28 Aralık 2007 Cuma

Yeni Yıl İçin MOTTO...

....

İnanıyorsan kendine GÜVEN.

Duyma sadece sesleri, DİNLE.

İyiliklere doyma, aç gözlü ol, hep dahasını İSTE.

Aklına düşerse YAP.

İçinden nasıl geliyorsa öyle OL.

Nasıl hissediyorsan öyle YAZ.

Mutlulukları asla BEKLETME.

Hayatını asla GECİKTİRME.

İçine düşerse fikri hemen SEVİŞ.

Naz etme GÜL.

Farkında olarak YAŞA.

Hayata kızıp YILMA.

Yorulma, ÇALIŞ.

İmkansız deme, DENE.

Hor görme kendini, çok SEV.

Yaşadıysan eğer, vardır elbet bir sebebi, PİŞMAN OLMA.

Herşeye ilaçtır ZAMAN,

O zaman KAYBETME.

Oluverdi mi dileğin, unutma sakın; hemen ŞÜKRET.

Hayat bu...

AFFET.

...

Yonca Tokbaş - Hürriyet / 28.12.2007

19 Aralık 2007 Çarşamba

İyi Bayramlar...

28 Eylül 2007 Cuma

Cumhurbaşkanı'nın Kızı...



Sayın Cumhurbaşkanı'nın kızı en nihayetinde evleniyor. Allah mutlu etsin. Haberlere baktığınızda, gayet mütevazı bir profil çiziliyor. Sade bir davetiye, sade bir nikah töreni, "Lütfen çiçek yerine Kayseri'de oluşturulacak orman için bağış yapın"notu, Olgunlaştırma Enstitüsü'ne diktirilen gelinlik filan.

Ancak detaylara indiğinizde konu bu mütevazılıktan biraz uzaklaşıyor.

- Davetli sayısı: 4500. Bunların belki yarısı protokol. Protokol demek beraberinde koruma angaryası da demek ve bu işin ülkemizde nasıl yapıl(ama)dığını hepimiz biliyoruz. Buna bi de basını ekleyin. (Gelecek hediyelerin rakamsal toplamını sizin hayal gücünüze bırakıyorum)

- Düğünün yapılacağı yer: İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi yani eski Mydonose Showland. Havaalanının hemen yanı.

- Düğün tarihi: İşte en güzeli bu; 14 Ekim 2007 yani Şeker Bayramı'nın son günü. Hani halkın, bayram ziyaretleri çerçevesinde kendisini dışarı atıp, oradan oraya, dolaştığı günlerin sonuncusu - ki bu bayram 3 gün olduğu için zaman açısından daha bir sıkışık olan. Trafiğin normal şartlar altında bile kabus olduğu, İstanbul'un mevcut koşullarında "Aman Allah'ım" dedirten ama bu gelişmeler ışığında sonuçlarını düşünmek bile istemedim bir gün.

Aman canım zaten ne var gezecek, telefon, msn, sms gibi alternatifler var, di mi? Havalananına kullanacaklar da o gün uçmayıversin, kızcağız genel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimi derken o kadar bekledi, 1 güncük te biz fedakarlık edelim, di mi? Zaten mezun olduğu gün rezil!!! olmuştu, bunu da etmeyelim, di mi?

27 Eylül 2007 Perşembe

Favicon...

Yakın zamandır dikkat ediyorum, bazı web sitelerine girdiğimde (milliyet, ideefixe vs), adres çubuğunun yanında minicik ikonlar çıkmaya başladı. Sonra favorilerin içine attıklarımın başında belirmeye başladı bu ikoncuklar. En son dükkandaki intranette görünce bilgiişlemi arayıp sorması farz oldu.

Meğer bu ikoncukların adı "Favorite Icon - Favicon" muş ve eğer ben şablonuma eklersem, siz hem sitenin adını yazdığınızda, hem de favorilerinize kopyaladığınızda Divitim'in adının önünde benim seçtiğim minik ikoncuğu görüyorsunuz.

Ancak bizim intranet web yazılımı, dolayısıyla bloggerdan farklı bir altyapısı var. Bizimkini çözmesi, benim gibi konuya fransız ancak yapmazsa da çatlayacak biri için biraz uğraştırıcı oldu ama ne demişler bilirsiniz: "Zor diye birşey yoktur, imkansız biraz uğraştırır."

Divitim bundan sonra "Favicon"uyla sizlerle:))

25 Eylül 2007 Salı

Çaresizlik...

Gölgenden çekip gitmektir...
Bazen bir keliemyi bulmaya çalışmak.
O kelimeyi bulduğunda..
Onu yanlış yazdığını
son anda fark etmek.
Ve düzeltememektir.
Çaresizlik...
Nihayetinde o dudağı öpmek
Ve, yıllar sonra bir öğle vakti
bir başka dudağın
o dudak tarafından tutkuyla öpüldüğünü
o dudaklardan duymaktır...
Çaresizlik
Şövalyeliktir.
Bir kadını ölesiye sevmek.
gemileri yakmasını izlemek
yaktığı gemiye filika olmaktır.
Nihayetinde,
terk edilen filika olmaktır.
Çaresizlik
Aynalara sır olmak.
Suretlere suret olmak.
Çekip gittiklerinde
Sırrınla bi başına
Kalmaktır.
Çaresizlik
Bir fani sigaraya ateş olmak.
Ruhunu duman,
bedenini kül kılmaktır...
Çaresiziik
Sıfat olmak...
Yüklem olmak...
Ama özne olamamaktır.
Çaresizlik
Şişeye hapsettiğin bir sırrı
dalgalarda özgür bırakmaktır.
Çaresizlik
Tek çaredir.
Bazen...
Çaresizlik
Söyleyememek ve susmaktır bazen.
Çaresizlik
Mübarek bir ayda, bir kutlu ülkenin evlatları birbirlerini anlamak ve geleceğe bakmak yerine...
Keskin kılıçlar gibi lakırdıları karşılıklı sallarken söyleyecek söz bulamamaktır.
...

Serdar Akinan - Akşam Gazetesi / 24.09.2007

24 Eylül 2007 Pazartesi

Veee PERDE...


Ekim ayıyla beraber tiyatrolarımızın büyük bölümü “Perde” diyor. İşte meraklıları için yeni sezon derlemeleri:

- İstanbul Devlet Tiyatroları (https://www.dtgm.gov.tr/)

İstanbul Devler Tiyatrosu sezonu 2 Ekim Salı günü, Nazım Hikmet’in, 2002 yılı Afife Tiyatro Ödülü’nü de alan, “Benerci Kendini Niye Öldürdü?” isimli oyunu ile açıyor. Ekim ayındaki diğer oyunlar ise;
- Ben Ruhi Bey Nasılım?
- Yeraltından Notlar***
- Kır
- Sersemler Evi
- Yıldız Tarihi (Ç.O)
- Dünyanın Ortasında Bir Yer
- Savaş İkinci Perdede Çıkacak (Yeni Oyun)
- Yangın Duası ***
- Çok Yaşa Komedi

- İstanbul Şehir Tiyatroları (http://bilet.ibb.gov.tr/ )

İBB Şehir Tiyatroları, 3 Ekim Çarşamba günü, Gaziosmanpaşa hariç tüm sahnelerinde oyunlarını, bizlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Biletleri İstanbul Belediyes,’nin web sitesinden de temin edilebilecek oyunların Ekim Programı’nda;
- Can Ateşinde Kanatlar
- Yıldızlar Altında Cinayet
- Ceza Kanunu
- Divane Ağaç
- Kim, Kimi, Kimle
- İlk Göz Ağrısı
- Kantocu
- Leyla İle Mecnun
- Lüküs Hayat
- Tozlu Çizmeler
- Çılgın Dünya
- Doğ Güneşim Doğ

- Oyun Atölyesi (http://www.oyunatolyesi.com/ )

Halul Bilginer ve Zuhal Olcay’ın birlikte kurdukları, Moda’daki Oyun Atölyesi’nde bu sezon, Haluk Bilginer ile Vahide Gördüm’ün birlikte rol aldığı “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler” isimli oyunla 4 Ekim’de başlıyor. (Perşembe günleri indirimli). Atölye’de sergilenen diğer bir oyun ise, geçen seneden devam eden, genç oyuncuların rol aldığı “Hırçın Kız”.

- Tiyatro Kedi (http://www.tiyatrokedi.com/ )

Tiyatro Kedi, 18 Ekim’de; Jack Sharkey ve Dave Raiser’in yazdıkları, İpek Kadılar Altıner’in uyarladığı ve şarkı sözlerini yazdığı “Müzikaldeki Hayalet” isimli coşkulu, komik pop bir müzikal ile seyircisi ile buluşacak. Başrolleri Deniz Türkali, Demet Tuncer ve Atılgan Gümüş paylaşıyor. Biletler, Biletix’ten temin edilebilir.

- Tiyatro DOT (http://www.go-dot.org/ )

Dot'un yeni oyunu: Mercury Fur / Kürklü Merkür isimli fütürist bir masal ... Deneysel bir Tiyatro olan DOT’un kurucusu Murat Daltaban, yerleri ise Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda. Oyun, Ekim ve Kasım ayı boyunca her Çarşamba, Perşembe, Cuma ve Cumartesi akşamı 20.30 da oynayacak. Oyunun seyirciye açık yapılacak “seyircili prova” tarihleri Ekim ayında internet sitesinden açıklanacak. Oyun Çarşamba ve Perşembe akşamları ise, ingilizce üstyazı ile oynayacak.

- Bakırköy Belediye Tiyatrosu (http://bbt.bakirkoy.bel.tr/ )

BBT, çağdaş Türk Tiyatrosu'nun önemli genç yazarlarından Özen Yula'nın “Gözü Kara Alaturka” adlı oyunuyla sezona merhaba diyecek. Tiyatro oyunlarını Ataköy’deki Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sergiliyor.
Herkese iyi seyirler...

6 Eylül 2007 Perşembe

Eylül...

Beni bu eylül öldürecek
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.
Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.
Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim.....

Ve eylülün çıplak ayakalrına bir yazı bırakırım.
Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla
tenimi kanatarak uyandırır beni.
Ben eylüle akarım.
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,
siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.
Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.
Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi
bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,
beni ve herşeyi koynuna alarak,
bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.
Kadınları ve hüznü eylülde severim...

Keman konçertolarını,
akşam saatlerinde bir bir ışık yangını ile kıpkızıl tüten
yalnız ağaçları,ürkek tebessümleri ve edepsiz kahkahakarı severim.
Lacivert bir deniz benim ellerimde oynaşır.
Sahiller,yaşlı bir kadın gibi kendine terkedilir
Şarkılar,incecik bürümcükten acılar vaad eder her dinleyene
Bitenin başlayana dokunduğu yerdir eylül...

Onun için yanık yanık tütsü kokar,
Onun için değdiği yeri kanatır.
Eylülde aşk,eylülde acı,eylülde yalnızlık zordur,
eylülde herşey zordur,ben eylülü onun için severim.
Eylül ışıklarında çırılçıplak ruhlar yıkanır
Herkes herşeye kapısını aralar 'bir aşk oluverir aşinalık'.
Ölüm kıvırcık saçlarını hayatın göğsüne dokundurur.
Aşkı ve ölümü ben hep bu ayda beklerim.
Nasıl da mahsun ve nasıl da tehditkardır.
Ben eylülde bütün aşklardan ve ve kadınlardan korkarım...

Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.
Ve ben eylüle akarım
Bir hüzün gibi akarım
ben eylüle, kanayan bir aşk gibi akarım,
Siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm gibi akarım...

Ahmet Altan

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Aşk...

Oldukça gecikmeli olarak izledim, Jude Law, Jennifer Tilly ve Gretchen Mol'un başrollerini paylaştığı, "Yan Odadan Melodiler - Music From Another Room" isimli filmi. Yapım yılı 1998. Oh, maaşallah neredeyse 10 sene rötar. Neyse zararın neresinde dönersek kardır, di mi? Film çok keyifli bir romantik komedi ama bir taraftan da eğer aynı frekansa girebilirseniz, çok da düşündürücü.

Filmin başlarında tüm aile bir akşam yemeği için masaya oturuyor. Danny'de (Jude Law) misafirleri. Aileden biri soruyor; Aşk sence nedir?

"Hani" diyor, "yan odadan sevdiğiniz bir melodiyi duyup eşlik etmeye başlarsınız, sonra kapı kapanır, tren geçer, sesler birbirine karışır ve siz melodiyi duyamaz olursunuz ama kendi kendinize devam edersiniz. Sonra müzik yine duyulmaya başladığında bir bakarsınız ki tam olarak aynı yerde, aynı sözleri söylemeye devam ediyorsunuz. İşte aşk böyle birşedir."

Bu sahneyi 3 kere başa sarıp izledim. Film bittikten sonra da düşünmeye başladım, Aşk Nedir? diye.

Aklıma ilkokul yıllarım geldi. O zaman aşk, bir suydu içip içip kudurduğumuz. Sonra da, yüzlercesinin arasından, Tarkan'ın şarkı sözleri geldi aklıma "yıllar yılı gülmedi yüzüm, buralara doğmadı güneş, ben hep güzüm, baş edemedim, ben aşksız edemedim, medet umdum, hep fani para puldan, anladım yalan dünya malı, yalnız edemedim, ben aşksız edemedim..."

Uyku tutmadı, gecenin bi körü internete girdim. Türk Dil Kurumu'na göre "Aşk", arapça kökenliymiş ve "Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi" demekmiş. "Kavuşamazsanız, aşk olur." demiş Aşık Veysel. "Mutlu aşk yoktur" demiş Aragon ve "Mutlu aşk yoksa, aşkın bunda suçu ne?" diye sormuş Ahmet Altan. Pınar Kür'e göre ise, "Ask, bir aynaya bakmaktır, kendini ne kadar güzel görürsen o kadar aşık olursun...". Newton ise, "Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına, duvar ördükleri için yalnız kalırlar." demiş.

Ekşi Sözlük'te, tam 219 sayfalık giriş yapılmış, Aşk için. İşte 5466 giriş arasından gözüme takılanlar;
- "Sabah uyanmanızın bi anlamı olması...", (creep)
- "Aşk almadan vermektir.", (cyrus)
-"Aşıklardan biri banyo yaparken, diğerinin yarım metre uzağında tuvaletini yapmaktan çekinmemesidir", (sis)
- "Aşk odur ki, karşınıza yirmi tane huri getirseler gözünüze duvar kerpici gibi cansız görünür.", (1)
- "Onun buralarda, bu şehirde biyerde olduğunu, aynı yollarda yürüdüğünü bilmek ve bunun mutluluk vermesidir. Karşındakini sadece varolduğu için sevebilmektir.", (645)
- "Okyanusun en derin yerinde nefes almaktır.", (Dizzyangel)
- "Çingene çiçekçinin söylediği ilk rakamı ödemektir.", (Dr. Henry Jekyll)
- "Çivinin çiviyi sökmemesi halidir.", (Bilimum)

Sahi nedir aşk?

2 Ağustos 2007 Perşembe

Evet, Sizi Beğenmiyorum...


Dünyayı kasıp kavuran diziler ve bizimkiler arasındaki farklar bile, en azından bu konuda muhassır medeniyetler seviyesine ulaşmak için daha kaç fırın ekmek yememiz gerektiğinin bir göstergesi bence.

O beyinler bir adaya düşen uçaktaki insanlarla ilgili 6 senelik bir kurgu yapıp, komplo teorileriyle tüm dünyada izlenme ve fikir üretme açısından rekor kırarken bizimkiler, hala gözlerini pörtletmeyi oyunculuk, aşiret kültürü üzerine varyasyonlar geliştirmeyi ise yaratıcılık sayıyor.

Bizim dizilerimizde bütçeler minimum, oyunculuk deseniz yapmacık, senaryolar ise tutarsız, birbirinin tekrarı ve inandırıcılıktan çok uzak.

Geçen gün Gülse Birsel’in ropörtajında okudum: “Psikologlar Avrupa Yakası’nı, gülerek deşarj olsun diye hastalarına tavsiye ediyormuş.” Gerçekten inanmak istemiyorum. Bir ikisi haricinde kalan tüm dejenere karakterler, zaten bozuk olan toplum yapısını ve algı düzeyini daha da aşağıya çekiyor bence. Ya insanlar Gaffur gibi giyinip, futbol takımı kurdu. Bir ara da herkes Selin gibi konuşmaya başlamıştı.

Hal böyle olunca benim gibi düşünenler ister istemez farklı alternatifler aramaya başlıyor. Bu noktada da ya CNBC-E ve Dizimax, giriyor devreye ya da ses getiren dizilerin geçmiş sezon dvd’leri..

Benim tercihlerimin başında, sanırım artık bilmeyenin kalmadığı, Lost geliyor. 3. sezonunu tamamladık. Kafamda bi sürü soru ile, bu eziyetin!! daha 3 sezon devam edeceğini açıklayan yapımcılara söylenmekle meşgulüm. Hele sezon finalindeki geleceğe gidiş, tüm teorileri altüst ederek, gidişatı bambaşka bir rotaya çevirdi. Yeni sezon, 2008 Şubat’ta.

Nip / Tuck, benim 2. sıradaki dizim. Siyah beyaz gibi karakterlere sahip 2 plastik cerrahın, oldukça gerçek ve detaylı ameliyat sahneleriyle destekli, hayatın birebir içinden hikayeleri. Ekim 2007 sonunda 5.sezonu başlıyor. Artık Hollywood’dalar.

“Save the cheer leader, save the world” sloganıyla ilk sezonunu tamamlayan Heroes, birbirinden farklı, doğaüstü güçlere sahip kahramanların hikayelerini anlatıyor. 1. sezonda onlar dünyayı kurtarmaya çalışırken biz onları ve hikayelerini tanıdık. 2. sezonun ilk bölümü 1600’lerde başlıyor.

Alias ise, CIA’de çalıştığını zannederek, ona karşı bir grubun içinde yer almak zorunda kalan, bunu öğrendiğinde de CIA’e başvurarak çift taraflı ajan olan Sydney Bristow'un 5 sezon süren hikayesini anlatıyordu. Ama ne hikaye, Amerika’dan Uzakdoğu’ya, Afrika’dan kutuplara.

Bunların arasında hiç sıkılıp da yarım bıraktığın yok mu derseniz, 24 ve Battlestar Galactica var. 24’e 3 sezon dayanabildim (şu anda 6 sezon oynadı, en az 2 sezon daha devam etmesi planlanıyor), diğerini ise 1. sezonun ortasında bıraktım.

31 Temmuz 2007 Salı

Bir Garip Seyyah Oldum Firavunlar Uğruna...

Kime temmuz başında Mısır’a gideceğimizi söylediysek, sanki çıldırmışız gibi baktı yüzümüze. İstanbul zaten yeterince sıcaktı ve biz yetmezmiş gibi çöle gitmeye karar vermiştik. Bi de üstüne üstlük bilirlerdi ki, biz sıcaktan hiç haz etmezdik. Ama oldu ve bir çılgınlık yapıp 4 Temmuz’da sıcaklığın 30’lar civarında olduğu ama nemin esamesinin okunmadığı Mısır’a gittik ve rüya gibi bir tatil yaptık.

Rezervasyon yaptırdığımız acenta, Mısır turunun artık kendileri için bir klasik olduğunu iddia ediyor ve bugüne kadar tura katılan tüm misafirlerinin çok memnun döndüğünü de ekliyordu. Ve her detayı dıdık dıdık sorduktan sonra, 4 gün Kahire - 3 gün Sharm el Sheikh paketine dahil olduk.

Bu noktada özellikle internet üzerinden yaptığımız araştırmalarda Mısır ile ilgili öğrendiğimiz ilk bilgilerve uyarılar; “Mutlaka güneş koruyucunuz ve gözlüğünüz, gezecek çok yer, çıkacak çok merdiven olduğu için rahat ayakkabınız, fotoğraf makineniz veya tercihen kameranız yanınızda olsun, hijyen açısından daima şişe su için ve bir dezenfektan losyon veya mendil taşıyın” şeklinde oldu.

Uçağımız charter sefer olduğu için Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalktı. Burası AHL ile kıyaslandığında oldukça küçük ama yurtdışındaki birçok alana göre şık bir yer olmuş. Birer cafési ve freeshopu ile bir nevi butik havaalanı. En güzel tarafı ise, rötar sıkıntınızın olmaması.

AMC Havayolları’nın oldukça eski gözüken 737’si ile yaptığımız 1 saat 50 dakikalık sorunsuz yolculuktan sonra Kahire Havaalanı’na indiğimizde grup o kadar rahatladı ki, bir Türk klasiğini gerçekleşti ve uçağın içinde kocaman bir alkış koptu. Ama esas süpriz bunu üzerine kabin görevlisi tarafından yapılan anonstu: “Şımarmayın, rahat durun…”

Bu noktada grupta herkes çok keyiflenmişti ancak kimse pasaportta yaşayacakları için hazır değildi.

Uçaktan indik. Hava hiç de şartlandığımız gibi değildi. Hatta Temmuz ayında, çöldeki bir ülkeye göre oldukça makul bir sıcaklık vardı. Herkes cep telefonlarını açtı, İstanbul’daki yakınlarına sağ salim indiğimizi haber verdi ve pasaport kontrolüne girdik. Ama sadece grubun yarısı çıkabildi. Geriye kalan kısmını, yaklaşık 1.30 saat, hiçbir açıklama yapmadan beklettiler. Sonradan öğrendik ki, bu gruplarla turist olarak ülkeye giren bazı kişiler daha sonra İsrail’e kaçmış, bu yüzden de özellikle Türk turist kafilelerine böyle bir uygulama yapıyorlarmış.

Uzunca ve sıkıntılı bir bekleyişten sonra, pasaport kontrolünden geçemeyenler, “Müslüman mısınız?”, “Hiç İsrail’e gittiniz mi?” şeklinde bir nevi sorgulandıktan serbest kaldı ve havaalanının otoparkında bekleyen gruba katıldı. Sinirler hafif gerilmişti, acıkmıştık ve planlanan panaromik çevre gezisi için de hava kararmaya başlamıştı.

Herkes otobüse yerleştikten sonra 3 otobüs olarak yola çıktık. Rehberimiz 11 aydır her hafta bu turu yapmanın verdiği tecrübeyle, once içeride yaşadığımız durumun sebeplerini ve kendileri içeri alınmadığı için çaresiz beklediklerini söyleyerek özür diledi ve nispeten yatışan misafirlerine Mısır tarihi hakkında bilgi vermeye başladı.


Öğrendik ki, Nil’den bağımsız bir Mısır tarihi anlatmak neredeyse imkansız. Nil nehri Mısır'ı üst Mısır (güney) ve alt Mısır (kuzey) olmak üzere ikiye ayırıyor. M.Ö. 3000 yıllarına kadar Mısır, alt ve üst Mısır'ın ayrı ayrı yönetildiği krallıklar halindeymiş. M.Ö. 3000'de üst Mısır'ın kralı Menes (Narmer) alt Mısır'ı da ele geçirerek ilk Mısır hanedanını kurmuş. M.Ö. 2650'ye kadar uzanan bu döneme erken hanedanlık dönemi deniyor. Firavunlar hakkında pek birşey bilmiyoruz, ama bugüne kadar uzanan pekçok şehir bu ilk iki hanedanlık zamanında kurulmuş.

M.Ö. 2650 yılında piramitler dönemi de diyebileceğimiz Eski Krallık dönemi başlıyor ve 3.-6. hanedanlık dönemleri M.Ö. 2150 yılına kadar sürümüş. Gize piramitleri de bu dönemde yaşayan üç firavunun eseri. Eski Krallık kaos içerisinde sona ermiş ve 7.-11. hanedanlıkları kapsayan yüz yıllık bir kargaşa hüküm sürmüş. Sonunda Mentohotep ülkeyi biraraya getirmeyi başarıyor ve M.Ö. 1750 yılına kadar süren Orta Krallık dönemi başlıyor. Bu dönem sanata ve özellikle mücevher yapımına önem verilen bir zaman dilimi olarak göze çarpıyor.

Orta krallık döneminin sonunda M.Ö. 1540 yılına kadar süren bir kargaşa dönemi daha yaşanıyor. 18.-20. hanedanları kapsayan Yeni Krallık döneminde ise firavunlar mezarlarını ortalık yerde yapmak yerine çalınmasınlar diye gizli vadilerde saklamaya başlıyorlar. Ama sonunda rahipler kendilerine politik güç sağlamak amacı ile mezarları soymaya başlayınca ülkede düzen kalmıyor ve bir kez daha kargaşa yaşanmaya başlıyor. M.Ö. 1070-715 yılları arasındaki bu döneme Mezopotamyalılar son veriyorlar ve M.Ö. 332'de Büyük İskender'in gelişine kadar süren Son Krallık dönemi başlıyor. Büyük İskender Mısır'da sadece bir sene kalmasına rağmen onun ve ordusunun etkisi M.Ö. 30 yılında Roma kralı Augustus Mısır'ı ele geçirene kadar sürüyor.

Roma ve Bizans etkisi Mısır'ın M.S. 642'de İslamiyet'e geçişine kadar sürüyor. Sonrasını hepimiz az çok biliriz, 1517'de Yavuz Sultan Selim'in alması ile Osmanlılar'a geçen Mısır, daha sonra, önce Fransız sonra da İngilizler'in egemenliği altında kalıp II. Dünya Savaşı'nın ardından bağımsızlığına kavuşuyor.

Bugüne gelirsek, cumhuriyetle yönetiliyorlar. Para birimleri Mısır Poundu. 1$ yaklaşık 6 MP. Enflasyon neredeyse yok gibi. Kadınların büyük çoğunluğu kapalı. İnsanları genellikle miskin. Turistleri ciddi bir gelir kapısı olarak görüyorlar. Bahşiş kelimesi neredeyse besmelenin yerini almış. Pazarlık ise, vazgeçilmez. Fiyatları üçtebirine kadar düşürebiliyorsunuz.

İlk bilgileri almış, kafamızdaki soruların bir kısmını sormuş ve piramitlerin karanlıktaki silüetini görmüş bir şekilde Giza bölgesindeki otelimize vardığımızda saat 21.30 olmuştu ve artık iyice acıkmıştık. Tam otobüsten inerken, gruptaki küçük kızlardan bir tanesinin “Ay anne çok acıktım ve yoruldum, yeter artık, sinir krizi geçirmek üzereyim” şeklindeki serzenişine “Sen sinir krizinin ne olduğunu nereden biliyorsun” gibi bir cevap verecekken eşimin dürtüklemesiyle otobüsten indik.

Zaten oda anahtarlarımız otobüste dağıtılmıştı, o yüzden bavullarımıza üzerine oda numaralarımızı yazdığımız etiketleri yapıştırdık ve onları bırakıp direkt odamıza gittik. Otel oldukça büyük bir alan üzerine kurulmuş. Ancak 1999 yılında inşa edilmesine ve 5* olmasına rağmen sebebini çözemediğimiz bir eski görüntüsü vardı. Ancak en büyük şoku duşu açınca yaşadık. Su resmen sarı akıyordu. Sonradan bunun arıtılmış Nil suyundaki madeni tuzlar sebebiyle oluştuğunu, biraz bekleyince yoğunluğunun azaldığını ve zararsız olduğunu öğrendik. Bavullarımız gelince soluğu restorantta aldık ve Mısır mutfağının lezzeti ve hijyeni konusundaki tüm şartlanmışlığımızın dışında oldukça lezzetli bir akşam yemeği yiyerek geceyi tamamladık.

Ertesi gün saat 9.00’da, tüm grup olarak, kahvaltımızı yapmış, güneş kremlerimizi sürmüş, sularımızı stoklamış, kamera ve fotoğraf makinelerimizi yüklenmiş olarak lobide hazırdık. Ve Giza’daki 3 büyük piramide doğru yola çıktık.

Keops (Khufu) Piramidi’nin nasıl inşa edildiğine dair hala kesin bir cevap bulunamamış. Herodot’a göre 30 yılda tamamlanmış ve 100.000 esir çalışmış. Diğer teoriye göre köylüler tarafından inşa edilmiş. İşçilerin ücreti yemek vererek yani gıda yardımıyla ödenmiş. Temmuz ve Kasım ayları arasında Nil Nehri taştığından dolayı bu arazide çalışamıyormuş. Taşan suları, Aswan ve Tura’dan satın alınan taşların yer değiştirmesi için kullanmışlar. Su, taşları piramide doğru getirmiş. Bu piramidin inşası, M.Ö. 2589-2566 yılları arasında tamamlanmış. Piramitte, tanesi yaklaşık 2,5 ton olan 2.300.000 adet taş blok kullanılmış. Toplam ağırlık yaklaşık olarak 6.000.000 ton ve yükseklik 482 feet (140 m) dir. Dede, oğul, torun sıralamasında dede Keop’un piramidi, Giza’ daki en geniş ve en eski piramit.



Bu noktada Keops piramidiyle ilgili insanı hayrete düşüren ve o dönemdeki insanları ve orataya çıkardıkları ürünü bir kez daha sorgulamamıza sebep olan bazı ilginç bilgiler de eklemek istiyorum.

1. Keops Piramidi'nin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyormuş(149.504.000km).
2. Piramidin üstünden geçen meridyen karaları ve denizleri tam 2 eşit parçaya bölüyormuş.
3. Taban çevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını veriyormuş.
4. Piramidin içinde dünyanın ağırlığı yazıyormuş.
5. Piramidin tam olarak dünyanın merkezinde bulunuyormuş.
6. Piramitlerin içerisinde "ultrasound", radar, sonar gibi cihazlarin çalismıyormuş,
7. Piramit kimin adina yapildiysa onun bulundugu odaya yilda 2 kez günes girdigini ve bu günlerin dogdugu ve tahta çiktigi günlermiş,
8. Piramidin çalışkan işçileri olağanüstü bir çabayla günde 10 parça üst üste koyduklarını kabul edersek, piramitteki 2.5 milyon taşın 250.000 gün yani 664 yılda ancak tamamlanabilecekken,piramit 20-30 yılda bitirilmiştir.

Keops Piramidi’nden sonra yapılmış olan ve onun hemen yanındaki Kefren Piramidi, sıklıkla “2. Piramit” olarak anılıyormuş. Kefren, Khufu ve Hensuten’in oğlu ve halefi. Khufu’nun diğer oğlu ve halefi Ra’djedef, Abu Rawash’a kendi piramidini yaptırmış. Kefren Piramidi, Khufu’nunkinden çok daha mütevazı olarak dizayn edilmiş. Tabanı Büyük Piramit’ten 15 m. daha kısa iken, daha yüksek bir noktada olduğu için yüksekliklerinin arasındaki fark 3 m. dir. Tepe noktası, en başta üç piramidin de üzerinde bulunan kireçtaşı katmanının sağlam kalmış olduğu tek yer. Biz geri kalan kısımın zaman içinde aşındığını zannetmiştik ama gerçekte ortaçağda Kahire hükümdarlarınca alınıp kendi anıtlarında kullanılmış.

Keops Piramidi gibi Kefren Piramidi’de Belzani tarafından 1818 yılında girilmeden talan edilmiş.

Baba ve oğulun piramitlerinden sonra soluğu torun Mikerenos’unkinde aldık. Giza Platosu’ndaki son piramit olan Mikerenos’un taban alanı diğerlerinin dörtte birinden küçük. Bu, kimilerince büyüğe saygı, kimilerince de iktidar kaybı olarak yorumlanmış. Üç piramit içinde biz gittiğimizde bir tek Mikerenos’un içine girişe izin veriliyordu. Kalp ve astım hastalarının girilmesinin tavsiye edilmediği mezar odasına tüm itirazlara karşı girme teşebbüsüm, dimdik, karanlığın içine doğru inen merdivenlerin yarısında, artık neredeyse nefes alamadığımı fark etmemle sona erdi ve geri çıktım.

12.yüzyılda piramit sökülmek istenmiş, ama piramidin kuzey cephesinde görülebilen bir yarık açıldıktan sonra projeden vazgeçilmiş.


Tüm bunları öğrenirken bir taraftan da, Sultanahmet’i aratmayacak olaylar yaşadık. Grubu gören deveciler, kartpostal, sahte papirüs, incik boncuk ve içecek satıcılarıyla, bizimle fotoğraf çektirip bu lutufları karşısında para isteyen yerli halk hiç peşimizden ayrılmadı. Çok akıllılar. Önce dininizi sorup ona göre bir pazarlama yapıyorlar, tutmazsa ülkeye göre. Tur sonunda artık duyunca çığlık atma seviyesine geldiğimiz cümle ise, “yavaş yavaş Hasan Şaş” oldu. Hikayesi de şu, dünya kupasını anlatan spiker Hasan Şaş gole giderken, bu cümleyi kurmuş ve bu da Türk olduğunuzu öğrendiklerinde, biraz dikkat çekmek, biraz da sempatik gözükmek adına kullandıkları birşey olmuş.

Gün çok yoğundu ama otelde değil, gece piramitlerde yapılan ışık ve ses gösterisi ile sona erdi. Gerçi ben Jan Michael Jar’ın milenyuma girerken yaptıkları gibi bişey bekliyordum fakat bu bambaşka bişey çıktı. Bizlere Mısır tarihini ses ve ışık oyunlarıyla, Sfenks ve piramitleri lazerle giydirerek unutulmayacak bir gösteri sundular.

Ertesi günkü durağımız papirüs atölyesiydi. Gerçek papirüsün hangi işlemlerden geçerek kağıt haline geldiğini canlı olarak görme imkanımız oldu. Şu anda evimizin en değerli 2 tablosunu o gün, o atölyeden aldık.

Öğlen yemeğimiz içinse tercihimiz zincir restoranlar oldu. Biz Pizza Hut’ı tercih ettik, kimisi de Kentuckey’i. Yemek standart ama fiyatı o kadar ucuzdu ki. Büyük supreme, içecekler, salata ve tatlı için bizim paramızla 12 ytl ödedik.

Akşam oteldeki son gecemizdi ve tesadüf bir düğüne denk geldik. Bazılarımız gruba dahil olup onlarla beraber oynadı, bazılarımız ise fırsattan istifade bol bol fotoğraf çekti.

Böylece turumuzun Kahire bölümünü tamamlamıştık ve sabahın ilk ışıklarıyla beraber Sharm ‘a gitmek için 7 saat süren otobüs yolculuğumuz başladı. Size söyle ifade edeyim, yurdumun en kıyıda köşede kalmış mola yerleri bile iki molamızdakilerin yanında first class kalır.

Ama bu 7 saatin sonunda ulaştığımız bir Cennet var ki, o anlatılmaz ancak yaşanır. Kızıldeniz kıyısındaki Sharm, inanılmaz güzel denizi, mercanları, balıkları, çöl safarileri ve bedevi çadırları ile çölün yanında bir vaha gibi.

Tatilinizi hem tarih hem de güneşle birleştirmek isterseniz Mısır, listenizde üst sıralarda olsun. Benden söylemesi.

2004 yılından ama sanki bugün gibi...

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Haklı Çıkmaktan Hiç Bu Kadar Üzgün Olmamıştım...


20 Temmuz 2007 Cuma

Lysistrata - Kadın I-ııh Derse...

Bugün haddinden fazla siyasete bulaştım ama CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Finans Dünyası'nın ileri gelenleri için söylediği "'AKP'nin Türkiye'nin geleceğine nasıl bir tehdit oluşturduğunu biliyoruz. Biz bu kadar para kazanamayacağız ama bütün bunları değerlendirerek oyumuzu CHP'ye veriyoruz' diyorlar. Geçenlerde yarı şaka bu konu konuşulurken, bir arkadaşım dedi ki, 'Elbette CHP'ye oy verecekler çünkü eşleri onların bacaklarını ayırır, kıpırdayamazlar'. Cumhuriyet mitinglerine o kadınlar koşarak gitmişlerdi. Cumhuriyete onlar sahip çıkıyorlar" şeklindeki demecine rastlayınca aklıma geldi, yazmadan edemedim.

Aristophanes'in savaş karşıtı bir oyunu vardır, Lysistrata. Alt başlığı da "Kadınlar ı-ıh derse". M.Ö 411 yılında yazılan ve dilimize, Azra Erhat - Sabahattin Eyuboğlu tarafından "Biz Kadınlar" ismi ile çevrilen bu oyunda, baş kahraman Lysistrata, diğer bütün Spartalı Kadınları, barışa karşı eyleme geçmeleri için örgütler. Onun liderliğinde Akropolis'i ele geçiren kadınlar, savaş sonra ermedikçe eve dönmeyeceklerini, kocalarına karılık, çocuklarına analık yapmayacaklarını duyururlar. Erkekler bu durumu kabullenemez, zor kullanmayı da başaramazlar. Akropolisten çıkaramadıkları kadınlar hazineye de el koymuşlardır. Kadınların eylemi erkeklerin çıkarlarına bir de ekonomik açıdan dokununca Atina ve Sparta'lılar arasında beklenen barış imzalanır.

Ünlü eserin girişinde, Atina’da bir sabah vaktidir. Eli böğründe Lysistrata, tanıdık tanımadık tüm komşu hatunlara haber salmış, sabırsızlıkla toplantı vaktini beklemektedir. Erkekleri evlerden ırak kılan savaşa son vermeyi amaçlayan hain planlar peşindedir.

Lysistrata: “Nâzik... hem de nasıl! Yunanistan’ın kurtulması kadınların elinde.!”

Kleonike:“Yandı öyleyse Yunanistan!”

Lysistrata:“Devletin işlerini ele almalıyız. Yoksa, ne Peleponnes kalır ortada.. Ne Boiotia... Ne Atina demeye dilim varmıyor. Orasını artık sen düşün.”

Kleonike:“Böyle parlak işleri kadınlardan nasıl beklersin? Akıllı kişilerin işleri bunlar. Bizim işimiz gücümüz boya sürünmek, takıp takıştırmak, sarı fistan, süslü pabuç edinmek...”

Savaşan kocayı koynuna alma!

Lysistrata:“Nasılı yok, onlar girdi mi araya, erkekler o zaman zor mızrak atarlar birbirlerine.... Zor kuşanırlar kalkanı...... Kılıç, kargı taşıyamaz olurlar...”

Lysistrata:“Erkek diye bir şey kalmadı ortalıkta, ne dost, ne bir koca. Miletoslular’ın ihanetinden sonra erkek kıtlığına ne çare bulacağımızı bilemez olduk. Bir yolunu bulursam, benimle birleşip, savaşa son vermeye var mısınız?”

Teklif, teorik planda kabul edilmiştir. Akabinde ve de detayında ise, dananın kuyruğu kopacaktır.

Lysistrata:“Peki öyleyse, göze alacağınız şey... erkeklerle o bildiğiniz işi yapmamaktır... Ne oldu, ne var? Ne kaçıyorsunuz? Nereye? Hey!... Ne oluyorsunuz? Ne diye asıldı suratlarınız? Ne oldu size birdenbire? Nedir bu ağlamalar, sızlamalar? Yapacak mısınız, yapmayacak mısnız dediğimi? Nedir sizi böyle ürküten?”

Kleonike:“Ben yapmam bu dediğini, ne yalan söyleyeyim? Savaşın süreceği varsa, sürsün...”....Ateşlerin içinden geç de, geçerim...Tek o işi bırak: onsuz olmaz Lysistrata’cığım.”

Lysistrata:“Ah siz kadınlar! Tepeden tırnağa dişiliksiniz siz! Tevekkeli değil, bütün tragedyalar bizi konu alır, aklınız fikriniz hep onda.”

Lysistrata:“Olur, bütün tanrılara yemin ederim ki, olur. Düşünün bir kere, evinizde oturuyordsunuz, süslenip püslenmişiz, soyunup üstümüze sâde bir örtü atmışız, yıkanıp tertemiz omuşuz, erkeklerimiz gelmiş, yanıp tutuşuyorlar, tam yanımıza sokulurlarken, olmaz diyoruz. Bakın o zaman, barıştan yana olurlar mı, olmazlar mı!”

Lampito:“Evet, Menelaos da Helena’nın çıplak memelerini görür görmez, kılıcını kaldırıp atmamış mıydı yere?”

(...)

Harry Potter ve Ölüm Takdisi...

Aşağıdaki yazı ile benim ne kadar "Herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine" biri olduğumu daha iyi anlayabileceğinizi düşünüyorum. Paylaşacağım konu, benim için, gerçekten önemli ve sinir bozucu. "Hadi canım", diyebilirsiniz, dalga geçebilirsiniz. Hiç önemli değil, ben çok ama çok mutsuzum.

Hayırdır inşallah? Nedir bu kızın sıkıntısı? diye olurda merak ederseniz, konu Harry Potter serisinin son kitabı, "Harry Potter ve Ölüm Takdisi".

Kitap yayımlanmaya başladığı ve ilgilileri arasında bir fenomen olduğu ilk günlerde ben bir "çocuk" kitabı için vaktim olmadığını söyleyerek, bi havalarda dolaşıyordum ortalıkta. Miniş'in uzuun süre ikna çalışmaları sonucunda, bi başladım, tam başladım. 6 kitabı bitirmem 1 ay sürememiştir. Gerçi seri kitap veya filmlerde, ürünü çıkar çıkmaz tüketince kendime accayip gıcık oluyorum. 2-3 günde okuyup, yayımlanır yayımlanmaz seyrediyorum. Sonra değişen sürelerde yeni kitap, yeni bölüm, yeni film çıksın diye bekliyorum.

Neyse lafı uzattım. Harry Potter'da neyi bu kadar beğendin diye sorarsanız, cevabım JK Rowling'in hayal gücü ve en ince detayına kadar yarattığı dünya.

Büyücüler dünyası dediğinizde aklınıza gelen basit süpürgelerle uçmak veya 1 tutam davultozu, 1 yengeç bacağı vs ile yapılan büyülerden bahsetmiyoruz burada. Komple bir kültür ve yaşam tarzı bize sunulan. Aile hayatlarından, yaşam tarzlarına, eğitim sistemlerinden birbirleriyle ilişkilerine kadar.

Yarın, yani 21 Temmuz ise serinin takipçileri - malesef yurt dışındakiler - için çok önemli bir gün. Çünkü aylardır özel güvenlik önlemleriyle saklanan, yazarın son noktayı koyduktan sonra 2 saat ağladım dediği, önemli kahramanlarından 2'sinin öleceği, serinin 7.kitabı yarın yayımlanıyor. Peki ya bizde. İyi ihtimalle Eylül'de.

Eee, herkes okuyup öğrenecek, sonu hakkında, olaylar hakkında yazılar akmaya başlayacak, biz hala bekliyoruz. Ya bu olabilecek bişey mi? Eğer değişmediyse, kitaplar Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkıyor. Peki niye aynı anda değil. Hadi bekleme faslını geçtim ama o yorumlar, kulaktan kulağa yayılan söylentiler. Birini okumasan, duymasan, diğerine gözün takılacak, kulağın duyacak.

Çok mutsuzum çoook...

(Yazı sonunda bu mudur diye kendinize soruyorsanız, BUDUR. Hiç heveslenmeyin, zamanında sopa yemişliğim de vardır:)

Biraz da Siyaset...

Kafamda bi sürü şey var. Bi kaçını burada sıralamazsam rahat edemeyeceğim. Başlıyorum:)))

  • Erken seçim kararı alındığındaki, bizim dükkandaki "ihtiyarlar" (bu kendileri için, kendi tabirleri, benim de çok hoşuma gidiyor. Hatta başım sıkıştığında "İhtiyar Heyeti'ne bi sorum var" diyorum, hep beraber gülüyoruz :)), "Bu iktidarın sonu gelmiştir, herkese hayırlı olsun" gibi bir fikir belirttiler. Halbuki O günden beri benim uykularım kaçıyor. Çünkü ben bu ülkenin sessiz çoğunluğunun birlik olabileceğine, ders verebileceğine malesef inanmıyorum ve güvenmiyorum (İnşallah yanılırım:)
  • O kadar karmaşık bir insan yapımız var ki. Ne hayat şekillerimiz, ne bakış açılarımız, ne de ideallerimiz birbirini tutuyor. Nasıl bir olacağız. Kaldı ki, hayatın hemen hemen benzer taşlarını aşındırdığımız dostlarımız bile, Fatih 'Çarşamba Topluluğu' ile aynı görüşü destekliyor. Sistemden memnunmuş ???
  • Bizim 'İhtiyarlar Heyeti' arasında anket yapıldı. En küçük ben olduğum halde en kötümser ben çıktım.
  • Diğer taraftan Mehmet Tezkan'ın, Başbakanın 'Tek başına iktidar olamazsam giderim' çıkışından sonra, hem köşesinde hem de Sky Turk'te yaptığı bi yorum var, bana çok aklı başında geliyor. Kısaca şöyle: "Başarı ve başarısızlık kriteri biraz hassas ve partilerin yapılarına göre farklılık gösteriyor. AKP, en azından, oylarını korursa, MHP ve DP meclise girerse, CHP ise oylarını yükseltirse başarılı. Ancak 4 veya 5 partili bir mecliste, artması muhtemel bağımsız sayısını da göz önüne alırsak, şimdiki milletvekili sayılarına ulaşmaları zor gözüküyor. " Hadi buyurun buradan yakın.
  • Ayrıca şimdinin bağımsız adayı olan geçmişin DTP üyelerinin de mecliste olmaları ve muhtemel koalisyon matematiğinde rol oynamaları bekleniyor. Ay ben ağlamak istiyorum!!!! Elbette ki herkesin seçilme ve temsil hakkı var. Ama bunlar aleni örgüt propogandası yapıyor. Hadi geçtim onların "Devletin bağımsız bütünlüğünü koruyacaklarına dair yemini nasıl edeceklerini, devletin bunlara milletvekili olarak para ödeyeceğini, birilerinin onları muhattab alarak pazarlık yapabileceğini, bugüne kadar şehit olan binlerce askerin ailesine nasıl açıklayacağız?
  • Bi de geçmiş zaman pek hatırlamıyorum. Her seçim dönemi bu kadar seviyesiz miydi, yoksa bu sefer artık ipin ucu kaçtı mı?

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Benim "Crocs"larım Vaaar...



İşte son dönemde, neredeyse bir fenomen haline gelmiş olan, kocisin tabiriyle Heidi'nin Patikleri, Crocs'lar.

Türkiye'de yakın zamanda, En Güzel Çirkin adıyla(http://www.enguzelcirkin.com/) piyasaya sunulan bu komik ayakkabılar, gerek hafifliği, gerek rahatlığı, gerekse cıvıl cıvıl rekleri ile hemen dikkat çekiyor.

Üç cesur girişimci, hobileri olan yelken sporunda kullanmak üzere bir ayakkabı üretmeye karar vermişler. Bu ayakkabı kaymaz, su geçirmez ve anti-bakteriyel bir yapıda olmalı; kolay giyilmeli ve çıkarılmalı aynı zamanda çok rahat olmalıymış. Bu arayışlar sonucunda CROCS yaratılmış. Geçen sene Crocs'lardan, dünya çapında, 24 milyon çift satılmış. Bu seneki hedef, 40 milyon.

CROCS’un dört sene gibi kısa bir sürede dünya markası olmasının arkasında markanın üç temel yeteneği yatıyor: Fonksiyonellik, yaratıcılık ve inovasyon.


Bugün CROCS’un kapalı, yarı açık ya da açık tüm modellerinde, patenti markaya ait “Croslite” isminde özel bir malzeme kullanılıyor. Daha önce hiçbir terlikte kullanılmamış olan bu malzeme terlik ve ayakkabıları daha konforlu hale getiriyor. Aynı zamanda yüzde yüz hijyenik ve ergonomik. Ve anormal rahat.

CROCS’un bir teki 150 gram ağırlığında. Dolayısıyla yastık üstünde yürüyormuş hissi yaratıyor. Ayakkabılar ayağı kusursuz bir şekilde sarıyor. Vücut ağırlığının ayaklara uyguladığı baskıyı hafifletiyor. Ayakkabıdaki hava delikleri ayağın nefes almasını sağlıyor.

Böylelikle hiç bir modeli nem, koku ya da leke tutmuyor. Ayakkabıların tamamı anti-bakteriyel özelliğe sahiptir. Dolasıyla kusursuz bir hijyen yaratıyor.


Ayrıca, resimde de görebileceğiniz, ancak sanırım henüz Türkiye'de olmayan veya benim görmediğim, “Jibbitz” adı verilen ve ayakkabıların üzerine kolayca takılabilen sempatik aksesuarlarla ayakkabıyı kişiselleştirme şansı sunuyor.

Zaten sorunlu ayaklarım, bi de tüm gün ayakkabının içinde durduktan sonra, akşama doğru ciyaklamaya başlar. Şimdi eve gider gitmez, Crocs'ları giyince, inanmazsınız, sanki yorgunluğumun yarısı gidiyor.

Modeller unisex, erkek ve kadın, ayrıca çocuklar için de bir seri var. Böyle patik şeklinde olan klasik modellerini sevmezseniz, düz, topuklu veya parmak arası terlik gibi olanları da mevcut.

Klasik modellerinin fiyatı 69 ytl, Boyner Mağazaları'nda, Eczanelerde ve büyük alışveriş merkezlerindeki kiosklarda bulabilirsiniz.

İnanın derdim reklam değil, bu rahatlıktan herkes haberdar olsun, faydalansın istiyorum.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Errare humanum est; perseverare diabolicum!*

“Lisedeki Almanca hocamız Dr. Kopp arada bir Latince atasözleri kullanmayı çok severdi. Bir gün Schiller’in ‘Der Taucher’ (Dalgıç) şiirini yorumlarken aklıma ‘merak’ kelimesinin Almancası gelmeyince bu kelimenin yerine bambaşka anlama gelen bir kelime kullanmışım... Benimle alay etmesine pek alınmış, hatta açıkçası çok üzülmüştüm. Dr. Kopp halime dayanamadı ve gülümsemesiyle beni küçük düşürmüş olabileceğini düşünerek yerinden kalkıp o ünlü Latince atasözünü tahtaya yazdı: Errare humanum est. Hata yapmak insanlara mahsustur.O andan sonra bu lafı dilime pelesenk etmiştim. Yaptığım her hatanın artık bir gerekçesi vardı: Errare humanum est!Hele o Bern’deki öğrencilik yıllarımda... Dr. Kopp sayesinde inanılmaz bir etki yaratıyordum çevremde. O yıllarda Viyana İmparatorluk ve Krallık Üniversitesi’nde doktora tezinin Latince yazılma mecburiyeti daha yeni kalkmıştı; yani Latince bir iki özdeyiş ve atasözü bilmek, etkili olmak istediğiniz entelektüel çevreler nezdinde size iyi itibar sağlıyordu. Tabii en çok kullandığım da yanılma ve hatayla ilgili olanıydı; kâh kendimi affettirmek, kâh karşımdakini avutmak için.Yine öyle uluorta bir ‘Errare humanum est!’ buyurduğum günlerden birinde, hâlâ ahbaplığımızı sürdürdüğümüz İsviçreli dostum Peter Schurter dedi ki: ‘Arkadaş, sen bu deyişi çok kullanıyorsun, ama sadece yarısını kullanıyorsun. Herhalde ikinci yarısını bilmiyor olmalısın!’. Hayli şaşırmıştım. Ben biraz küstahça ‘Neymiş bakalım ikinci yarısı?’ deyince şöyle dedi: Errare humanum est; perseverare diabolicum!* Hata yapmak insanlara mahsustur; hatayı tekrarlamak ise şeytanlara!"

Diye anlatıyor, bugün Akşam'daki yazısında Ali Saydam. Hem anlatımı, hem de içeriği çok hoşuma gitti. O konuyu, benim kestiğim noktada, Ayşe Arman'a bağlamış. Ben de kaç gündür bir iki çift laf etmek istiyordum, iyi denk geldi.

Konuyu bilmeyenler için özetleyeyim: Bir kaç hafta önce Ayşe Arman'ın, son günlerde çok popüler olan Secret (Sır) kitabının yazarı ile yaptığı ropörtaj yayımlanmıştı, Hürriyet Pazar'da. Bu haftasonu öğrendik ki, o yazı tamamen uydurmaymış. Ayşe soruları yayımcı kanalıyla kadına göndermiş, gelen cevaplara göre de yazıyı hazırlamış ancak malesef cevaplar kadından değil, Türkiye'deki temsilciden gelmiş.

Bu noktada da Ayşe, "Kandırıldım, dolandırıldım, hukuki yollardan hakkımı arayacağım" diye basbas bağırıyor. Ali Saydam' a göre de, olayı okurlarla paylaştığı ve kafasını devekuşu gibi kuma gömmediği için, krizi iyi yönetiyor. Bence ise, fena köşeye sıkışıp, çuvalladı.

Ben de okur olarak basbas bağırıyorum; "Ben de kandırıldım, dolandırıldım." Çünkü ben o ropörtajı Ayşe Arman, sanki yüzyüze yapmış gibi okudum, çünkü o öyle yazmıştı. Cümleler, jestler, cevaplardan soru çıkartmalar, hep bu şekildeydi. Yani bir noktada kendisine yapıldığını bilmediği şeyi o bizlere - okuyucularına - bilerek yaptı. Şimdi ben de mi hukuki yola başvurayım?

E-Kitap

Ben okur – yazarım derken iki kelimeyi de sonuna kadar kastederim. Yani oldukça iyi okurum ve fena da yazmam. Hatta benim okurluğum Bibliomani’nin 2 adım öncesine kadara gelip dayanmıştır. Hatta kociş, evlendiğimizden beri 3 ev (4 sene içinde) değiştirdiğimiz için, her taşınmada yanındakilere, “Okuyan hatun almayacaksın kardeşim, hem çok bilmiş oluyorlar hem de kütüphanesini taşımak için ayrıca mesai gerekiyor” diye serzenişte bulunur. (Son taşınmamızda, sadece kütüphane 37 koli olmuştuJ) Düşünün ki, üzerinden 1.5 sene geçti. Yani durum fena...

Ama her benim gibi okuyan gibi ben de, kitaba dokunmayı, koklamayı, kitapçılarda uzuuun saatler geçirmeyi çok severim. Bu ritüel, aynı terapi gibidir benim için. Erim bakar benim canım sıkkın, “Aaaaşk, ne dersin bi Fly – Inn yapalım mı? Hem birer kahve içer, hem de D&R’da kitap falan bakarız” der. Tabii kitaba ben, falana o bakar geneldeJ

Neyse sözümün özü şu ki, bu kitap bağımlılığı yüzünden, E-kitap (e-book) olayından biraz uzak kalmışım. Hani dokunamıyorum, fiziksel bir temas sağlayamıyorum ya, benim için tu kaka. Dolayısıyla da gelişmelerden bi haberim – dim.

Dün bir vesileyle internette sörf yaparken, www.ayrac.org isimli site ile tanıştım. Farklı alanlarda bi sürü e-kitap yüklemişler. Bilgisayarınızda winrar programı varsa, rahatlıkla indirip, sonrasında da okuyabilirsiniz. Ayrıca www.kitapsevenler.com ve www.ekitap.org tavsiye edebileceğim diğer siteler. Bu saydıklarım ücretsiz ve türkçe, www.ebook.com ve www.ebooks.com sitelerinden de yabancı dildeki e-kitaplara, ücret karşılığında ulaşabiliyorsunuz. Sonra söylemedi demeyin.

Huysuz ve Tatlı Kadın...

Haftasonu Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan Soner Yalçın’ın yazısından alıntılıyorum...

“...
İKİSİ de 1902 İstanbul doğumluydu.İkisi de ailelerinin karşı çıkmasına rağmen, evlerini terk edip; yaşam biçimi, kurtuluş alanı olarak gördükleri sanatı seçtiler. Afife, İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Osmanlı'da Türk ve Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı. O, yine de 1918 yılında "Jale" adıyla Darülbedayi'ye başvurdu. Kabul edildi. Ailesi bunu duyunca sert tepki gösterdi. Babası kızına "Fahişe mi olacaksın" diye bağırınca evi terk etti. Afife Jale, Darülbedayi'de stajyer oyuncu kadrosuna alındı. Yeniden doğmuştu; anne-babası, kulis ve sahneydi. 1919'da Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda, "Emel" rolünü oynayacak Eliza Binemeciyan'ın Paris'e gitmesiyle şans ona güldü. Böylelikle Afife Jale, Kadıköy'deki Apollon Sineması'nda sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını oldu. Ancak bir Türk kızının sahneye çıkması ortalığı ayağa kaldırdı. Afife Jale hep direndi. Ama Darülbedayi yöneticileri onu tiyatronun kadrosundan çıkarmak zorunda kaldılar.

UYUŞTURUCUYA BAŞLIYOR


Tiyatrosuz kalması Afife Jale'yi sarstı. Kaçışı haplarda ve uyuşturucuda aramaya başladı. Hap, esrar, zamanla yerini eroine bıraktı.Bu arada sahneye çıkmak için elinden gelen çabayı gösterdi.Adını değiştirdi. Çeşitli kumpanyalar ile Anadolu'ya gitti. Karşısına zorluklar çıkarıldı. Kurtuluşu hep uyuşturucuda aradı.1923'ten sonra Türk kadınları Atatürk'ün emriyle sahneye çıkmaya başladı.Afife Jale mutluydu. Artık kötü günlerin geride kaldığını düşünüyordu.Ama o uyuşturucuyu bırakmak istiyor; bu kez uyuşturucu onu bırakmıyordu! Sağlığı bozuldu. Sahnede ayakta duramıyordu. Tiyatroya veda etmek zorunda kaldı.İşte o zor günlerinde Kuşdili Çayırı'nda, Hafız Burhan'ın konserinde sanatçıya tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar'la karşılaştı.

ÇALGICI DEĞİL SANATKÁR


Selahattin, babası Denizli Milletvekili Sadık Bey'in iyi bir öğrenim görmesi için gönderdiği İtalyan Ticaret Okulu'nu yarıda bırakmıştı. 12 yaşında ut, 17 yaşında tambur çalmayı öğrenmişti. Babasının sürekli "Benim oğlum çalgıcı olacak" şeklindeki "aşağılamalarına" dayanamayıp bir gün, "Hayır sanatkár olacak" deyince evde kavga çıkmış ve babasının üzerine yürümesi sonucu evi terk etmişti.Yeni evi; daha sonra "Üsküdar Musiki Cemiyeti" adını alacak olan "Darü'l-Feyz-i Mûsıki"ydi. Anne-babası musikiydi. Musiki üstatlarından dersler aldı. Bestekár oldu. Ünlü sanatçıların kadrolarında yer almaya başladı.

İLK GÖRÜŞTE AŞK


Afife Jale, "Türk müziğinin aristokratı" Selahattin Pınar'ın naifliğinden, kibarlığından, temiz giyiminden, güzel ve esprili konuşmasından etkilendi. Duyguları karşılıksız değildi. Evlendiler.Fatih Camii'nin karşısındaki bir apartman dairesine yerleştiler.27 yaşındaydılar ama çocuk gibiydiler. Evde saklambaç oynuyorlardı. Ut, tambur tınısı, şarkılar, şiirler evlerinden hiç eksik olmuyordu. Fakat, mutluluk kısa sürdü.Çünkü... Afife Jale bazen odasına kapanıyor, saatlerce çıkmıyordu. Selahattin Pınar, bir gün kapının anahtar deliğinden içeriye baktı. Afife Jale koluna eroin şırınga ediyordu! Uyuşturucu bulmak için bir eczacıyla da ilişki kurmuştu! Selahattin Pınar karısına áşıktı. Her tutkulu insan gibi kendini aldattı. Afife Jale'yi kurtarmak isterken uyuşturucu bataklığına saplandı. Afife Jale, eşinin daha kötü bir hale gelmemesi için ona yalvardı: "Ne olur boşa beni, terk et beni." Selahattin Pınar hiç yanaşmadı ayrılığa. Afife Jale hep zorladı.Ve 1935'te boşandılar. Selahattin Pınar aşkını hiç unutamadı. Karşılıksız aşkı ve ayrılık acısını anlatan unutulmaz bestelerini bu dönemde yaptı: "Nereden sevdim o zalim kadını"; "anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek"; "huysuz ve tatlı kadın"...

VE ÖLÜM


Korkusuz kadın Afife Jale, sokaklarda beş parasız intihar etmek ister gibi yaşadı.Darülbedayi'deki dostlarının yardımıyla, Bakırköy Akıl Hastanesi'ne yatırıldı. 1941 yılının 24 Temmuz günü öldü. Cenazesinde dört kişi vardı; onlar da tabutu taşımak için gelmişlerdi. Zamanla mezar yeri bile kayboldu.Ama o silinmedi. Efsane oldu. Artık biliniyor ki; o, Türk kadınının sahneye çıkması için kendi hayatını feda etmişti. Selahattin Pınar, Afife Jale'nin ölümüyle yıkıldı. Daha da içine kapandı. Ardı ardına besteler yaptı. "Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım"...6 Şubat 1960'ta Todori'nin Meyhanesi'nde ölene kadar Afife Jale'yi unutamadı.

*** Eroin'in o dönem olup olmadığı konusunda bizim dükkanda bir tartışma çıktığı için, ekşi sözlükten ek bilgi...

Eroin: 1845 senesinde ingiltere'de sentez edilen, 1896 yılında bayer tarafından "heroin" adıyla piyasaya tablet, toz, şurup, pastil olarak sürülen mucize ilaç. daha doğrusu di asetil morfin. bayer 1913 yılında eroin üretimini durdurdu ama iş işten geçmişti. ayrıca istanbul'da 1933 yılında yasaklanıncaya kadar cayır cayır eroin üreten üç ayrı fabrika bulunuyordu. Hatta bir tanesi bu gün Taksim Parkı'nın sonundaki Ceylan Oteli'nin yerindeydi...

17 Haziran 2007 Pazar

Babasız Kadınlar...

Ben yazmayı düşünüyordum ama, benim onları yazmamı bu kadar isteyeceklerini düşünmüyordum... Babasız kadınların bu kadar çok mail göndereceğini beklemiyordum...Babalarının prensesi kadınları yazarken, babasız kadınları kendilerini yazı öksüzü hissedeceklerini tahmin etmiyordum.Babasız kadınların babasız hayatlarını anlatmamı bu kadar isteyeceklerini sanmıyordum...Sanmıyordum; çünkü babasız kadınların kendilerini ne kadar öksüz hissetiklerini biliyordum...Bu öksüzlüğün dipsiz kuyularını yazılarda anlatmamı isteyeceklerini sanmıyordum...Babasız kadınlar müthiş kadınlardı...Babasız kadınlar, çok zor ama çok sevgi dolu kadınlardı...Babasız kadınlar, onları terk eden babalarının, onlarda bıraktığı eksikliği bilen ve erkeğine ona göre davranan kadınlardı...Babasız kadınlar, onları sevmemiş görünen babaların, onlara yarattığı dilemmaları hayatta her şeyiyle yaşayan ve yaşatan kadınlardı...Onun için babasız kadınlar, bir erkeği sevdi mi çok sever, acıtırkense çok acıtırdı...
***
Severken, sevilemeyen baba kadar okyanus bir sevgi, acıtırken acıtılamayan baba kadar cehennem bir acı yaşardınız...Okyanusun üstündeki güneşin pırıltılarıyla, yedi kat derinliklerdeki cehennem ateşi arasında kum saati olurdunuz...Babasız kadınlar kendilerinde olmayan büyük mutlulukları, yaşamadıkları büyük sevgileri kimselerle kıyas kabul etmez biçimde erkeklerinesunarlardı...Karşılığında sınırsız sevgiler, geçmiş eksikleri dolduracak ilgiler beklerlerdi... Onu bulamadılar mı acıtırlardı... Zamanında acıtamadıkları babalarını da acıtmışcasına acıtırlardı...Katmerleşen acı, nefes aldırmazdı... İlgisi yeterli bulunmayan erkek, ilgisiz babayla toplanır, öfkesini alamayan küçük kız çocuğu, öfkesini bu kez katmerli alacak bir babasız kadına dönüşürdü...Onun için babasız kadınlarla dans, okyanusta bir yelkenli gibiydi...Okyanusun sonsuzluğunda müthiş zevkliydi... Denizi ve sevgiyi bir göl gibi değil, sonsuz bir özgürlükte hissettirirdi...Babasız kadınlarla dans, aynı zamanda çok riskliydi... Azgınlaşan okyanus dalgalarının nerede ne zaman erkeği alabora edeceğini kestirmek güçtü... Dalgaların ne zaman şiddetleneceğini bilmek her zaman mümkün değildi...Okyanusun altındaki derinliklerin hepsine hakim olmak güçtü...
***
Baba sevgisizliğinin, baba terk edilmişliğinin, etraftaki babalara karşı babasızlığın ne olduğunu anlatabilmek felsefeyle mümkün değildi. Her halükarda babasız kadınlar müthiş sevgilerin ve müthiş acıların kadınıydılar... .....
***
Benim kızım babasız kadınlardan olmadı... Ama bu babasız kadınlardan beni hiçbir zaman uzak tutmadı...Çünkü babasız kadınlar müthiş kadınlardı. Can acıtsalar da, okyanus dalgaları gibi tehlikeli olsalar da, sevginin sonsuzluğunda okyanus güzelliğindeydiler... Erkeklere karşı güvensizdiler... Ama erkeklere karşı güven duymak isteyecek kadar sevgi doluydular... Hiçbir zaman tam güven duymayacaklardı...Ama her zaman hayatlarını teslim edecek kadar seveceklerdi...Bugün babalar günü... Babasız Kadınlar için yazdığım yazıyı yayınlayacağım bugün...Ya kızını sorumsuzluğundan unutup gittiğinden, ya başka annelerden başka çocuklara sahip olup, eskisini terkettiğinden ya da bu hayata erken veda ettiğinden kızlarının yanında olmayan babaların kızları onlar...Babasız Kadınlar onlar...O kadınların hayatta ilerki hayatlarında erkeklerle neler yaşadığını anlatıyor bu yazı...Babasız Kadınlar çok özel kadınlardır...Çok acıtırlar ama çok da mutlu ederler........

Reha Muhtar / Vatan Gazetesi, 17.06.2007

5 Nisan 2007 Perşembe

Kahve Çekirdeğime...



Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. “Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum” demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı “Olur” demiş çekine çekine…
Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. “Şimdi. İstediğim her şeyden iki tane vereceksin bana” demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına.
Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna dönüp sormuş: “Ne görüyorsun?” Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış. “Havuçlar haşlandıkça aslini kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte bastaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, basta neyseler sonunda da öyleler…”
Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş: “Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki es de su gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise esler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, su gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, Birbirlerinden uzaklaşırlar. Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, esler tıpkı su kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle bas basa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.” Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
“Asıl ders bu değil!” dedi baba. Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi. “Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak… İkisinde de bir tat yok.” Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.”İçmek istersin herhalde!” dedi.
Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü: “Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eslerin paylaştığı yuva da iste böyle olur. Mis gibi. Temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi… Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar.” (Anonim)

28 Mart 2007 Çarşamba

Beni Bu Havalar Mahvetti...

Hafta başında gelen mailde bütün haftanın günlük güneşlik geçeceği yazıyordu. Gelin görünki buna aldanan ben, şimdi hasta olup olmamak arasında gidip geliyorum. Mesela burnumun bana göre sağ kanalı faaliyetini bir süreliğine askıya aldı. Boğazımda ise sanki birileri voodoo büyüsü yapar gibi iğneler batırıyor. Sanırım benim bu sümüklü böcek modum bir süre daha devam edecek. Ne demiş büyüklerimiz, yatarsan bir hafta, yatmazsan yedi gün.

İşte bu fiziksel düşkünlüğüme, sanırım bahardan dolayı, bir de psikolojik olan eşlik ediyor son zamanlarda. Şairin dediği gibi "Beni de bu havalar mahvetti". Durduğum yerde durmak istemiyorum, yatağım hiç olmadığı kadar cazip bana. Televizyon izlerken, kitap okumak, kitap okurken boş boş dışarı bakmak istiyorum. Sırf denemek için kurabiyeler yapıyorum bu aralar. Ama bir çoğunu da komşuya, kapıcıya, anaokulundaki arkadaşlarıma!!! dağıtıyorum. Çikolatalı yapıyorum, yaptıktan sonra canım un kurabiyesi istiyor, başka akşam onu yapıyorum bu sefer acaba tuzlu, kıyır, kıyır bişeyler nasıl olurdu diye bir kurt düşüyor içime.

Elbetteki içinde bulunduğum ruh halinin bu anlamdaki yansımasından en çok sevgili eşim faydalanıyor. Ev, Gezi Pastanesi'ndekilerin kulakları çınlasın, cookie :) cenneti. Ancak sadece kurabiyeyle sınırlı değil yemek konusundaki hizmetim. Pazartesi akşamı dedim ki, "İster misin yarın akşam Focaccio'dan pizza yapayım." Ay demez olaydım. Önce bir araba dalga geçti benimle. O nasıl isimmiş, Pikaçu gibiymiş. Biz ona "Kamil" desek olamaz mıymış? Sanki italyana gittiğimizde "A, ben bir somon carpacio rica ediyorum" diyen kendisi değil.

Neyse ben Focaccio 'dan pizza yapmaya kadar verdim ama evde yaş maya yok. Kociş önce biraz nazlandı ama sonuç onu heyecanlandırmış olacak ki, sonunda gidip malzeme eksiklerimizi tamamladı. Ve hamuru geceden hazırlayıp dolaba kaldırdım. Aynı hocamızın dediği gibi ertesi akşam da eve gelince çıkartıp biraz daha mayalanmasını bekledim. Yaklaşık yarım saat sonra pufidik bir hamur olmuştu. Havasını aldıktan sonra üzerine domates sos, malzeme ve en üste de bol kaşar koyup fırına verdim. Tam pişme sürecinin ortasında kociş geldi ve "Sınıf sınıf, bu nasıl bir koku" deyip, "Kavıcık bana foçaçu ! yaptı" diye dolanmaya başladı. Valla ne yalan sööliyim, pizza tadından yenmiyodu.

21 Mart 2007 Çarşamba

Oradan, Buradan...

* 2-3 gündür Digiturk Müşteri Hizmetleri'nden telefon açıyorlar ancak müsait olmadığım için cevap verememiştim. Bugün, azimlerine saygı duyduğum için, "Evet" dedim "buyurun, nasıl yardımcı olabilirim". Efendim Müşteri Memnuniyet Beklentisi anketi gibi bişey yapıyorlarmış. Sorular şöyleydi:
- Telefondaki müşteri temsilcisinin ne kadar nazik olmasını bekliyorsunuz?
- Müşteri temsilcisinin size ne kadar detaylı cevap vermesini bekliyorsunuz? falan falan.
Bunlara 1 en düşük, 5 en yüksek olmak üzere cevap vermemi bekliyorlardı. Dedim ki; "Bu anket küllüm saçma. (Kız bozuldu tabii) Verdiğiniz hizmet hakkında ne düşündüğümü derecelendirebilirim ama sizden beklentim, bir müşteri olarak, zaten en yüksek seviyededir. Bunu sorgulamanız kadar mantıksız birşey olamaz ve benim de daha fazla buna ayıracak vaktim yok, teşekkür ederim."

* İstiklal Caddesi'nde Atlas Dergisi'nin 15. Yılı sebebiyle 31 Mart'a kadar "Kadın: İmaj ve Gerçek" isimli bir fotoğraf sergisi var. Ebatlar kocaman, içerik oldukça etkileyici. Yok oraya gidecek hiç vakit bende nerdee derseniz, bizde hizmette sınır yok: http://www.kesfetmekicinbak.com/fotograf/atlas/index.htm

* Adem'in Trenleri, Başkalarının Hayatları, Duvak, Apocalipto, Umudunu Kaybetme, İskoçya'nın Son Kralı ve Takva son dönemde seyredip, etkilendiğim filmler. Tavsiye ederim.

* Her zaman olduğu gibi 4-5 kitabı aynı anda okuyorum, galiba bir burç defosu bu:)) Ambler Uyarısı / Robert Ludlum, Lucifer / Michael Cordy, Ekinoks / Michael White ve Yazı Odasında Yolculuklar / Paul Auster şu anda başucumdakiler.

* Belki dikkatinizi çekmiştir. Büyükşehir Belediyesi, Unesco tarafından 2007'nin Mevlana Yılı ilan edilmesi sebebiyle, bazı üst geçitlere, onun meşhur sözünün yazılı olduğu afişler astı. Ama malesef anlaşılamayacak, manasından uzak, ancak bilenlerin anlayabileceği şekilde. Orijinali ise aşağıda;

"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
.....
Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyimBen Hz.Muhammed'in ayağının tozuyumBiri benden bundan başkasını naklederseOndan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim...
.....
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınızBizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...
.....
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...
....
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.Tevhid ehline selam olsun."

29 Ocak 2007 Pazartesi

Anaokulumdan Manzaralar

Sanırım 2 veya 3 yıl önce, sevgili eşim kendi içinde bir geyik başlattı. Bu geyiğe göre, ben, bir noktada, onun küçük kızıyım, hangimiz değiliz ki:))) ve bizim dükkan da aslında bir anaokulu. İşte bu noktadan yola çıkarak da tüm oyuncular yeni bir kimlik kazandı. Şöyle ki,

- Bölüm Müdürü: Sınıf Başkanı
- Bağlı Olduğumuz GMY: Sınıf Öğretmeni
- Genel Müdürümüz: Okul Müdürü

diğer taraftan elbette sınıf arkadaşlarım var;

- Bölüm Müdürü: Sakallı bebek
- Bünyemizdeki Irak'lı arkadaşımız: Değişim programıyla gelen öğrenci
- Çok geç saatlere kadar çalışmayı seven arkadaşımız: Tam zamanlı öğrenci (Biz yarı zamanlıyız, 9-18)

ayrıca anaokulunda da sosyal kollarımız var;

- Ben her sabah kahvaltı işini organize ettiğim için Beslenme Kolu,
- Bölümdeki Albay'ımız, Sivil Savunma Kolu,
- Departman Sekreterimiz ise Güzel Yazı Yazma Kolu,
- Bünyemizdeki Tercumanımız ise, Yabancı Dil Kolu.

İşte böyle başlayan oyun, sonrasında gerçekleştirdiğimiz her aktiviteye uyarlanır oldu. Mesela Teklif veriyorsak, "diğer anaokulları ile yarışmaya katılıyorduk", dışarıdan misafirimiz geldi ise de, "Yabancı ülkelerden kardeş anaokullarının öğrencileri bizi ziyarete gelmiş" oluyordu. Tüm şirket kutlamaları ise, "yılsonu müsameresi" olarak sınıflanıyor.

Önceleri aile arasında müthiş eğlenmemize yola açan bu oyunu veya bakış açısını, bizim dükkanda kime söylediysem çok beğendi ve "Aaaa, şu da şu şekilde yorumlanabilir" diye eklemeye başladı.

Sizde hayatın monotonluğundan uzaklaşmak istiyorsanız, bu oyuna katılın.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates