Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2014 Cuma

Wes Anderson’dan Bir Masal, Büyük Budapeşte Oteli...




Özellikle The Darjeeling Limited, Tenenbaum Family ve Moonrise Kingdom filmlerinden tanıdığımız ve kendine has tarzıyla, çok özel yönetmenler arasında yer alan Wes Anderson’un son filmi olan Büyük Budapeşte Oteli’ni, çeşitli aksilikler sonucunda ancak geçen hafta izleyebildim.

Film dünyasında Wes Anderson denince akla gelen değişmez özelliklerin başında simetri, pastel tonlar ve masalsı bir anlatım geliyor. Kural, hem Şubat ayındaki 64. Berlin Film Festivali’nin, hem de Nisan ayındaki 33. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapan, Büyük Budapeşte Oteli’nde de değişmemiş.



Duyan gelmiş! diyebileceğimiz genişlikte bir oyuncu kadrosuna sahip filmde, Anderson’un değişmezleri arasında yer alan Bill Murray, Jason Schwartzman ve Owen Wilson’ın yanı sıra, Ralph Fiennes, Tilda Swinton, Jude Law, Edward Norton, Adrien Brody, F. Murray Abraham ve Harvey Keitel gibi birbirinden ünlü isim rol almış. 1930’larda, olmayan bir ülkedeki bir otelin kapı görevlisi Gustav H ve yardımcısı lobi görevlisi Sıfır Mustafa’nın işle başlayıp arkadaşlığa dönüşen ilişkileri sırasında başlarından geçenleri anlatan filmde senaryo, dialoglar, müzikler ve kadrajlar inanılmaz.



Gustave dakik, titiz, kimi zaman sert, "müşteri her zaman haklıdır" ın ayaklı kanıtı adeta. Müşterilerinin, ama özellikle de zengin ve yaşlıca kadın müşterilerinin, şahsi sıkıntılarını dahi bilen, çözen, derdini dinleyen bir adam Gustave. Ama aslında onlardan faydalanan, çıkarcı, cingöz bir karakter gerçekte. Bir gün otelde işe yeni başlayan lobici çocuk "Zero"yu yanına alıp onun hamisi olmasıyla film boyunca başımızı döndürecek bir tempoda anlatılan olaylar da başlamış oluyor.

Absürd komedinin en güzel örneklerinden bazılarıyla karşılaştığınız filmin çok yerinde Chaplin filmi izliyor gibi oluyorsunuz. Her ne kadar komedi dalında bir esermiş gibi gözükse de, film yer yer ciddi dram öğeleri de içeriyor ve yaklaşan savaşın ayak seslerini tüm gücüyle yansıtıyor. Hayali bir ülkede, şatafatlı bir otelde yaşanan bir masal, gerçek dünya ile bağını, film boyunca avrupa tarihi ve iki dünya savaşı arasındaki döneme dair referanslarla sağlıyor. 1930'larda en şatafatlı dönemini yaşayan otel, dünya savaşı ile beraber ZZ subaylarının karargahına dönebiliyor mesela.

The Telegraph’tan George Prochnik’e verdiği röportajda Anderson, Stefan Zweig ile 6-7 yıl kadar önce “Beware of Pity” ile tanıştığını, sonrasında diğer tüm kitaplarını alıp okuduğunu ve filmin arka planındaki detayları Zweig’dan çaldığını! söylemiş. Buna karşılık filmde Tim Wilkinson’ın oynadığı “anlatıcı” ve Jude Law’ın oynadığı, anlatıcının karaktere bürünmüş halinin de, Zweig’ı temsil ettiğini eklemiş.

Filmin sonunda “Zero”nun, M. Gustave için söylediği "ait olduğu dünya o doğmadan çok önce sona ermişti ama o bize büyük bir zerafetle taşıdı" sözü, belki Anderson için de geçerli. Günümüz karmaşası içinde, artık çok geçmişte kalmış bir dünyaya ait filmler yapıp, ağzımıza birer parmak bal çalıyor.

12 Haziran 2014 Perşembe

Bursa'nın Şar Dağları'ndaki Devamı, Üsküp...


7 günlük, “Ballı – Kanlı” bir rotada, toplamı otobüsle 1.850 km süren, seyahatimin ilk duraklarındandı Üsküp. Küçücük, modernle eskinin bir arada olduğu, son dönemde kendine bir kimlik yaratmaya çalışan, Vardar Nehri’nin ikiye ayırdığı bi şehir.

Tarihçesi elbette bize dokunuyor. Yıldırım Beyezıd'in 1392'de fethettiği ve 522 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalan Makedonya’nın başkenti Üsküp.

Makedonların "Kamen Most / Stone Brige" dediği, 2. Murat’ın yaptırdığı, Vardar nehrinin üzerindeki taş köprü, şehrin iki yakasını sanki iki farklı medeniyeti birbirine bağlar gibi duruyor. Nehrin kuzeyi türk/müslüman kısım, güneyi ise hristiyan kısım olarak anılıyor.



Köprünün bir tarafı, kalesi, “Baş Çarşı”sı, camileri, arnavut kaldırımlı sokakları ile bakımlı bir orta anadolu şehrine benziyor.



Diğer tarafa geçtiğinizde ise, geniş caddeler, modern binalar, nehir kenarı cafeleri ve meydanlar karşılıyor sizi. Alexander Square, belki de son dönemdeki hassasiyetimizden bana biraz öyle geldi ama, şimdiye kadar gördüğüm en güzel düzenlenmiş meydanlardan biri. Bi kere meydanda hoperlörle klasik müzik yayını yapılıyor. Hepsi yenicene yapılmış olsa da, yirmiden fazla heykel var sanırım burada ve tabii ki en görkemlisi meydanın ortasındaki Büyük İskender.



Diğer heykellerde de, ülkenin tarihinde yer edinmiş şahıslar ve olaylara ait birer gönderme var. İçlerinde beni en çok etkileyeni  26 Temmuz 1963'te meydana gelen ve bin 70 kişinin hayatını kaybettiği Üsküp depremi anısına şehrin içine serpiştirilmiş, “Unutma, Unutturma!” heykelleri oldu.

 
Ve bir de çok başarılı modern tasarımlar var...




“Kaybolan Şehir” şiirinde, Yahya Kemal Beyatlı'nın "Üsküp ki, Şar Dağı’nda devamıydı Bursa’nın" dediği şehrin, yukarıda saydığım özelliklerinin yanına eklenmesi gereken son bir özelliği de bence, 2000 yılında, ülkedeki azınlıklara "hıristiyan" bir ülkede yaşadıklarını unutturmamayı amaçlayarak, Şar Dağları’ndaki Vadno Tepesi’ne diktikleri, gece karanlığın ortasına gökten sarkıtılmışçasına insanın gözünü alan, şehrin her yerinden görülebilen, 66 m yüksekliğindeki haç.


24 Ocak 2014 Cuma

Şapkalı O***** Çocuğu / İkinci Kat

Hedon - Oben beni dürtmese, Gezi'den beri, neredeyse 8 aydır buraya birşeyler yazmadığımı / yazamadığımı fark etmeyecektim. Hazır bi taraftan dürtülmüş, bi taraftan ellerim yazmak için kaşınmaya başlamış, bir taraftan da bu geçen sürede bayağı bir malzeme biriktirmişken, dedim fırsat bu fırsat, "Vira Bismillah!" 
 
Madem bu kadar süre sonra tekrar yazıyorum, bari konu başlığı sansasyonel olsun diye, ilk olarak, iki gün önce İkinci Kat - Karaköy'de izlediğimiz, Şapkalı O***** Çocuğu'yla başlamaya karar verdim.
 
 
Amerikalı yazar Stephen Adly'nin 2011 yılında yazdığı ve Broadway'de kapalı gişe oynayan, "The Motherfucker with the Hat" isimli oyunu, bu sezon Ezgi Erdoğan çevirisi ve Bedir Bedir'in rejisiyle İkinci Kat - Karaköy'de sahneleniyor.
 
Oyun, farklı bağımlılıkları olan 5 karakterin, kendileriyle ve birbirleriyle ilişkilerini, hayattan kaçışlarını, küskünlüklerini, hayal kırıklıklarını ve beklentilerini, kara komediyle izleyiciye aktarıyor.
 
Son dönemde özel tiyatroların oyun seçimlerinde ve performanslarında özellikle dikkatimi çeken bişey var. Sanki oyunu ne kadar küfürlü oynarlarsa ve oyundaki çıplaklık ve seksapelite ne kadar aşırı olursa, sanki performans o kadar iyi olacakmış gibi düşünüyorlar ama yanılıyorlar.
 
Çok hassas çizgideki bu kavram ve hareketlerin fazlalığı bir yerden sonra seyirci olarak beni rahatsız etmeye, oyuna ve oyuncunun performansına konsantre olmamı engellemeye başlıyor.
 
Mesela yukarıda bahsettiğim oyun, kokain ve alkol bağımlılığıyla mücadele eden kişiler arasında geçiyor tamam ama ortam bu diye her cümlenin içine en az 5 tane küfür koyarsanız, metin inanırlıktan uzaklaşıyor ve konsantre olup izlemesi çok zorlaşıyor. Aynı şekilde cinsellik ve seksin kullanım şekli ve sıklığı, izleyici olarak bende, benzer problemler doğuruyor. 



 
Tüm bu handikapların içinde, 5 kişilik ekipte, özellikle Evrim Doğan ve Ünal Yeter'in performanslarını oldukça başarılı bulduk. Fatmagül'ün Suçu Ne? isimli dizide kötü yengeyi canlandıran Esra Dermancıoğlu'nun sahneye çıktığı bölüm ise, bizim için oyun adına kırılma noktasıydı çünkü eğer öncesinde ara olsaydı, sanırım oyunun yarısında çıkabilirdik.
 
Bitirirken, İkinci Kat'ın Karaköy Sahnesi ile ilgili de birşeyler söylemeden geçmemek lazım sanırım. Ödenek sıkıntısı yaşayan özel tiyatrolar, ellerindeki imkanları sonuna kadar kullanıp, yeri gelince ceplerinden harcayıp, büyük bir özveriyle, son dönemde de birbirlerinin sahnelerinde "destek oyunları" oynayarak, müthiş işler çıkartıyorlar. Her ne kadar İkinci Kat - Karaköy, yer olarak Perşembe Pazarı'nın arkalarında, çok ters ve ürkütücü bir lokasyonda olsa da, büyük ve desteklenmesi gereken bir proje.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Son Oyun / Ahmet Altan...


 
Ahmet Altan’ın gazeteciliği, siyasi yönü, taraf veya tarafsızlıkları beni nedense hiç ilgilendirmiyor. Benim için Ahmet Altan, “Bir orospuyu azize yapar aşk, bir azizeyi de orospu!” sözüyle, aşkı tarif etmek adına yazılabilecek veya söylenebilecek herşeyi tek cümlenin içinde ifade edebilmiş kişidir. O yüzden benim için çok önemli ve çok değerlidir.

“Son Oyun”a kadar çok ciddi bir süre ara verdi roman yazmaya Ahmet Altan. Az buz değil 9  senedir bekliyoruz. Uzun ve sancılı bir dönemden sonra doğan Son Oyun, her zamanki Ahmet Altan romanları gibi çok provokatif başlıyor ama detayların veriliş şekli itibariyle, sanki alışılmış tarzının bir çıt altında kalmış.

Uzun süredir roman yazamanyan bir yazar, yeni arayışlarla, bir cinayet romanı yazmak için çıktığı yolculukta, zeytinliklerle çevrili bir kasabada önce mola verir sonra da oraya yerleşir. Kasaba, belalı çetelerin elindedir, bir yanda belediye başkanı, diğer yanda kasabanın köklü ailelerinden biri iktidar savaşına girmiştir. Her iki tarafın emrinde azılı kabadayılar, kiralık katiller vardır ve onlar aracılığıyla kan davası sürmektedir. Hikaye anlatıcı pozisyonundaki yazarımızın, işlediği cinayet sonrasında kendiyle hesaplaşmak için oturduğu kasaba meydanındaki bankta, kendisiyle konuşmasıyla başlıyor ve ağırlıklı flashbacklerle ilk günden o ana geliyor.

Son Oyun, Ahmet Altan ve bir Ahmet Altan romanı okuduğunuzun bilincinde değilseniz, tarz olarak sert, cüretkar veya belden aşağı gelebilir ama ne istediğinizi bilerek veya bekleyerek bu kitabı elinize alacaksanız o zaman da değil cüretkar, mütevazı bile bulabilirsiniz.

Ben kitabın en çok, aynı zamanda anlatıcısı olan yazarın Tanrı ile, iki yazar/meslektaş olarak, tatlı tatlı didiştiği bölümlerini sevdim.

Bir bölümde yazarımız Tanrı’ya, “Senin egon çok yüksek... Kitapların geniş kitleler halinde, kocaman binalarda okunsun, herkes senin yazdıklarını beğensin istiyorsun. Ama başta yarattığın karakterleri sen de beğenmemişsin ki, “yaktı” diyorlar senin için” diyor. Sonrasında da bulduğu “insan” karakteri ve o karakterin içine koyduğu değişkenliler için onu tebrik ediyor. Ama bu dialoglardaki belki de en can alıcı soru sanırım günah üzerine olan; “Günahı işleyen mi, yoksa o günahı yaratan mı daha günahkar?”

1 Nisan 2013 Pazartesi

"Katar"... Cana Can Katar...


 
Hani derler ya; ”İşim gereği bla bla bla”, işte o hesap ben de işim gereği, normalde seyahat listemizin üst sıralarında yer almayacak ülke ve şehirlere gidiyorum. İnanın bundan da çok mutluyum. Yoksa ne zaman görürdüm, Bakü’yü, Doha’yı, Rabat veya Tanca’yı...

Çok kısa süre önce, 5 yıl aradan sonra bir kez daha, Doha’daydım. Bildiğiniz gibi Doha, Katar’ın başkenti.

Arap Yarımadası'nın doğusunda, 11.521 km2’lik yüzölçümüyle küçük bir ülke konumunda olan Katar, 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 20. yüzyıl başlarında İngiliz sömürgesi haline gelmiş. 1971’de İngiltere’den bağımsızlığını ilan eden 800 bin nüfuslu bu küçük Arap ülkesinin petrol ve zengin doğalgaz kaynakları bulunmadan önce en büyük geçim kaynağı balıkçılıkmış. Şu anda ise Katar, dünyanın doğalgaz rezervleri itibariyle en şanslı ülkelerinden biri sayılıyor ve sahip olduğu 25.7 trilyon metreküp hacmindeki kanıtlanmış doğalgaz rezervi ile, dünyadaki doğalgaz rezervinin yüzde 15'ini elinde bulunduruyor.

Bugünkü sosyal refahını, sahip olduğu petrol ve doğalgaz rezervlerine borçlu olan Katar’da kaydedilen bu değişim, ülkedeki yaşam standardının yükselmesini sağlamış. Tüketim maddelerinin hemen tamamı dışarıdan temin edilen Katar’da nüfusun çoğunluğu petrol sektöründe çalışıyor. Geri kalan kısım ise, geçimini halen büyük ölçüde balıkçılıkla sağlıyor. İşgücünün ancak yüzde 2’sinin tarım sektöründe çalıştığı ülkede, kişi başına düşen gelir 67 bin dolar civarında. Giderek yükselen refah seviyesinden dolayı Katar bugün Ortadoğu bölgesinde bir çekim merkezi haline gelmiş durumda. Ülkede yaşayan toplam nüfusun sadece 200 binini Katarlılar oluşturuyor. Ülkenin diğer vatandaşları ise Araplar, Hintliler, Pakistanlılar ve İranlılar.

Ülkenin, Basra Körfezi’nin kenarında, yaklaşık 1.500.000 nüfuslu başkenti Doha ise, 1825’te Al Bidda ismiyle kurulmuş, sonrasında ismi Arapça’da “büyük ağaç” anlamına gelen Doha olarak değiştirilmiş. Eskiden basit bir köy görünümünde olan başkent Doha, bugün yüksek gökdelenler, lüks oteller, alışveriş merkezleri ve modern yapılarıyla göz kamaştırıyor. Şu anda başkent olmasının yanında Üükenin ticari ve kültürel merkezi de olan Doha, Ortadoğu’nun en rahat ve en iyi planlanmış şehirleri arasında yer alıyor.

Ben 5 yıl önce gittiğimde ufak ufak başlamış olan şehri yeniden yapılandırıp, bambaşka bir boyuta taşıyalım hareketi, meyvelerini fazlasıyla vermiş. Şehirdeki binaların mimari projeleri bizzat Emir tarafından onaylanıyormuş ve çoğu abartısız birer sanat şaheseri.

 
Dubai ile girdiği, batıya adaptasyon ve markalaşma yarışında, pilot şehir olarak seçtiği Doha ile, son dönemde atağa kalkan, 15. Asya Oyunları, ATP Tenis Turnuvası ve Moto GP gibi birçok uluslararası spor organizasyonuna da ev sahipliği yapan Katar, bildiğiniz gibi 2022 Dünya Kupasına’da ev sahipliği yapacak ve o güne kadar tamamlanacak 15’in üzerindeki stadyumun hepsinde, dışarıdaki sıcaklık mevsim itibariyle 40 dereceler civarında olacakken, 22 derecede sabit sıcaklık vaad ederlerken, bazılarını da turnuva sonrasında demonte edip ihtiyacı olan Afrika ülkelerine hibe etmeyi öngörüyor.

Arabistan yarımadasında, Suudi Arabistan’ın baskısı altında olmasına rağmen Doha’da hayat çok laik. Kadınlar için örtünme zorunluluğu yok, namaz saatlerinde dükkanlar tatil olmuyor, içki de her yerde serbest.

Gerek tekstil, gerekse yemek sektöründeki uluslararası zincirlerin bir çoğu Doha’da mevcut. Mutfak olarak Arap, özellikle de Lübnan etkisi ağırlıklı olarak hissedilse de, yakın zamana kadar gelirlerini balıkçılıktan sağladıklarından olsa gerek, mutfaklarında deniz ürünlerinin de ayrı bir yeri var. Özellikle levrekle aynı familyada bulunan, “Hammur” isimliği balığı, çeşitli soslarla harmanlayıp farklı lezzetler yaratıyorlar.

Her ne kadar ülkeyi batıya entegre etmeye çalışıyorlarsa da, haftalık tatilleri hala Cuma günü. Dolayısıyla, Doha şehir merkezi ve ona giden tüm yollar Perşembe akşamı kilit.
 
İçinde 4-5 tane büyük ölçekli ve modern alışveriş merkezi bulunduran Doha’nın oryantal alışveriş merkezi ise Souq Waqif. Bizim Mısır Çarşısı’nın bir versiyonu diyebiliriz. Birbirini kesen sokakların içi, baharat, tekstil, yedek parça veya hediyelik eşya vs. satan dükkanlarla dolu. Şehirdeki modernleşmeden, İran Pazarı’da denen Souq Waqıf’ta nasibini almış ve dükkanlar aynı bizim Kapalıçarşı’daki gibi, sanat galerisi, modern cafe veya niş restoranta dönüştürülmeye başlanmış.

 
Oryx(çöl keçisi), aynı zamanda ulusal bir sembol ancak hediyelik bişeyler almaya kalktığınızda illaki de figür olarak deve J

 
Son olarak, THY, Qatar Airways ve Emirates (aktarmalı olarak) her gün İstanbul’dan Doha’ya uçuyor. Doha’nın belki turistik bir değeri olmayacağını düşünüyor olabilirsiniz ama ev sahipliği yaptığı etkinlikleri, son derece modern otel ve restorantları, mimari şaheser binaları, Korniş’i ve Mathaf’ı (modern sanat müzesi), Dubai’deki The Palm’ın karşılığında 2004’te inşa etmeye başladıklar The Pearl’leri, muhteşem deniz ve deniz ürünleri, çok iddialı bir şekilde hazırlandıkları 2022 Dünya Kupası Organizasyonu ile Doha size bunun aksini kanıtlamaya kararlı.

18 Mart 2013 Pazartesi

Safi Meyhane...


Baştan anlaşalım, ekonomik kriz var diyen, beni karşısında bulur... Cuma akşamı, bir karışıklıktan ötürü, rezervasyon yapamadan kendimi Asmalı’da buldum. Her yer full, dükkan sahipleri süper snob, neredeyse yüzünüze bile bakmıyor. Kendisi ortamın uzmanıdır diye arkadaşıma bir danışayım, bildik mekanlar dolu, acaba tavsiye edebileceği, bizim bilemediğimiz bir yer var mı diye mesaj attım, tavsiyesi “Refik veya Yakup” oldu. Ne kadar yaratıcı di mi? Kendi adıma mı, Asmalı adına mı üzüldüm bilemedim. Baktığınızda, bir sürü mekan var ama nereye gidelim dersen, yine Yakup’la Refik. (Ben Cavit’te yer olmadığını bildiğim için, orası hariç bir alternatif sormuştum, yoksa ilk önerisi sanırım Cavit olurdu)

İşte soğuk havada, umutsuz ev kadını misali, sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolaşırken aklıma geçen hafta The Club’dan çıkışta, Şişhane’de gördüğüm, yeni açılmış mekanlar geldi. Kaybedecek bişeyim yok diyerek, o tarafa yöneldim ve kendimi Safi Meyhane’nin önünde buldum.

Safi Meyhane, Yeni Rakı / Mey İçki’nin sponsorluğunda, “paylaşmak” teması üzerine oluşturulmuş, kökleri çok eskiye dayanan önemli bir kültür değerinin güncellenerek geleceğe taşınması amacıyla ortaya çıkan projenin ilk ürünü.

Mekanın renk seçiminde Ege’lilik hakim. Beyaz ve maviler ortama ferah bir hava katmış. İki tatlı mekanın özellikle giriş katındaki masa ve sandalyelerin çoğunluğu ise alışkın olduklarımızın aksine yüksek bar tabure ve masası gibi. Meze dolabının başında, işi sadece meze tabağı hazırlamak olan biri bekliyor. Fasıl yok ama genelde 45’liklerden güzel müzik çalıyor.

Yine rezervasyon probleminden dolayı bize barda yer bulabildiler. Hani ocakbaşında oturmak neyse de, ki bazen, özellikle de soğuk kış günlerinde özellikle tercih ederiz, meyhaneye gidip barda oturarak yemek yemek gerçekten ilginç bir tecrübe oldu.

Safi Meyhane’nin et – balık karışık bir mutfağı var. Meze dolabı çeşitten yıkılmıyordu ama patlıcan, haydari, midye dolma gibi klasik mezelerin yanında levrek marine, bulgur köftesi gibi değişik alternatifler de bulabiliyorsunuz. Benim yakın zamanda Bakü’de yiyip, çokça beğendiğim patlıcana sarılmış tulum peynirini pesto sosla servis ediyorlar. Ara sıcak olarak ciğer tava ve Safi mantı istedik. İkisi de çok lezzetliydi ama genel olarak porsiyonlar o kadar ufak ki, ciğerin bir porsiyonunu Cavit’te ana yemek olarak yiyebilecekken, burada anca damağınızda hoş bir seda bırakıyorsunuz. Porsiyonların ufaklığının tek faydası, barda oturduğumuz için, kısıtlı yerimizde yerleşme sıkıntısı olmadı. Tatlı olarak dondurmalı irmik helvası yedik, lezzetliydi ama daha iyilerini çokça yemişliğimiz var. Tüm bunların arkasından gelen hesap ise, yiyip içtiğimiz miktar göz önüne alındığında yüksekti.

Sonuç olarak, en azından bir kez denenmesi / şans verilmesi gereken bir mekan olduğunu düşünüyorum ama sanırım benim alternatiflerim arasında ön sıralarda yer almayacak.

13 Mart 2013 Çarşamba

Kuçu Kuçu...


Özgü Namal’ın Merhamet’teki performansı ve kulaktan kulağa yayılan “Aaaaa! Çok başarılı!” yorumlarının rüzgarıyla gittim Kuçu Kuçu’ya, dün akşam. Yani beklentim yüksekti. Ama ne yalan söyleyeyim, biraz hayal kırıklığına uğradım.

Fransız yazar Farrice Roger – Lacan’ın yazıp, Kerem Ayan’ın yönettiği oyun özünde bir hesaplaşma öyküsü. İki kişilik oyunda Melda’yı Selen Uçer, Melis’i Özgü Namal oynuyor.




Kocasının patronunun adasına, ailecek haftasonunu geçirmek için gelen kadın, patronun görgüsüz karısıyla, kocaları gelene kadar 2.5 saat geçirmek zorunda kalır ve niyeti beklerken istirahat etmekken, ev sahibesinin geçmişten gelen hesaplaşmasını ortaya çıkartmaya, “Kuçu Kuçu” zamanlarına dönmeye ihtiyacı vardır.

Oyun boyunca hissettiğim şey, belki de yüksek beklentiyle koltuğa oturmaktan ötürü, hep bişey olmasını beklemekti. Ama o ”bişey”, bi türlü olmadı. Oyun bi türlü akmadı. Metindeki tekrarlar, devamlı içki alıp bırakmalar, sahne içindeki yapmacık kovalamaca ve kavgalar çok yordu beni.

Sanırım oyunda tek beğendiğim nokta, Selen Uçer’in oyunculuğu oldu. Açıkçası ben Özgü, muhtemelen süperdir diye düşünüyordum ama yanılmışım. Belki 6 yıldır sahneden uzak kaldığı için, belki televizyonda daha iyi olduğu için, belki de sadece gününde olmadığı için çok donuk ve tekdüzeydi. Diğer taraftan Selen Uçer, gerek kıyafeti, gerek sahnedeki duruşuyla Melda’yı üzerine giymiş. Hem şımarıklığı, hem de geçmişten gelen öfkesini metin arasındaki gidiş gelişlerde çok iyi yaşıyor ve yaşatıyor.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Total Recall...


Film, Paul Verhoeven'in yönettiği 1990 tarihli bilim kurgu klasiği Gerçeğe Çağrı’nın, Len Wiseman idaresindeki yeniden çevrimi. Bir Philip Dick uyarlaması olan ilk film, çekildiği yılı da baz alırsak, türün en zeki ve yaratıcı örneklerinden biriydi. 2012 tarihli versiyonunda ise, tüm öykü ve ardındaki fikirler en basite indirgenerek, film dur durak bilmeyen bir aksiyona dönüştürülmüş.

5 farklı kişinin kaleme aldığı senaryoda, Verhoeven'in filminden bazı önemli noktalarda ayrılıyor. Mars konusu tamamen çıkarılmış ve tüm öykü dünyada kurgulanmış. Kimyasal savaş sonrası yine dünyanın canına okumuşuz ve yaşanacak sadece iki alan kalmış. Tüm emperyalist güçler, Birleşik Britanya Federasyonu bünyesinde, Britanya ve civarındaki küçük bir bölgede toplanmış. Tüm alt sınıflar ve azınlıklar ise, dünyanın öbür ucunda, Koloni adıyla anılan Avustralya'da yaşıyor.

Koloni'deki çok sayıda insan, çalışmak için her gün Britanya adasına yolculuk ediyorlar. İnsanlar, sanki metroyla seyahat ediyormuşçasına, Koloni’den BBF’na, dünyanın merkezini geçerek ulaşan bir tür tüp kullanarak, işlerine gidiyor. Çoğu vasıfsız, çoğu BBF’ı yönetenlerin, direnişçilere karşı kullandığı robot askerlerin üretildiği fabrikada çalışıyor.

Filmin başında, fena pejmürde, karman çorman bir evde, güzel karısının yanında yatan adam, esasında uzun zamandır, sıklıkla gördüğü ve bir türlü anlam veremediği rüyasından uyanmaya çalışıyor. Film işte bu noktada, kahramanımız Douglas’ı oynayan Colin Farrell’in “6 pax”leriyle başlıyor desem yalan olmaz.
Douglas, gördüğü rüyalarla gerçek hayatı arasında denge sağlamaya çalışırken, yolu Rekall adlı, insanlara zihinlerinde istedikleri macerayı yaşatmayı vaat eden bir yere düşüyor. Tam vücuduna bu halüsinatif deneyim için bazı kimyasallar enjekte edilmeye başlandığı sırada, mekanı polisler basıyor ve işte aksiyon bu noktada başlıyor Karısının onu izlemekle görevli bir ajan olduğunu ve sadece altı hafta öncesine kadar aslında Hauser adlı başka bir adam olarak yaşamını sürdürdüğünü öğrenen Douglas, hayatını kurtarmak için kaçmaya başlıyor. Fakat bu yaşadığı macera gerçek mi, yoksa bir sandalyeye bağlanmış halde Rekall'ın vaat ettiği illüzyonu mu deneyimliyor sadece?

Filmin geneli biraz “Minority Report”, biraz “Blade Runner”, biraz da “I, Robot” karması olmuş. Tamam bilim kurgu ama yeni bişi yok. Başroldeki Colin Farrell’a yardımcı rollerdeki Kate Beckinsale, özellikle aksiyon sahnelerinde Underworld’deki performansının ve formunun meyvelerini toplamış. Diğer önemli roldeki Jessica Biel ise keşke hiç böyle bi aksiyona girmeseydi. Bence biraz sırıtmış.
Filmin Arnold Schwarzenegger’li Sharon Stone’lu orijinalinin IMDB puanı 7.5’ken, 2012 versiyonu 6.3’te kalmış.


4 Ekim 2012 Perşembe

The Newsroom...

Açılış sahnesi... Bir üniversitenin konferans salonu... Üç konuşmacı ve bir moderatör. Konuşmacılardan ikisi çok heyecanlı ve hevesli, diğeri  - Will - ise sıkılmış ve bıkkın! Arka arkaya gelen sorulara bir şekilde cevaplar verilirken, bir kız öğrenci ayağa kalkıyor ve "Why is America the greatest country?", “Amerika’yı dünyanın en harika ülkesi yapan şey nedir?” diye soruyor. Bu soruya diğer konuşmacılardan gelen cevaplar, kalıplaşmış ve aynı.. Özgürlük, fırsatlar, refah… Öğrencilerden alkışlar vs.. Klasik amerikan yaklaşımı.. Sonra sıranın Will’e geçmesiyle, Will’in esprili fakat kaçak cevapları geliyor. Ama moderatör, Will’i bu cevapla bırakmayacağını söylüyor. Will sinirleniyor ve bu arada konukların arasından birinin bir kağıda yazdığı notu görüyor. “It is not, but it can be” (Değil, ama olabilir). İşte bu tanıdık gelen yardımdan sonra Will müthiş bilgisiyle, bence diziler tarihinin en özel ve anlamlı konuşmalarından birini yapmaya başlıyor:

“...

Amerika dünyanın en iyi

ülkesi falan değil, Profesör.

Al sana cevap.

- Yani diyorsun ki--

- Evet.

- Biraz da...

- Günah benden gitti. Sharon, NEA'dan bir halt olmaz. Evet, her ay maaşımızdan kesilen

bir peni NEA'ya gidiyor, ama böylece Lewis kafasına estiği vakit bu durumu senin başına kakabilir.

NEA milyon dolarlara değil, oylara mâl oluyor.

Yayın sürelerine ve köşe yazısı uzunluklarına mâl oluyor.

Halk niye liberalleri sevmiyor, söyleyeyim mi?

Çünkü işleri güçleri kaybetmek.

Ulan liberaller o kadar zekiyse, ne bok yemeye her seferinde kaybediyorlar?

- Ne diyo...

- Hiç istifini bozmadan öğrencilere Amerika'nın yıldız-süslü

bayrağıyla anlı şanlı bir ülke, dünyada özgürlüğe sahip tek halkın da bizler olduğunu falan mı söyleyecektin?

Kanada da özgür. Japonya da özgür. Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, Avustralya. Belçika da özgür!

Dünya üzerinde 207 egemen devlet var, bunların 180 kadarı ise özgür.

- Tamam o halde--

- Ha, bir de, baksana, kızlarevi üyesi. Olur da bir gün kazara kendini oy kabininin içinde bulursan diye söylüyorum, aklında tutman gereken bazı şeyler var ve bu şeylerden biri de dünyanın en iyi ülkesi olduğumuz açıklamasını destekleyecek hiç ama hiçbir kanıtın bulunmadığıdır.

Okuryazarlık oranında 7. sıradayız, matematikte 27.'yiz, bilimde 22., ortalama yaşam süresinde 49.,

bebek ölüm oranında 178., ortalama hane gelirinde 3., işgücü oranında 4. Ve ihracatta da 4. sıradayız.

Yalnızca üç kategoride dünya çapında lideriz: Kişi başına düşen hapse atılmış vatandaş sayısında, meleklerin varlığına inanan yetişkinlerin sayısında ve listede sıradaki 26 ülkenin toplamından daha fazla harcama yaptığımız savunma konusunda, kaldı ki bunların 25'i bizim müttefikimiz.Tamam, bunların hiçbiri 20 yaşında bir üniversite öğrencisinin suçu değil tabii, ama yine de şurası kesin ki, Gelmiş geçmiş (nokta) en (nokta)kötü (nokta) neslin bir üyesisin. Kısacası, bizi dünyanın en iyi ülkesi yapan nedir diye sordun ya,neyi kastettin, bi' bok anlamadım.

-Yosemite'yi mi?

Şüphesiz eskiden en iyiydik. Doğru olanı savunurduk. Ahlaki gerekçeler uğruna mücadele ederdik.

Ahlaki gerekçeler uğruna yasalar çıkartır ya da iptal ederdik. Fakir halklara değil, yoksulluğa karşı savaş açardık. Fedakârlıklar yaptık. Komşularımıza önem verdik. Atıp tutmaz, icraata bakardık ve asla dövünüp durmazdık. Büyük kocaman yapılar inşa etmiş,imanla çatışan teknolojik ilerlemeler kaydetmiştik, evreni keşfetmiş, hastalıkları tedavi etmiş ve dünyanın en büyük sanatçılarını

yetiştirmiş ve dünyanın en büyük ekonomisine sahip olmuştuk. Gözümüz yükseklerdeydi o zamanlar, adam gibi hareket etmiştik. Bilginin peşinde koşmuştuk. Aşağılamaya kalkmamıştık. Peşinde koştuk diye kendimizi değersiz hissetmemiştik. Son seçimde kime oy verdiğimiz kişiye göre kendimizi tanımlamaz ve öyle kolay kolay korkmazdık. Elimizde bilgi olduğu için, bu anlattığım kişiler olmaya ve bu anlattığım şeyleri yapmaya muktedirdik o zamanlar. Büyük adamların, saygıdeğer adamların eseri.

Bir sorunu çözmek için atacağınız ilk adım ortada bir sorun olduğunu kabul etmek olmalıdır. Amerika artık dünyanın en büyük ülkesi değil. Yeterli mi?

...”

İşte bu Shylock’un Venedik Taciri’ndeki performansıyla yarışabilecek tirad, son dönemde ortalığı kasıp kavuran HBO’nun yeni yapımlarından The Newsroom’dan.

Çok tempolu, bol tartışmalı, uzun diyaloglu, lafını sakınmayan, karakter odaklı klasik bir Aaron Sorkin hikayesiyle karşı karşıyayız. Senaryonun, dizi sevenlerin The West Wing’den, film severlerin ise The Social Network ve Moneyball’dan hatırlayacakları, Sorkin'e ait olduğu ilk andan itibaren rahatlıkla anlaşılabiliyor. Haberciliğin Jay Leno'su olarak adlandırılan, kimseye bulaşmadan popülerliğini koruyan haberci Will McAvoy'un üzerinden ilerleyen politik bir drama the Newsroom. Dizi, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle hareket eden sunucunun "Why is America the greatest country?" sorusuna zorlamalar sonunda verdiği yukarıdaki zehir zemberek cevapla, rengini daha açılışta belli ediyor. Etkileyici açılış sahnesi aynı zamanda dizinin aldığı eleştirilerin ve tepkilerin de kaynağı.
 
The Newsroom’da, Soğuk Savaş (bunu takiben de 11 Eylül) sonrası tartışma düzeyi yerlerde sürünen Amerikan kamuoyuna kendisine gelmesini, ciddi konuları konuşmasını, ilim ve irfan düzeyini yükseltmesini salık veren bir didaktiklik, arkadaşlar ve meslektaşlara karşı olması gereken bir bağlılık, savunma ve sadakat duygusu ve hakiki ve saf aşkın alevinin – ki bu romantik aşk da olabilir, ideallere olan aşk da – hayata geçmesi çok uzun sürse de hiçbir zaman sönmeyeceği temaları bir loop içinde tekrar ediyor. Elbette bunun en önemli sebebi, senaristin Aaron Sorkin olması.

The Newsroom”un ana karakteri, Jeff Daniels tarafından canlandırılan Will McAvoy. İlk sezon boyunca sıklıkla Don Kişot’a benzetilen Will, milliyetçiliğin üst sınırlarda yaşandığı bir ülke olan Amerika’nın aslında “en iyi ülke” olmadığı fikrini ağzından kaçırıyor ve habercilik kariyeri tepetaklak oluyor. Bütün ekibi programı terk ediyor. Sam Waterston tarafından oynanan haber müdürü Charlie ise Emily Mortimer tarafından hiç zorlanmaksızın oynanan, bir savaş muhabiri ve aynı zamanda da Will’in eski sevgili olan, başka türlü bir habercilik yapmak isteyen, Mackenzie MacHale’i “News Night”ın başına getiriyor. Oyuncu kadrosu, başarılı ama cesaretsiz karakterini sempatikliğiyle maskeleyen başarılı oyuncu John Gallagher Jr., kariyer peşinde koşarken aşkta yüzü gülmeyen Maggie karakteriyle Alison Pill, Will’in kaprisleri yüzünden çileden çıkıp, gündüz haberlerine geçme kararı alıp MacHale’in gelişiyle yeni bir sayfa açan Don Keefer karakteriyle Thomas Sadoski, güzelliğinin ve yeteneğinin zirvesindeki Olivia Munn ve “Slumdog Millionaire” ile tanıdığımız Dev Patel ile tamamlanıyor.

Özellikle medya çevresinden diziye yapılan en büyük eleştri, gerçek hayattaki olayları kullanması.  Öyle ki, dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı 20 Nisan 2010’da, yani Meksika Körfezi’ndeki Deepwater Horizon patlamasının olduğu gün geçiyor.  Daha sonra dizi, Kongre Üyesi Gabrielle Gifford’ın başından vurulması, Tea Party’nin ara seçimlerde kazandığı başarı veya Osama Bin Ladin’in öldürülmesi gibi ABD’de siyasetinde son iki yılın diğer kilometre taşlarını da hikayesinin içine katıyor.  Burada iki leştri çok ön plana çıkıyor. Birincisi, iki sene önce olmuş olaylara, şimdi tüm bildiklerimizle bakarak, dizi karakterlerine gerçekte var olmayacak bir avantaj verdiği. Bunu da, medyayı yargılamak için kullanması.  Bundan da öte, olmuş bitmiş olayları kullanarak dramın en önemli unsurlarından biri olan sürpriz faktörünü yok etmiş olması.

Aldığı olumsuz eleştirilere rağmen IMDB’de 8,7’lik bir beğeni oranı yakalayan The Newsroom, HBO’dan ikinci sezon onayını aldı bile. İlk sezonunu 10 bölümde kapatan dizi, Pazar günleri de CNBC-E’de yayınlanıyor.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Lance Armstrong Güzellemesi...

 
 18 Eylül 1971, Plano (Teksas) doğumlu olan Armstrong, profesyonel kariyerine triatlet (3,8 km yüzme, 180 km bisiklet ve 42,2 km koşu) olarak başlarken, 1991 yılında direkt bisiklet sporuyla ilgilenmeye başladı. Bir yıl sonra 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda yol yarışına katılan Amerikalı sporcu, yarışı 14. sırada bitirdi ve profesyonelliğe geçiş yaptı. Aynı yıl St. Sebastian Klasik Yarışı'nda ilk profesyonel yarış birinciliğine imza attı.
1993-95 yılları arasında Team Motorola ile yarışmaya devam eden Armstrong, dünyanın en önemli profesyonel bisiklet yarışı Fransa Turu'nda iki etap birinciliği kazandı. 1996'da ülkesindeki en önemli bisiklet yarışı olan Tour dePont'u kazandı. Ancak Fransa Turu'nu tamamlayamadı ve ülkesindeki Atlanta Olimpiyatları'nda büyük hayal kırıklığı yaşadı. 1996 sezonu kapanırken Armstrong, Dünya sıralamasında 1 numaraya yerleşmişti. Ve bu genellikle başarılarla dolu yıl, kötü bir haberle bitti.
Bir gün bisikletten acılar içinde indiğinde 1996 Ekim'inin başlarıydı. Bir süre önemli bir şey olmadığına, yaşadıklarının bisiklet sporunun getirdiği acılardan olduğuna inanan Armstrong, sonunda doktora gitti. Rutin bir kontrol amacıyla gittiği doktorda hiç hoşuna gitmeyen bir sonuçla karşılaştı. Lance kanserdi. Testler testislerinde başlayan kanserin mide, beyin ve akciğerlere yayıldığını gösteriyordu. Doktorlar yaşama şansını yüzde 40 olarak açıkladılar.
Korkmuş ama bir o kadar da kazanmaya kararlı olan Lance, önce çok ağır bir kemoterapi yöntemi kullandı, ardından da, bir uzmanın tavsiyesiyle, yan etki olarak akciğer kapasitesinin azalmasını engelleyen değişik bir kemoterapi yöntemi denedi. Bu arada da, 2 büyük ameliyat geçirdi.
 
1996'da TV yorumcusu ve Lance'in takımı Motorola'nın halkla ilişkiler müdürü olan Paul Sherwen, Armstrong'un kansere yakalandığını tüm dünyaya duyuran kişi oldu. Sonrasını bir ropörtajında şöyle anlatıyor; "Hayatımın en kötü haftalarından biriydi. Birkaç ay sonra onu Indianapolis'te hastanede ziyaret ettim. Ne saçları vardı, ne de kaşları. Herşeyin bittiğini, onu son kez görmekte olduğumu düşündüm. Oysa hem ben, hem de ona sadece 3 ay ömür biçen doktorlar yanılmıştık."
Aylar süren tedavisi olumlu yanıt vermeye başlayan Lance’ın içinde, bir gün bisiklete dönme umutları yeşermeye başladı. Armstrong sonraları, en umutsuz anlarında içinden bir sesin ona sürekli mücadele etmesini, ayağa kalkmasını söylediğinden bahseder.
Armstrong, kanserle savaşından galip, bununla birlikte fiziksel ve manevi olarak hasarlı bir şekilde çıkmıştı. Bugün geçmişe döndüğünde "başıma gelen en iyi şeydi" diye bahsediyor bu savaştan. Kanserle savaşı kazanmış birçokları gibi, o da hayata bakış açısını değiştirir. Ona göre, kemoterapinin kazıdıkları sadece kanserli hücreler değil, geçmişindeki tüm olumsuzluklardır.
Armstrong’a göre, iyileşmesindeki en önemli faktörlerden biri de, bu acımasız hastalık hakkında kendini eğitmesidir. Hastalığın teşhisinden sonra, Lance Armstrong Vakfı  / LIVESTRONG adında bir vakıf kurar ve kanser hastalarına yardım etmeye, toplumu daha duyarlı olmaya çağırmaya başlar.
 
LIVESTRONG bugün dünyanın önde gelen kanserle savaş vakıflarından biri. Araştırma, eğitim, toplum sağlığı ve toplumun bilinçlendirilmesi olmak üzere 4 programda faaliyet gösteriyor. Her yıl düzenlenen organizasyonlarla milyonlarca dolar kanser araştırmalarına aktarılıyor.
Armstrong bir yandan vakfıyla ilgilenirken öte yandan da bisiklete geri dönmeye çalışır. Hastalığı atlattığında vücudunda işe yarar tek bir kas kalmamıştır. O, bütün kaslarını en baştan örmeye başlar. Bir çoklarına göre, iyileşmesi mucizevidir ancak bisiklete dönmesi tam bir çılgınlıktır.
Ancak kitaplarında bahsettiği üzere, Lance' nin hayat felsefesini Nietzche' nin bir sözü oluşturuyor. Annesinin, onu yetiştirirken kullandığı bu söz, yıllar geçtikçe Lance' in de ilkesi haline gelir. Söz ne mi?
"Beni öldürmeyen şey güçlendirir".
Kanseri, 'Büyük olasılıkla başıma gelen en iyi şeydi. Beni öldürmeye çok yakındı; fakat öldürmek yerine beni çok iyi bir bisikletçi yaptı. Bunu yenersem her dağa tırmanabilirim diye düşündüm.' şeklinde değerlendiren Armstrong, hastalığından önce istikrarsız bir sporcuydu. Mesela, 1993 yılında dünya şampiyonluğunu kazandı; ancak aynı yıl Fransa Bisiklet Turu'nun ilk etaplarında yorgunluktan ve sakatlıktan yarışı terk etti. 1994 ve 1996 yıllarında hiç başarılı olamadı, 1995 yılında bir etabı ilk sırada tamamlamasına rağmen genel değerlendirmede 36. sırada yer aldı. İki yıl kadar süren tedavisinden sonra 1998 yılında evlenen ve tekrar pedal çevirmeye başlayan Amerikalı bisikletçi, 1998'de US Postal takımı ile anlaşma imzaladı ve çok sevdiği bisiklet parkuruna geri döndü. Çıktığı ilk büyük yarış olan İspanya Bisiklet Turu'nda (Vuelta) genel klasmanda dördüncü olarak büyük bir başarı yakaladı. Çocukluk hayali olan Fransa Bisiklet Turu'ndaki ilk şampiyonluğunu 1999 yılında yaşadı. Armstrong, yirmi etaptan dördünü (prologue, 8, 9, 19) ilk sırada tamamladı. Ünlü bisikletçinin en başarılı olduğu ve rakiplerine fark attığı etaplar dağ etaplarıydı. Düz etaplarda iddialı olan favori pedallar, ünlü bisikletçinin dağlık bölgelerde gösterdiği yüksek performans karşısında çaresiz kaldılar.
Uzun süre kanser tedavisi gören Lance Armstrong'un çok zorlu yirmi etaptan oluşan Fransa Bisiklet Turu'nda şampiyon olması, kimilerini şaşırttı, kimilerini hayrete düşürdü, kimilerine de ilham kaynağı oldu. Ancak çoğunluğu şaşkınlık yaşayanlar oluşturuyordu. Bir insanın ölüm döşeğinden kalkıp dünyanın en zorlu yarışlarından birini kazanması inanılır gibi değildi. Nitekim, bu başarıyı kabullenmek yerine çeşitli spekülasyonlar ortaya atıldı. Fransız Richard Verinque'nin de aralarında bulunduğu favori bisikletçileri geride bırakan Armstrong'un kullandığı ilaçlar şüpheliydi ve mutlaka incelenmeliydi. L'EQUIPE’in başını çektiği Fransız medyasına göre, ABD'li bisikletçinin idrarında 'stereoid' tespit edilmişti. Armstrong ise bütün olup bitenleri sineye çekmeye çalışıyor ve kanserden sonra kendini en fazla zorlayan bu iddiaların bir an evvel son bulmasını bekliyordu. Kısacası, ABD'li bisikletçinin ilk şampiyonluğu, spekülasyonların gölgesinde kaldı.
2000 yılındaki Fransa Bisiklet Turu, bir yıl önceki şampiyonluğun tesadüfi olmadığını ya da ilaçlarla kazanılmadığını ispat etmek için çok önemliydi. Bunun çok iyi farkında olan Lance Armstrong, üç hafta süren yarış boyunca istikrarlı bir grafik çizdi. Sadece 19. etabı ilk sırada tamamlayabilmesine rağmen bu büyük organizasyonda ikinci kez şampiyonluk kürsüsüne çıktı. Bu başarı, kendisine saygıyla bakılmasını sağlamaya başlamıştı artık. Sydney 2000 Olimpiyat Oyunları'nda ülkesine bronz madalya kazandıran Armstrong, aynı yıl bir mutluluk daha yaşadı. Kanseri yenmesinde önemli katkıları bulunan eşi Kristin, bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Bu mutluluklar, ünlü bisikletçinin yaşama sevincini ve azmini daha artırdı.
Dünyanın en büyük bisiklet yarışı organizasyonunda arka arkaya elde ettiği iki şampiyonluk, Armstrong'un güvenini iyice yerine getirmişti. Artık yeni hedefi aynı yarışta üst üste üçüncü kez zirveye çıkmaktı. Armstrong, favori olarak gösterildiği 2001 Fransa Bisiklet Turu'nda yine birincilik kürsüsüne çıkmayı başardı. En başarılı olduğu etaplar yine dağlık etaplardı. Bu etaplardan dördünü (10, 11, 13, 18) ilk sırada tamamladı ve şampiyonluğa ulaştı. Armstrong bu yarışta centilmenliği ile de çok konuşuldu. Ünlü bisikletçiyi en fazla zorlayan Alman Jan Ullrich, diğer rakiplerle arayı epey açtıkları bir sırada yoldan çıkıp şarampole yuvarlanmıştı. Armstrong, bu fırsattan yararlanıp arayı açmak yerine durup rakibine yardım etti. Rakipleriyle eşit şartlarda yarışmayı bir hayat felsefesi haline getiren Armstrong, yirmi etap sonunda en yakın rakibi Ullrich'e 6 dakika 44 saniye fark atarak mutlu sona ulaştı.
 
Lance Armstrong, 28 Temmuz'da sona eren 2002 Fransa Bisiklet Turu'nda yine zirveye çıktı. Etapların dördünü (prologue, 11, 12, 19) birinci sırada tamamlayan ABD'li pedal, her zaman olduğu gibi yine dağlık bölgelerde gücünü ortaya koydu ve en yakın rakibi İspanyol Joseba Beloki'ye 7 dakika 17 saniye fark attı. Böylece, 89 yıllık mazisi bulunan, dünyanın en önemli ve en köklü spor organizasyonlarından biri olan Fransa Bisiklet Turu'nda dört şampiyonluğu bulunan beş bisikletçi arasına girdi.
Ancak onu önemli kılan esas faktör, Fransa Bisiklet Turu'nun en başarılı sporcularından biri olması değil. United States Postal takımı adına yarışan 31 yaşındaki Armstrong'u diğerlerinden ayıran en önemli özelliği, neredeyse tüm bedenini sarıp sarmalayan kanserin pençesinden azmi sayesinde kurtulması ve temmuz sıcağında tam üç hafta süren bu büyük yarışta (3280 km) şampiyonluğu kimseye kaptırmaması.
Ancak Armstrong'un gerçekleştirmek istediği hedefler bitmiş değildi. Önce beş şampiyonlukları bulunan İspanyol Miguel Indurain, Belçikalı Eddy Merck, Fransız Jacques Anquetil ve Bernard Hinault'u yakalamak istiyor, sonra da bu pedalları geride bırakıp 6 şampiyonlukla rekor kırmayı düşünüyordu. O, bunun üzerine bir birincilik daha aldı ve Fransa Bisiklet Turu’nun üstüste 7 kez kazanan tek bisikletçi olarak tarihe geçti.
 
2005'teki şampiyonluğunun ardından sporu bırakan Armstrong, ve ilk gözağrısı triatlona, “Ironman” olarak dönen Lance, hakkında çıkan doping söylentilerini de kesin bir dille yalanladı. Haziran 2006'da hakkındaki doping soruşturmasında da adı temize çıktı.
Ancak ABD Anti-Doping Ajansı (USADA), iki yıl önce başta Lance olmak üzere bir çok bisikletçi için yeni bir soruşturma açtı.
Geçtiğimiz Temmuz ayında Hollanda gazetesi De Telegraaf, Amerikalı bisikletçiyle uzun yıllar aynı takımda birlikte yarışan George Hincapie, Levi Leipheimer, Christian Vande Velde ve David Zabriskie'nin, Amerika Anti-Doping Ajansı’na verdikleri ifadede doping yaptıklarını söylerken Lance’in aleyhinde tanıklık yaptılarını ifade etmişti. Ancak USADA Başkanı Travis Tygart, De Telegraaf'ta çıkan haberi yalanlarken, bu tip tanıkları tahmin etme yönündeki çabaların hatalı olduğunu söyledi. Tygart, tanıklara gözdağı verilmeye çalıştığını ifade ederken, çalışmalarının süreceğini söyledi.
Ve Ağustos ayının sonunda Lance Armstrong, sitesinden yayınladığı bir yazıyla artık kendisine karşı yapılacak doping suçlamalarıyla mücadele etmeyeceğini açıkladı.
Daha fazla bu iddialarla uğraşmak istemediğini ifade eden Armstrong, “Herkesin hayatında böyle bir an vardır. Benim için artık yeter. 1999’dan beri kazandığım yedi zaferimi hile ve haksız yollarla elde ettiğim iddia ediliyor. Ben artık bununla uğraşmak istemiyorum” dedi. Geçen yıl yarışmayı bırakan bisikletçinin aktif sporculuk hayatı boyunca hiçbir testi pozitif çıkmazken, Armstrong kendisine karşı yapılan muameleyi bir cadı avına benzetti.
Armstrong’un artık mahkemede savunma vermeyeceği şeklindeki açıklaması USADA tarafından “Suçunu kabul etmek!” olarak yorumlandı ve 24 Agustos 2012 tarihinde ABD Anti-Doping Ajansı (USADA), doping yaptığı gerekçesiyle Lance Armstrong'un 1 Ağustos 1998'den bu yana elde ettiği bütün başarılarla, 1999 ile 2005 yılları arasındaki 7 Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğunu elinden aldı ve sporcuyu ömür boyu pistlerden men etti.
Lance Armstrong bugün sadece bisiklet üzerinde elde ettiği başarılarla tanınan bir sporcu değil, kanserle savaş konusunda da takdir toplayan işlere imza atan bir insan haline geldi. Bu da onu bir sporcu özelliğinden çıkartıp 21. yüzyılın gördüğü en önemli insanlardan biridir.
Tüm hayat hikayesini yakından takip etmiş, kitaplarını okumuş, uzunca bir dönem, LIVESTRONG’un sarı bilezikleriyle gezmiş biri olarak, onun zihniyetinde birinin doping yapmış olabileceğine hiçbir zaman inanmadım ve inanmayacağım. Belki klişe ama şampiyonlukları kağıt üzerinde elinden alınsa da, o turları “biz” onunla beraber koştuk, podyuma beraber çıktık, Paris’teki şampiyonluk turlarını birlikte attık. Ve kim ne derse desin, o hep “bizim” şampiyonumuz olacak. Çünkü o hiç vazgeçmedi, aynı aşağıdaki fıkradaki gibi...
 
Lise basketbol koçu, zor geçen sezonun sonuna doğru oyuncularına bir motivasyon konuşması yapıyormuş. Takıma sormuş: "Michael Jordan mücadeleden hiç vazgeçti mi?" Takım hep bir ağızdan cevap vermiş: "Hayır!".
- Ya Kristof Kolomb? O vazgeçti mi hedefinden?
- Haaayıııır!
- Peki, Lance Armstrong?
Hasta olmasına rağmen yarışmayı bıraktı mı?
- Haaayııır!
- Ya Elmer MacAllister?
Uzun bir sessizlik sonunda bir oyuncu cesaretini toplayıp sormuş: "Elmer MacAllister kim? Onu hiç duymadık..."
Koç cevabı yapıştırmış: "Tabi duymazsınız, o vazgeçti."

8 Kasım 2010 Pazartesi

Kimsenin Yazamayacağı "New York'ta Beş Minare"...



Bu filmle ilgili vizyona girdiği gününden beri bir sürü yazı ve yorum okumuş olabilirsiniz. Ancak en azından benim denk geldiklerim, aşağıda yazacağım bakış açısına sahip değildi.

Sürünün arkasına katılıp, genel görünüşle alakalı şunları söyleyebilirim:

- Türk film tarihi açısından önemli bir basamak olduğunu düşünüyorum.
- Güzel görsel öğeler var.
- 3. sınıf Hollywood aktörleri bizimkilerin tozunu attırıyor.
- Metinler çok yapmacık duruyor.
- Kurguda zorlama noktalar var. Birçok konu eksik kalmış.
- Tahmin edilebilen ancak işyeyiş açısından beklenmeyen bir finali var. Çok vurucu.
- Filmatografik olarak "Güneşi Gördüm" ün üzerine çıkamamış.

Fakat bence filmin çok önemli alt metni "Okyanus Ötesi'ni" aklama çabasıdır. Düşünün bir karakter yaratılıyor, o kadar ama o kadar "Hoca Efendi'ye" benziyor, radikal dinci bir grubun lideri olmaktan aranıyor, Amerika'da yaşıyor fakaat bir bakıyorsunuz ki, kendisi sizin sandığınızın aksine o kadar ama o kadar iyi bir insan ki, karıncayı bile incitemez, bir hristiyanla evlenecek, kızını da bir hristiyana verecek kadar dinlere saygılı, çevresi tarafından sadece yaptığı iyiliklerle bilinen biriymiş.

Aynı Di Caprio'nun "Inseption" filmindeki gibi, fragmanlarından anladığınız kadarıyla salona "Hoca Efendi'nin", yakalanıp ülkesine getirildiği bir film izlemek için girip, bilinç altınıza o teröristin bambaşka bir kişi olduğu, Hoca Efendi'nin de kanatsız bir melek olduğu fikri ekilmiş olarak çıkıyorsunuz.

Gerçek dünya için kendi toteminize* tutunma zamanı...

*Totem: Inception filminde rüyalar aleminde dolaşan kişilerin uyandıklarında gerçek dünya ile rüyayı ayırabilmelerini sağlayan objeleri.

21 Ekim 2010 Perşembe

Dullar - Şehir Tiyatroları...


Kimi genç, kimi orta yaşlı ama hepsi dul 5 kadının bazen sohbet, bazen minik skeç bazen de monolog olarak, "En iyi koca ölü kocadır" felsefesi üzerine kurgulanmış oyunu.

Biz belki de hiçbir beklentimiz olmadan gittiğimiz için çok eğlendik, çokça yerde de kahkahalar attık.

Kulis şeklindeki sahne düzeni, hem bölümler arasındaki geçişlerde kostüm değişikliklerine izin veriyor hem de samimi bir ortam yaratıyor.

Özellikle Güzin Özyağcıları ve Süeda Çil'i çok beğendik.

Biz Fatih Reşat Nuri'de seyrettik. Kasım ayında Ümraniye Sahnesi'nde izleyebilirsiniz.

14 Ekim 2010 Perşembe

Tehlikeli İlişkiler - Şehir Tiyatroları...


Oyunun tanıtımında "18. yüzyıl sonlarında, dönemin fransız aristokrasisine dair eleştiri sunuyor. Choderlos de Laclos tarafından yazılan eserde, tutkulu bir aşk hikâyesi ekseninde ikiyüzlü cemiyetin tüm değerlerden yoksun, yıkıcı görüntüsü çiziliyor." diyor. Fazlaca yalın olduğunu düşünsem de çok kabaca hikayenin özü bu.

Maskeliler'de seyrettiğimde sahnedeki duruşunu pek beğenmediğim Levent Üzümcü bu oyundaki rolünde kesinlikle daha iyi. Bize göre rolü için her anlamda zayıf kaldığını düşündüğümüz Cemal Ahhan Şener dışındaki Tomris İncer, Ece Özdikici ve Esra Ronabar gibi isimlerden oluşan kadro genel olarak başarılıydı.

Dekor olarak kullanılan dev aynalar bence izleyici üzerinde müthiş bir etki bırakıyor. Kostümlerse dönemi oldukça güzel yansıtıyor.

8 Ekim 2010 Cuma

Mehmet Ali...


Adam bugüne kadar ekranda her türlü rezilliği yaptı. Bel altı konuştu, başta hostesler olmak üzere dişi her şeye sulandı, adamın pantalonunu indirdi ses çıkartmadınız, abuk subuk hediyeler almak için ekranda kendinizi parçaladınız, Noooooolur Memed Ali Beeeeey diye adamın ayaklarına kapandınız, iyiydi de, "Mum söndü mü oynuyorsunuz?" deyince mi kötü oldu?

Bu kadar mı derindedir bu milletin ar damarı?

Ancak şimdi mi "Kutsal" ınıza dokundu?"

7 Ekim 2010 Perşembe

Macbeth / Oyun Atölyesi...


2010 - 2011 Tiyatro Sezonu'nu pazar günü Oyun Atölyesi'nde sahnelenmeye başlayan Macbeth ile açtık. W. Shakespeare'in göreceli olarak kısa eserlerinden olan Macbeth alıştığımız Sabahattin Eyüboğlu yerine Haluk Bilginer çevirisiyle sahnedeydi.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu benim sahnede izlediğim ilk Macbeth'ti, dolayısıyla değerlendirme kriterlerim farklı olacak.

Belki de son söylenecek şeyi başta söyleyeceğim ama ben oyunu, özellikle de Macbeth'i oynayan İlker Aksum'un oyunculuğunu zayıf buldum. Ne ses tonu, ne tonlaması ne de "acting" i beni tatmin etmedi. Hatta bir çok noktada aksanı Canım Ailem'deki rolü "Halim" e kaydı gibi geldi bana.

Yanlış bilmiyorsam Macbeth'in en önemli anlarından biri, kendisiyle konuştuğu o müthiş:

" Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı."
...

tiradı, eğer ben özellikle bekleyip takip etmeseydim güme gidecekti. Halbuki, yine Shakespeare'in, Venedik Taciri'nde Mehmet Ali Kaptanlar, müthiş Shylock rolündeki o tirad sahnesinde, sahnede resmen büyümüştü, hatta filmdeki Al Pacino'yla bile aşık attığını söyleyebilirim.

Bugünkü yazısında Ahmet Hakan soruyor; "Nasıl kaç yıldır Behlül olarak izlediğimiz Kıvanç Tatlıtuğ, sadece 4 blümde "Sekiz" oldu?". Bence cevap "oyunculuk", karakteri üzerine giyebilmekle alakalı.

Mesela Haluk Bilginer, bir bakıyorsunuz "İslami terörist" diğer tarafta "Kenan Birkan" veya herhangi bir sitcom karakteri olabiliyor ve biz bunu hazmediyor ve beraber yaşıyoruz. Aklımıza bir önceki karakterin herhangi bir detayı gelmiyor.

Macbeth'e dönersek, 8 yıl televizyondan sonra bu rolle sahneye dönen İlker Aksum bence rolü giyememiş. Kötü oyuncu olduğundan değil muhtemelen ama belli ki kan uyuşmazlığı olmuş.

Oyunun genelinde dikkatimi çeken diğer bir konu da, oyunun dönemiyle alakasız olarak ilk sahnede Cadı'ların üzerine örtülmüş gazeteler oldu. Ha bir de oyunun içinde roller blade ile dolaşan, 3-4 sahnede görünüp kaybolan bir çocuk var ki onu hiç bir yere koyamadım.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates