’in eski sevgili olan, başka türlü bir habercilik yapmak isteyen, Mackenzie MacHale’i “News Night”ın başına getiriyor. Oyuncu kadrosu, başarılı ama cesaretsiz karakterini sempatikliğiyle maskeleyen başarılı oyuncu John Gallagher Jr., kariyer peşinde koşarken aşkta yüzü gülmeyen Maggie karakteriyle Alison Pill, Will’in kaprisleri yüzünden çileden çıkıp, gündüz haberlerine geçme kararı alıp MacHale’in gelişiyle yeni bir sayfa açan Don Keefer karakteriyle Thomas Sadoski, güzelliğinin ve yeteneğinin zirvesindeki Olivia Munn ve “Slumdog Millionaire” ile tanıdığımız Dev Patel ile tamamlanıyor.

Özellikle medya çevresinden diziye yapılan en büyük eleştri, gerçek hayattaki olayları kullanması.  Öyle ki, dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı 20 Nisan 2010’da, yani Meksika Körfezi’ndeki Deepwater Horizon patlamasının olduğu gün geçiyor.  Daha sonra dizi, Kongre Üyesi Gabrielle Gifford’ın başından vurulması, Tea Party’nin ara seçimlerde kazandığı başarı veya Osama Bin Ladin’in öldürülmesi gibi ABD’de siyasetinde son iki yılın diğer kilometre taşlarını da hikayesinin içine katıyor.  Burada iki leştri çok ön plana çıkıyor. Birincisi, iki sene önce olmuş olaylara, şimdi tüm bildiklerimizle bakarak, dizi karakterlerine gerçekte var olmayacak bir avantaj verdiği. Bunu da, medyayı yargılamak için kullanması.  Bundan da öte, olmuş bitmiş olayları kullanarak dramın en önemli unsurlarından biri olan sürpriz faktörünü yok etmiş olması.

Aldığı olumsuz eleştirilere rağmen IMDB’de 8,7’lik bir beğeni oranı yakalayan The Newsroom, HBO’dan ikinci sezon onayını aldı bile. İlk sezonunu 10 bölümde kapatan dizi, Pazar günleri de CNBC-E’de yayınlanıyor.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

THE KILLING: Soğuk, Kasvetli ve Bir O Kadar da Etkileyici...


Daha ilk sahnesinde bir dinginlik ve doğanın seslerine karışmış ayak sesleri geliyor önce kulağınıza. İki tane koşan kadın görüyoruz; ayrı zamanlarda, ayrı yerlerde. Biri bilmediğimiz bir yöne, biriyse attığı çığlıklarla ölüme koşuyor gibi... Sonrasında olanlar, izlenmek için sizi bekleyen mükemmel bir pilot bölümde saklı.

AMC'nin yeni tamamladığı dizisi The Killing, David Hewson’un (Dilimize çevrilmiş ve Altın Bilek Yayınları’ndan çıkmış 3 romanı var; Ayinler Villası, Ölüm Zamanı, Şeytan’ın Gölgesi) aynı isimli romanından son derece başarılı bir şekilde uyarlanan Danimarka televizyon serisi "Forbrydelsen"in Amerikan versiyonu. Dizinin ana konusu cinayete kurban giden bir genç kızın soruşturması. 13 bölümlük iki sezondan oluşuyor. Toplamda 26 günü tüm detaylarıyla izliyoruz. Ve her bölüm istisnasız, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını gösteren bir sonla bitiyor.

Kitaptaki orjinal hikaye Kopenhag’da geçiyor ama çok başarılı bir tercihle kasvetli, soğuk, neredeyse hergün yağışlı Seattle'a uyarlanan bu cinayetin polis soruşturması tabanlı konusu, ayrıca üç farklı hikâyeyi daha barındırıyor: Olayı soruşturan dedektiflerin, maktulün ailesinin ve şüphelilerin hikâyesi. Şehirdeki siyasetçilerin de soruşturmaya dahil olmasıyla olay iyice karışık bir hâl alıyor. Bölümler ilerledikçe hiçbir şeyin kazara olmadığı, herkesin bir sırrının olduğu ve karakterler hayatlarına devam etmeye çalıştıkça, geçmişlerinin peşlerini bırakmayacağı su yüzüne çıkıyor.

Dizi, işini bırakıp evlenmek ve tek oğluyla birlikte taşınmak için hazırlık yapan Sarah Linden'in

(Mireille Enos) bu cinayeti araştırmakla yolculuğunu ertelemek zorunda kalmasıyla başlıyor. 17 yaşındaki Rosie Larsen'ın cesedinin belediye başkanı adayının kampanya araçlarının birinin içinde, gölün dibinden çıkmasıyla cinayete siyaset de karışıyor ve böylece hayatlar ortak noktada kesişiyor: Rosie'nin ailesinin kızlarının ölümünden sonra parçalanan hayatı; Sarah Linden'in yoluna koymaya çalıştığı dağınık yaşamı, belediye başkanı olmaya çalışan bir politikacının (Bill Campbell) dillere düşmek üzere olan özel durumu ve Sarah Linden'le ortak çalışan Stephen Holder’ın (Joel Kinnaman – bence buradaki karakter kurgusu ve oyunculuğu şiirsel ve kendisini ekranda çok sık görmeye başlayacağız) sokaklardan gelip hayata tutunma çabaları.

Dramatik yapısına çok yakışan karamsar havası ve olağanüstü müzikleriyle The Killing kendini bir çırpıda diğerlerinden sıyırıyor. Kısacası karşınızda, kasvetli yapımlara ve ağır ama etkileyici şekilde işlenen olay örgülerine aşina olan izleyicileri bir anda avcunun içine alacak, bölümler içinde etkilediğinin misliyle finalinde çarpacak bir seri var.

15 Ocak 2010 Cuma

Tek Tek Yazamadıklarım...

Kitap

- Koloni / Jean Christophe Grange: Tarih yazmamıştır ki bir Grange kitabını okumam 3-4 günden fazla sürsün. Lakin bu kitap gitmedi de gitmedi. Neden bilmiyorum. Belki 3 aydır elime alamadım, hala okunmayı bekleyen yüzelli küsur sayfam var.

- Gaia Teorisi / Maxime Chattam: Grange'nin memleketlisi. Jashua Brolin üçlemesi olarak niteleyebileceğimiz ilk 3 kitap fena halde Grange etkisindeydi ancak ne olduysa yavaş yavaş bundan kurtuldu ve Gaia Teorisi ile bambaşka bit yerden bize merhaba dedi. Bu tarz kitaplardan isteyebileceğini herşeyi içeren bir roman. Takılmadan okuduk.

- Başkasını Seviyorum / Ömer Özgüner: NTV'nin Genel Müdürü olduğu halde kitap arkasında "NTV'de Çalışıyor" yazabilecek kadar mütevazi bir kişiliğin ilk romanı. Mekanlar çok tanıdık, anlatım çok akıcı. Keyifle okudum.

- Kayıp Sembol / Dan Brown: Al bir hayal kırıklığı daha. Sanırım Dan Brown'un tarzına "Da Vinci'nin Şifresi" ve "Melekler ve Şeytanlar" ile doymuşum. Bu üzerine detaylı Washington tanıtımı yapmanın dışında pek bişey eklemedi malesef.

- Aşk / Elif Şafak: Yemin ederim sırf Evroş yüzünden okumaya çalışıyorum. Ben ne zaman bu kitap akmıyor desem bana "Kızım deli misin, ülke nüfusunun 10 da 8'i okudu bunu" diyor. Şaka gibi, okudu evet hem de plajda yatarken. Bense Elif Şafak'ın dili ile bir türlü anlaşamıyorum. Hadi dönemsel ihtiyaçla türkçesi varken arapça ve farsça kelimeler kullanmasını anlıyorum! ama günümüzde Ella'yı anlatırken "Mamafih" gibi bir kelime benim tüm okuma ritmimi bozuyor. :(((

- Gece Evi Serisi: Alacakaranlık sonrası sırf Miniş'in gazına okumaya çalışıyorum. Hani aldık boşa gitmesin mantığı. Tanrım bu kadar mı kötü olur.

Tiyatro

- Rita'nın Şarkısı / DT: Çetin Tekindor ve Tülay Günay oynuyor. Biraz uzun (2.10) ancak Tekindor'u sahnede izlemek ayrı bir keyif. Ucuz aşk romanları okumayı seven kuaför Rita'nın Dr. Frank'in verdiği edebiyat derslerini almaya başladıktan sonra yaşadığı süreç anlatılıyor.

- Kraliçe Lear / Kenterler: Kenterler'in salonu çok eskidir ve koltukları ile benim bacaklarım anlaşamaz dolayısıyla o sahneden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım ancak bu oyunda kaçış olamadı. Çözümü önünde geçiş yeri bulunan 10. sıradan yer almakta bulduk, süper oldu. Oyunda 81'lik Yıldız Kenter, 17'lik Sedef Şahin ile oynuyor ve abartmıyorum Sedef Şahin, Yıldız Kenter'in önünde devleşiyor. Bu kadar mı rahat ve doğal oynanır.

- Lüküs Hayat / Şehir Tiyatroları: Dedimki bu oyun bir klasik, hala sergilenirken izlemekte fayda var. Ancak Kağıthane Sahnesi'nde, sanırım da ağırlıklı civarda oturanlarla izlemeye başladık. A diyorlar, bi kahkaha, B diyorlar bi kahkaha. Feciydi. Ayrıca Zihni Göktay'a saygım sonsuz ama ekiple yaş farkı çok açılmış, sırıtıyor. İlk perdenin sonuna doğru çömezi ile yaptığı konuşma ise bizi oyundan tamamen kopardı. "Sen böyle bir yalı almak için Şehir Tiyatroları'nda kaç yıl çalışmalısın." Tamam hiciv ve taşlama olur ama oyunun gerçekliğinden de bu kadar kopmamak lazım diye düşünüyorum. İlk perdenin sonunda çıktık.

- Kod Adı Kongo / DT: Şimdiye kadar izlediklerimizin arasında sezonun en kötü oyunu. Kötü oyunculuk, kötü metin. Arada zor kaçtık.

Dizi

- Six Feet Under: İşleri Cenaze Organizatörlüğü olan bir ailenin hikayesi. Baba ilk bölümde ölüyor ve işler çocuklara kalıyor. Seattle'da yaşıyan büyük oğlan istemeye istemeye kardeşine yardım etmek için geri dönmek zorunda kalıyor. Küçük erkek kardeş dışarıdan çok disiplinli gözükmesine rağmen iç dünyası bambaşka, o bir gay. Kız kardeş ise sanatçı. Toplamda 5 sezon, ailenin tüm fertlerinin ve yakın çevrelerinin yaşadıkları tüm açıklığı ile izliyorsunuz. Şiddetle tavsiye ederim.

- The Wire: Polis teşkilatının, zencilerin ağırlıklı yaşadığı bir bölgedeki çeteyi çökertmek için yaptıklarını anlatıyor. Dil çok ağır ama bir süre sonra alışıyorsunuz. Kayda değer.

Film

Kırık Kucaklaşmalar: Klasik Almodovar tarzı bir film. Ancak bazı yerler çoooook eski türk filmi tadında. "Sana söylemediğim birşey daha var...." Görselliğini çok sevdim ve bir de Penolope Cruz'u. Bu kadın hep bu kadar güzel miydi yoksa bu filmde daha mı bi güzel olmuş, bilmiyorum.

Invictus: Clint Eastwood, her sene oskara aday olmazsa rahat uyuyamıyor sanırım. İyi koku alıyor, gündemi takip ediyor ve iyi işler çıkartıyor. Tam da Güney Afrika'daki Dünya Kupası öncesi, Mandela'nın salıverilip başa geçtiği dönemde yapılan Rugby Dünya Kupası'na katılacak Güney Afrika takımının yaşadığı süreç ve sporun topluluklar psikolojisi üzerindeki birleştirici etkileri üzerine güzel bir film. Başrollerde Morgan Freeman ve Matt Demon oynuyor. Ama bence oskar zor.

Up In the Air: Hayatı seyahat ederek dolayısıyla da uçakta ve otelde geçen bir adamın kök salmak üzerine kendi içinde yaşadıkları. Başrolde George Clooney oynuyor. Bir insan gittikçe bu kadar yakışıklı olur mu yahu.

Gir Kanıma: Ne klasik bir vampir filmi ne de klasik korku. Çoook soğuk bir ülkede, iki çocuğun ilişkisi üzerine hisli bir film. Avrupa filmlerinin geneli gibi ağır tempoda ama sıcacık. Eleştirmenler yere göğe sığdıramıyor, bana göre o kadar da değil.

Law Abiding Citizen: Son dönemde izlediğim en zekice kurgulanmış film.

Kuzey Yamacı: 1936 Olimpiyatları öncesinde İsviçre'nin Eider dağına Kuzey Yamacı'ndan çıkmaya çalışan 2 dağ komandosunun hikayesi. Bir tarafta Nazizm, diğer tarafta zevk ve sefaya karşılık imkansızlıklar. Çetin bir hayatta kalma mücadelesi. Gerçek hikaye.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Lost 5. Sezon Başlıyor...

Eveeet. Gün bugün. Ne ekonomik kriz, ne Obama'nın göreve başlaması, ne belediye seçimleri, ne doların yükselmesi, ne İstanbul'un çözülemeyen trafik sorunu. Hepsini birazcık unutun. Ve Lost serisinin bugün yayınlanacak 5. sezonun ilk bölümünün keyfini çıkartın. Nereden mi? Yarın bilimum dizi sitelerine düşmüş olur, merak etmeyin. O zamana kadar aşağıdaki fragmanının keyfini çıkartın.


20 Ocak 2009 Salı

"M.A.T" & "C.S.I" & "Dexter"...

Böyle bir yazı yazmaya, daha doğrusu bu şekilde yazmaya hiç niyetim yoktu ancak tanıtım yapmak veya farkındalık yaratmak adına geçen haftadan beri basına servis edilen haberlerden sonra kendimce mecbur kaldım.

Konu, başrolünü eski manken, yeni dizi oyuncusu dokunsan kırılacakmış gibi duran Nefise Karatay'ın oynayacağı, çakma C.S.I., M.A.T. Daha doğrusu dizinin içeriğinden çok, dizide olay yeri inceleme ekibinin bir parçası olarak rol alacak Nefise ile ilgili, "Rolüne hazırlanmak için otopsiye girdi.", "Morgda fenalaştı", "Otopsiye girdikten sonra 3 gün uyuyamadı.", "Çekimler gereği arazide bulunan ceset üzerinde inceleme yapan Nefise, sahneyi zorlukla tamamladı." şeklindeki haberler.

Şimdi ben elimde olmadan soruyorum: Diyelim ki bu haberlerin hepsi gerçek, "E tabii böyle bir dizi, konakta çekilen, sadece bir odadan diğerine salındıklarınıza benzemeyecekti, madem zorlanacaktın, niye kabul ettin?", ya da hepsi gündem yaratmak için "Senin hiç mi gururun yok ki pazarlama uğruna böyle aşağılanıp, sefil hallerde basına servis yapılmayı kabul ettin?" Aşağı yükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık durumu anlayacağınız.

M.A.T'ın orijinal versiyonu olan C.S.I serilerinin arasında 9. sezonunu tamamlamış olanlar var. Yani bizimkiler Ferhunde Hanımlar, Bizim Evin Halleri gibi dizilerin uzun soluklu olmasıyla övünür ya, adamlar CSI gibi bir konsepti sürdürüyor o kadar. Minik bir googling yaptım, hiçbir oyuncu da bayıldım, ayıldım, yok rolüme tıp fakültesinde çalıştım gibi bir açıklama yapmamış.

Şimdi nereden nereye diyeceksiniz. Bilen bilir Dexter diye, oldukça başarılı, 3. sezonu yeni biten bir dizi var. Adam seri katil ama küçüklüğünde kendisindeki öldürme güdüsünü fark edip bunu belli bir "kod" çerçevesinde yönlendiren polis babası tarafından eğitilmiş, sadece başkalarını öldürenleri öldüren, diğer zamanlarında da "normal" insanlar gibi bir işi (Adli Tıp, kan Uzmanı), sosyal hayatı ve şimdilerde de karısı olan bir çeşit uzman.

3. sezon başında çeşitli dergilere verdiği röportajları, M.A.T. dizisinin tüm yapımcı ve oyuncularına tavsiye ederim. Dexter'ı oynayan ve bu sene de Televizyondaki Drama Dizilerindeki En İyi Erkek Oyuncu dalında Golden Globe'a aday olan Michael C. Hall, Vanity Fair dahil verdiği röportajlarda kendisi olarak değil, canlandırdığı Dexter Morgan karakteri ne yer, ne içer, ne izler, ne düşünür, gelişmeleri nasıl yorumlar, şeklinde cevap vermiş.

Hani bir reklam vardı, çocuk okuldan eve geliyor, annesine kapıdan girerken "Çok çalışmam lazım, çoook" diyor ya, işte bizdeki tam o hesap. Hatta birçok şeyi değiştirmek için çok çalışmamız lazım.

13 Kasım 2008 Perşembe

Dizi İzleyelim...

Sıkılıyorum. Bir çok şeye ama bu yazının konusu televizyon izlerken araya giren ve bitmek bilmeyen reklamlar. Sistemin yürüyebilmesi için bunun gerekli olduğunu biliyorum ama toplamda 1 saatlik bir diziyi 1,5 - 2 saatte izleyince baygınlık geçirecek gibi oluyorum. Belki vaktini "Sabah Sabah Seda Sayan", "Desti İzdivaç" vs gibi, en hafifinden abuk bulduğum programların izleyici kitlesinin böyle bir zamanı vardır ama benim yok.

Ya buraya bir not düşmeden geçemeyeceğim. Üç hafta önce Bakü'deydim. Çok hasta olduğum için de boş günümü otelde yatakta geçirdim. Sırf meraktan Seda Sayan'ın programını açtım. Konular: Rüyasında kendini aldattığını gördüğü karısını 27 yerinden bıçaklayan adam ve hastanedeki karısı, bayramda sele kapılıp vefat eden Edin ailesi ve cenaze töreni vs. Bu tanıtım döndükten sonra Seda Sayan alkışlarla çıktı, hoppidi hoppidi bi şarkı söyledi, 2 göbek attı. Sonra alkış faslında stüdyodaki seyirci ile iletişime geçti. Cümle şu: "oooo bilmemne abi, dünkü yoklamada yoktun." Adam şu mealde cevap verdi: "Dayımın hanımı vefat etmişti, Trabzon'a cenazeye gitmiştim." İnanabiliyor musunuz, adam her gün orada. Sonra kaynanası stüdyodaymış, onu selamladı, kameralara tanıttı, istekleri kıramadı birlikte fotoğraf çektirdi, yetmedi kocası da oradaymış onu da çağırdılar üçü beraber fotoğraf verdi ve ben daha fazla dayanamayıp televizyonu kapattım.

Ay ne doluymuşum, ne anlatacaktım, nereye geldim. Konuyu toparlarsam, bu reklam olayı bana fazla geldiği için, uzun zaman önce, yerli seyrettiğim tek dizi olan Kurtlar Vadisi'ni ertesi günü Youtube'dan seyretmeye başlamıştım. Oh! Siz sağ ben selamet. Ancak bizim hukuk amcaları gitti siteyi kapattılar ben de kalakaldım.

Sonra bu sezon başında arama çubuğuna Kurtlar Vadisi yazdım ve karşıma bir derya çıktı. Meğer içerikleri bu dizileri yayınlamak olan bir sürü site varmış. Hatta sırf bunları değil, benim esas ilgi alanım olan tüm yabancı dizileri de. Kısacası körün istediği bir göz, Allah vermiş bi sürü durumu.

Artık neredeyse istediğim her diziyi, kesintisiz, zamanını kendim seçerek, büyük bir keyifle Canlı Dizi, Full Dizi, Dizi İzleyelim, gibi sitelerden takip ediyorum. Mesela benim ilgi alanıma girenlerden Heroes'un 3., The Tudors ve Kyle XY'ın 2. sezonlarını buradan izledim. Şöyle söyleyebilirim ki tüm kışı geçirecek kadar malzeme var burada. Önümüzdeki günlerde de Dexter'dan, Prison Break'e, oradan da mesela How I Met your Mother'a bir kokteyl yapmayı planlıyorum kendime.

9 Ocak 2008 Çarşamba

Tarihin İçinde Yolculuk...

Bu aralar etrafım tarihin içinden fırlamış kişi, kültür ve olgularla çevrili. Bir taraftan Avrupa diğer taraftan da Osmanlı... Sebepler ise, İlber Ortaylı'nın Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek isimli kitabı, The Tudors dizisi ve Elizabeth: The Golden Age isimli film.

"Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl kutlamaları Türkiye'de umulmaz bir ilgi uyandırdı ve Türk toplumu yedi asırlık tarihine ilgi duymaya başladı. Bu ilgi, kuru bir hamaset çizgisini geçti, anlaşılan toplumsal düşüncenin ve yorumlamaların tekamül etmesi dolayısıyla "Osmanlı İmparatorluğu nedir? Bu imparatorluğun kurumları nedir? Yaşam şekli nedir? Bizim için anlamı nedir?" gibi sorulara cevap aranmaya başlandı. Ve bu meyanda, çalışmalar, hazırlıklar yapmak ve yaptıklarımızı geniş kitleye tanıtmak gibi bir ihtiyaç hasıl oldu. Şüphesiz ki elinizdeki bu kitap da bunlardan birisidir ve o iddiadadır." diyor kitabının önsözünde İlber Ortaylı ve başlıyor padişahları, sarayları, yönetim şekli, semtleri ve abidevi eserleriyle Osmanlı'yı anlatmaya.

Hemen arkasından "... biz de okumaya..." diye yazmalıydım ama yazamıyorum çünkü esasında İlber Hoca'nın konferanslarının deşifresinden oluşan bu seri (sanırım toplamda 4 kitap) çok ama çok kötü ve akıcılıktan uzak bir türkçe ile yayımlanmış. Dolayısıyla okumaya çalışırken!!! bayağı bir zorluyor, en azından beni. Ama biz karı koca, seriyi tamamlamaya ve sonrasında da bahsi geçen mekanlarda birer tur yapmaya çok niyetliyiz. Yolumuzdan da caymayacağız :))

Grey's Anatomy'nin yayımlanan bölümlerini izlemeyi bitirdikten sonra sıra bayağı bir gürültü koparan The Tudors'a gelmişti ki, hemen öncesinde, şans eseri Elizabeth: The Golden Age'i izleme fırsatı buldum.

Henüz 24 Şubat gecesi yapılacak Oskar Töreni'nin adayları açıklanmadı ama şimdiye kadar izlediğim alternatifler içinde Cate Blanchett, En İyi Kadın Oyuncu için adayımdır. Bir de not düşeyim: Lütfen Clive Owen hep dönem filmlerinde oynasın:))

The Tudors, “Hikayenin sonunu biliyorsunuz, peki ya başını” sözüyle başlıyor. Sonunu Elizabeth ile öğrendiğimiz, VIII. Henry döneminden sonrasına da diziyle şahit olduğumuz Tudor Hanedanlığı, 1483 yılında VII. Henry ile başlayıp ve 1603 yılında "The Virgin Queen" Elizabeth'in çocuğu olmaması sonucunda bitmiş.

Diziyi izlerken, insanlık tarihi kadar eski ihtiras, hırs, çekişme, savaş, ihanet olguları birer birer karşımıza çıkıyor. Günümüzün ahlak değerleri, dönemin en koyu katolik toplumunda neredeyse hiç yok gibi. İktidarın yolu Kral'ın yatağından geçiyor. Babalar kızlarını bunun için yönlendiriyor. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor.

Buna rağmen hanedanlığın sürdüğü yüz yılı biraz aşkın süre, İngiliz tarihinde, güçlü morarşinin temellerinin atıldığı, sanatsal açıdan çok verimli çağlarından birisinin yaşandığı, en muzaffer dönemlerinden biri olarak gösteriliyor.

Dizideki benim için en büyük süpriz, üniversitenin ilk yılındaki dönem projemizin çıkış noktası olan Ütopya'nın yazarı Sir Thomas More'la karşılaşmak oldu.

Bilmeyenler için yazar, devlet adamı ve hukukçu olan Sir Thomas More, 1516’da yazdığı Ütopya’da ideal hayali bir ada ülkenin siyasi sistemini tarif ediyordu. More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlayıp hain olarak idam edilmesine sebep oldu. Ölümünden 400 yıl sonra, 1935’de Papa Pius XI tarafından aziz ilan edildi.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Evet, Sizi Beğenmiyorum...


Dünyayı kasıp kavuran diziler ve bizimkiler arasındaki farklar bile, en azından bu konuda muhassır medeniyetler seviyesine ulaşmak için daha kaç fırın ekmek yememiz gerektiğinin bir göstergesi bence.

O beyinler bir adaya düşen uçaktaki insanlarla ilgili 6 senelik bir kurgu yapıp, komplo teorileriyle tüm dünyada izlenme ve fikir üretme açısından rekor kırarken bizimkiler, hala gözlerini pörtletmeyi oyunculuk, aşiret kültürü üzerine varyasyonlar geliştirmeyi ise yaratıcılık sayıyor.

Bizim dizilerimizde bütçeler minimum, oyunculuk deseniz yapmacık, senaryolar ise tutarsız, birbirinin tekrarı ve inandırıcılıktan çok uzak.

Geçen gün Gülse Birsel’in ropörtajında okudum: “Psikologlar Avrupa Yakası’nı, gülerek deşarj olsun diye hastalarına tavsiye ediyormuş.” Gerçekten inanmak istemiyorum. Bir ikisi haricinde kalan tüm dejenere karakterler, zaten bozuk olan toplum yapısını ve algı düzeyini daha da aşağıya çekiyor bence. Ya insanlar Gaffur gibi giyinip, futbol takımı kurdu. Bir ara da herkes Selin gibi konuşmaya başlamıştı.

Hal böyle olunca benim gibi düşünenler ister istemez farklı alternatifler aramaya başlıyor. Bu noktada da ya CNBC-E ve Dizimax, giriyor devreye ya da ses getiren dizilerin geçmiş sezon dvd’leri..

Benim tercihlerimin başında, sanırım artık bilmeyenin kalmadığı, Lost geliyor. 3. sezonunu tamamladık. Kafamda bi sürü soru ile, bu eziyetin!! daha 3 sezon devam edeceğini açıklayan yapımcılara söylenmekle meşgulüm. Hele sezon finalindeki geleceğe gidiş, tüm teorileri altüst ederek, gidişatı bambaşka bir rotaya çevirdi. Yeni sezon, 2008 Şubat’ta.

Nip / Tuck, benim 2. sıradaki dizim. Siyah beyaz gibi karakterlere sahip 2 plastik cerrahın, oldukça gerçek ve detaylı ameliyat sahneleriyle destekli, hayatın birebir içinden hikayeleri. Ekim 2007 sonunda 5.sezonu başlıyor. Artık Hollywood’dalar.

“Save the cheer leader, save the world” sloganıyla ilk sezonunu tamamlayan Heroes, birbirinden farklı, doğaüstü güçlere sahip kahramanların hikayelerini anlatıyor. 1. sezonda onlar dünyayı kurtarmaya çalışırken biz onları ve hikayelerini tanıdık. 2. sezonun ilk bölümü 1600’lerde başlıyor.

Alias ise, CIA’de çalıştığını zannederek, ona karşı bir grubun içinde yer almak zorunda kalan, bunu öğrendiğinde de CIA’e başvurarak çift taraflı ajan olan Sydney Bristow'un 5 sezon süren hikayesini anlatıyordu. Ama ne hikaye, Amerika’dan Uzakdoğu’ya, Afrika’dan kutuplara.

Bunların arasında hiç sıkılıp da yarım bıraktığın yok mu derseniz, 24 ve Battlestar Galactica var. 24’e 3 sezon dayanabildim (şu anda 6 sezon oynadı, en az 2 sezon daha devam etmesi planlanıyor), diğerini ise 1. sezonun ortasında bıraktım.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates