28 Aralık 2012 Cuma

Mevlana'nın Yedi Öğüdü...

Yeni bir yıla girerken hepimiz için...


 

* Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

 
* Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

 
* Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol.

 
* Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

 
* Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

 
* Hoşgörüde deniz gibi ol.

 
* Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol

18 Aralık 2012 Salı

Arrow...



Dizi, sanki zenginden alıp fakire veren modern bir Robin Hood hikayesiymiş gibi gelmişti, ilk trailer’ını izlediğimde. Sanki çok hoşlanmayacakmışım gibi de hissetmiştim. İkisinde de yanılmışım.

Arrow, teknesi okyanusta kaza geçirip parçalanan, milyoner playboy Oliver Queen’in, ıssız bir adada 5 yıl geçirdikten sonra, tesadüfen küçük bir balıkçı teknesi tarafından kurtarılmasıyla başlıyor.

Her bölümde biraz biraz kazanın nasıl olduğunu, kaza sırasında teknede kimler olduğunu, sonrasında yaşananları, Oliver’in adaya nasıl çıktığını ve yalnız olduğunu düşündüğü adada kimlerle karşılaştığını, 5 yıllık bir süreçte ne gibi bir değişim geçirdiğini, nasıl kurtulduğunu, şehre döndüğünde ne bulmayı umduğunu, ne bulduğunu, nasıl biri olarak kaybolduğunu ve nasıl biri olarak geri döndüğünü, nasıl bir misyonu, niçin yüklendiğini ve bu yolda karşısına çıkan zorlukları izliyoruz.

Hikayenin çok bilindikmiş gibi başlayıp esasında karmaşık bir bulmaca gibi olduğunu gördüğümde dizi beni çok sardı. Birçok kişi de böyle düşünmüş olmalı ki, IMDB Puanı: 8.4

Başroldeki Stephan Amell’i çok tanımıyordum ama esas kız rolündeki Katie Cassidy’i Supernatural, Harper’s Island ve Gossip Girl’den hatırlayabilirsiniz. Diğer önemli rollerde, Dexter’dan tanıdığımız David Ramsey ve her daim asalet timsali Susanna Thompson var.

Benim için dizinin süprizi ise, yıllarca Dr. Who ve Torchwood’da Captain Jack Harkness olarak izlediğimiz John Barrowman’le, giderek önem kazanan bir rolde karşılaşmak oldu.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Etme.../ Mevlana...

Rivayete göre;
 
Mevlana ve Şems, yolları kesiştikten sonraki günler ve geceler boyu ilahi sohbetlere dalarmış. İkisi birlikte köşeye çekilerek tüm vakitlerini bu sohbetlere adarlarmış. O dönemde Mevlana otuz sekiz, Şems altmış yaşındaymış. Haklarında dedikodular o zamanlarda da şiddetiyle vuk-u bulurmuş ve Şems dayanamayıp, Konya'yı terk etmiş ve Şam'a yerleşmiş. Bir yıl sonra Şems, Mevlana'nın mektubuna karşılık vererek Konya'ya geri dönmüş. Mevlana havalara uçmuş, yüzü tekrar gülmeye başlamış. Fakat günlerce süren sohbetler akabinde dedikodular tekrar başlamış ve Şems bu sefer dönmemek üzere ortadan kaybolmuş.
 
Mevlana üzüntüsünden kahrolmuş, Şems'i aramak için iki kez Şam'a gitmiş ama bulamamış. Şems'i bulma umutlarını yitiren Mevlana, onun fiziksel varlığından ya da yokluğundan vazgeçip ve manen Şems ile, onun hayaliyle yaşamaya başlamış.
 
Şems, Mevlana'yı ve Konya'yı terk etmeye karar verdiği zaman, Mevlana ona "etme" diye yalvarmış, Etme!...

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme...
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme...
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme...
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme...
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme...

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme...
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme...
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!!

Yıllar sonra iki olağanüstü yorum geldi bu yakarışa...



Diğeri Tuncel Kurtiz'den...


13 Aralık 2012 Perşembe

Bekle Beni! / Konstantin Simonov...

Konstantin Simonov'un sevgilisi Valentino Serova'ya yazığı, dünyanın en sevilen şiirlerinden biridir, Bekle Beni... Savaşın kanlı günlerinde, Konstantin sürekli düşündüğü büyük aşkı Valentino'ya seslenmiştir:

Bekle beni, döneceğim
Bütün direncinle bekle beni.
Bekle hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Karakış üşütürken bekle,
Sarısıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni,
Unut anılarla yüklü bir geçmişi
Ne bir mektup ne bir haber
Gelmesin ne çıkar, bekle beni
Bekle beni döneceğim
Bekle, yalnızca sen bekle beni.

Bekle beni döneceğim, bırak
Beklemekten usanmış dostlarım
Oğlum, anam, yoldaşlarım
Öldüğümü sansınlar benim
Umudu kesip bir ateşin başında
Beni yadedip içsinler ama sen
İçme sakın yürek acısı o şaraptan
İnançla, sabırla bekle beni.

Bekle beni, döneceğim
Tüm ölümlere inat bekle.
Çünkü o büyük bekleyişin
Düşman ateşinden kurtaracak beni.
Bekle kızgın sıcaklar içinde,
Karlar savrulurken bekle beni,
Yalnızca seninle ben, ikimiz
Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
Kimseler beklemezken
Beni beklediğini...

Savaş sonunda Valentino'suna kavuşmuştur Konstantin ancak bir zaman sonra, Valentino'nun onu kendisi kadar sevmediğini düşünüp ayrılmıştır...

Yıllar geçer ve Valentino Simonov vefat eder. Görevliler ertesi sabah mezarında, üzerinde "bekle beni" yazan bir kart bulunan, bir hercai menekşe bulurlar...

11 Aralık 2012 Salı

Gabriel'in Cehennemi...


Her öncü/iyi işte olduğu gibi, Fifty Shades of Grey (FSOG) serisinin/tarzının da takipçileri geldi arkadan. Takipçilerin kimi bu rüzgardan olumlu, kimi ise olumsuz etkilendi. İşte “Gabriel’in Cehennemi”, özünde, arka planı sağlam, romantik bir aşk hikayesi olması haricinde, FSOG ile uzaktan yakından ilgisi olmayan – en azından ilk kitap itibariyle – ama yayıncısı tarafından piyasaya bu şekilde lanse edilen bir kitap / seri oldu. FSOG serisini çok sevmiş, bununla ilgili de ciddi bir kulis yapmış biri olarak şunu söyleyebilirim ki, Sylvain Reynard’ın yine toplamda 3 kitap olacak serisi, altyapı olarak FSOG’in 2-3 gömlek üstünde.

Serinin ilk kitabı olan Gabriel’in Cehennemi (Gabriel’s Inferno), Kanada Toronto Üniversitesi’nde Dante Profesörü olan, elbette çok yakışıklı, Gabriel Emerson’la, kendisine 7-8 yaşından beri aşık, şu anda da yüksek lisans dersinde öğrencisi olan Julianne’ın ilişkisini, çiftin yaşadığı gel – git’leri, Dante Alighieri (1265-1321)’nin dünyaca ünlü eseri İlahi Komedya’nın üzerine kurgulayarak anlatıyor ve kitaplar da aynı Komedya’daki bölümleri takip ediyor; Inferno / Cehennem, Purgetory / Araf, Paradise / Cennet...

Bildiğiniz gibi, İlahi Komedya, Dante tarafından 14. yüzyılın ilk yarısında yazılmış, İtalyan edebiyatının en meşhur epik şiiri ve dünya edebiyatının önemli bir başyapıtı.

Komedya'da Dante, ölüm sonrası sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennette geçen seyahati, hikâyenin kahramanı da olan kendisinin ağzından anlatır. Orta Çağda "Komedya", "Tragedya'nın" aksine sonu iyi biten hikâye anlamına gelirmiş. Yani, eserin adındaki "Komedya" kelimesi, öyküsünün güldürü unsurları taşıdığı anlamına gelmiyormuş.

Orta Çağ ile Rönesans arasındaki geçiş döneminde yazılmış ortaçağın döneminin bu şiiri, hayalgücü ve alegorik tasavvuru, ölüm sonrası hayatı anlattığı öyküsü ile Hristiyan batı kiliseleri tarafından benimsenmiş. Eserin orijinal adı "Komedya" olduğu halde, 1360 yılında Giovanni Boccaccio tarafından başına "İlahi" kelimesi eklenerek Hristiyanlaştırılmış. Toskana lehçesi ile yazılan eser, bu lehçenin modern İtalyan dili olarak gelişmesine de yardım etmiş.

İlk kitabın hoş, yazara göre de oldukça anlamlı bir kapağı var. Yazar Sylvain Reynard’ın anlattığına göre kapağın detayları şöyle kurgulanmış:

Alevler

Kahramanımız Profesöt Emerson, içinde bulunduğu koşullar itibariyle varlığını hep Dante’nin koşullarına göre yorumluyor.Kapaktaki alevler ve kitabın ismi, Gabriel’in kendini nasıl tanımladığının bir yansıması. Profesörümüz kendini “Cehennemde” görüyor. Kitabın devamını da göz önünde bulundurarak, yazar kapaktan Cehennem’den bir sembol, elbette ki alevleri kullanmayı çok uygun bulmuş.

Erkek Figürü

Bu figürün önemini anlatabilmek için öncelikle Auguste Rodin’in eserlerine bir göz atmakta fayda var. 1840 – 1917 tarihleri arasında yaşayan Rodin’in, belki de en bilinen iki eseri Düşünen Adam (The Thinker) ve Öpücük (The Kiss). Daha az bilinen ise, bu iki eserin de, Dante’nin Cehennemi’nden esinlenerek yapılan daha büyük bir işin parçaları olduğudur.

1880 yılında, Rodin, Cehennemin Kapısı / Gate of Hell, isimli anıtsal kapıyı yapması için görevlendirilir.

Kapının ortasında, en yukarıda çok tanıdık bir figür oturur, Düşünen Adam / The Thinker. Ama kimdir bu Düşünen Adam? Rodin’e göre, bu Dante veya kendisi olabilir. Keza sonra kendisi figürü, The Poet / Şair, olarak tekrar isimlendirmiştir. Fakat demiş yazar, ben hala Düşünen Adam’ı, Dante olarak tanımlamayı seçiyorum.

Gabriel’in Cehennemi’nin kapağında, üstte, Rodin’in Düşünen adamı’na benzeyen, ancak iki ilgi çekici farkı olan, bir erkek figürü görüyoruz. Düşünen Adam, elini çensinin altında yumruk yapmışken, kapaktaki figür, iki elini birleştirmiş. Her ne kadar iki figür de düşünceye dalmış gibi gözükse de, kapaktaki figürümüzün aşağıya bakan gözleri, düşünmenin ötesinde bir eylem sergilediği fikrini veriyor.

Sevgililer

Kitabın kapağındaki son imajda, çıplak olarak birbirlerine sarılmış, bir kadın ve adam görüyoruz. Kadının yüzü yana dönmüş ve eli sevgilisinin saçlarında kaybolmuş. Adam ise, kadına sıkıca sarılmış, ağzı omzunun üstüne gömülmüş, elleri ise sırtını okşuyor. Sarılmaları nazik ama neredeyse umutsuz,  ve öpüşmüyorlar. Belki adam kadının omzunu öpüyor ama tam olarak emin olamıyoruz. Kadına fısıldıyor, saedce omzunda dinlenip, içinde bulunduğu anın tadını çıkartıyor veya belki de göz yaşı döküyor olabilir.

Bir kez daha, bu imajın anlamını keşfetmek için, Rodin’in Cehennemin Kapısı isimli eserine bakmak zorundayız. Cehennemin Kapısı’ndaki, Paolo ve Francesca’nın bu heykeli daha sonra The Kiss / Öpücük olarak adlandırılmış. Paolo ve Francesca’nın hikayesi, kitabın bir bölümünde, Profesör Emerson tarafından anlatılıyor. Özetlemek gerekirse, işledikleri şehvet günahı yüzünden, trajik ölümlerinde sonra, cehenneme gönderiliyorlar. Rodin’in eseri, iki sevgili arasındaki tutkunun, tam dudakları birleşmeden önceki anını, bize gösteriyor. İki figürde çıplak ve birbirine sarılmış. Francesca’nın kolu, Paolo’nun boynuna sarılmış. Her ne kadar heykel The Kiss / Öpücük olarak adlandırılsa da, çiftimiz gerçekte öpüşmüyor.

Tüm bu saydıklarımız, kapaktaki çıplak çift için de söylenebilir. Birbirlerine tutkuyla sarılmışlar ama öpüşmüyorlar. Her ne kadar pozisyonları ihtiraslı gibi dursa da, esasında bir şehvet ateşi gözlemlemiyoruz. Duruşları sevgi dolu ve Rodin’in heykelinin aksine, kadınla adam arasında boşluk yok.

Tüm bu detaylar ışığında, sizleri oldukça derin bir kitap/seri beklediğini söyleyebilirim. Serinin ikinci kitabı, Gabriel’s Rapture / Gabriel Arafta, geçtiğimiz günlerde yayınlandı ancak ben ikinci kitabı orijinalinden okumaya başladım. İmkanı olanlara tavsiye ederim. Serinin son kitabı ise, şu anda yazılıyor. Yazar henüz kesin bir yayınlanma tarihi ve resmi isim veremeyeceğini açıklamış.

4 Aralık 2012 Salı

Gerçek Hayattan Alınmıştır / Altıdan Sonra Tiyatro...



Buket Uzuner’in Su isimli son kitabının giriş cümlesi, beni hiçbir kitabınkinin çarpmayacağı kadar çarpmıştı. Çünkü ben yazsam daha iyisini kurgulayamazdım. “Yaz, sevmeyenler için, geçmesi beklenen bir hastalık gibidir!”. İşte o kesinlikle benim ve yaz boyunca, o iç bunaltan nemli sıcakları yaşarken, hep kış gelsin, tiyatro sezonu açılsın, Kumbaracı50’de bir oyun izleyelim, sonrasında da İstiklal’de sıcacık kestane yiyelim diye hayaller kurdum. Niye Kumbaracı50 bilmiyorum, eminim Küçük Sahne çıkışında da kestane yiyebilirdik ama sanırım en son o şekilde yaptığımız için, hayallerimde kestane hep Kumbaracı50’deki bir oyun sonrasında yendi. Hatta bu şekilde twitler gönderip, arkadaşlarıma mesajlar attım.

Neyse, yaz ve o bunaltıcı günler, şükür ki gerilerde kaldı ve biz iki hafta önce, aynı hayallerimdeki gibi, çok tavsiye edilen bir oyunu izlemek içi, Kumbaracı50’ye gittik. Çıkışta da kestane yeme programları yaparak.

Kumbaracı50, İstiklal Caddesi’nde, Kumbaracı Yokuşu’nda, tahmin edebileceğiniz gibi 50 numarada, 1999 yılında, çoğunluğu İTÜ'den mezun mimar ve mühendislerin bir araya gelerek kurduğu bir grup olan “Altıdan Sonra Tiyatro”nun, performans mekanı.

Bugüne kadar mekanda 3-4 tane çok sıkı oyun izledim. Artık malesef oynamadıkları O.B.E.B, bir klasiktir mesela.

“Gerçek Hayattan Alınmıştır”, bu sezonun tazelerinden. Yiğit Sertdemir, aynı zamanda yazarı olduğu oyunda, muhteşem bir de performans sergiliyor. Elbette karşısındaki oyuncunun da Tomris İncer olduğunu özellikle belirtmeliyim. Bence Türk Tiyatro tarihinin gelmiş geçmiş, en karakteristik, yüz ve sese sahip oyuncularından biri kendisi.

Kesintisiz 1.5 saatlik oyunda, uzun zaman sonra, ikisi için de çok özel bir mekanda, bir araya gelen adam ve annesinin, geçmişe dönük hesaplaşmasını ve geleceğin barındırdığı sırlarla nasıl yüzleştiklerini izliyorsunuz.

Zaman zaman içinde “in yer face – suratına tiyatro” öğeleri de barındıran oyunun, gerek sahnelenişi, gerek dekoru, gerek ışıkları gerekse de müzikleri o kadar başarılı ki, bittiğinde ben resmen yüzüme bir tokat yemiş gibi oldum ve uzun süre, salon boşaldığı, görevliler mekanda sonraki oyun için dekor değiştirmeye başladıkları halde yerimden kalkamadım. Ha, çıkışta kestane mi nooldu? Oyunda düğümlenen midem ertesi gün bile kendine gelemediği için, çıkıştaki kestane de direkt yalan oldu.

 
Bu güzelliği siz de yaşamak isterseniz, oyun 7,8,21,22 Aralık’ta Kumbaracı50’de izleyebilirsiniz. Biletleri Biletix’ten de alabilirsiniz ama gişeden ayırtırsanız, hem komisyon ödemiyorsunuz, hem de size yardımcı olmak için elinden geleni yapan çok cici bir kızla muhattap oluyorsunuz.
 

28 Kasım 2012 Çarşamba

Total Recall...


Film, Paul Verhoeven'in yönettiği 1990 tarihli bilim kurgu klasiği Gerçeğe Çağrı’nın, Len Wiseman idaresindeki yeniden çevrimi. Bir Philip Dick uyarlaması olan ilk film, çekildiği yılı da baz alırsak, türün en zeki ve yaratıcı örneklerinden biriydi. 2012 tarihli versiyonunda ise, tüm öykü ve ardındaki fikirler en basite indirgenerek, film dur durak bilmeyen bir aksiyona dönüştürülmüş.

5 farklı kişinin kaleme aldığı senaryoda, Verhoeven'in filminden bazı önemli noktalarda ayrılıyor. Mars konusu tamamen çıkarılmış ve tüm öykü dünyada kurgulanmış. Kimyasal savaş sonrası yine dünyanın canına okumuşuz ve yaşanacak sadece iki alan kalmış. Tüm emperyalist güçler, Birleşik Britanya Federasyonu bünyesinde, Britanya ve civarındaki küçük bir bölgede toplanmış. Tüm alt sınıflar ve azınlıklar ise, dünyanın öbür ucunda, Koloni adıyla anılan Avustralya'da yaşıyor.

Koloni'deki çok sayıda insan, çalışmak için her gün Britanya adasına yolculuk ediyorlar. İnsanlar, sanki metroyla seyahat ediyormuşçasına, Koloni’den BBF’na, dünyanın merkezini geçerek ulaşan bir tür tüp kullanarak, işlerine gidiyor. Çoğu vasıfsız, çoğu BBF’ı yönetenlerin, direnişçilere karşı kullandığı robot askerlerin üretildiği fabrikada çalışıyor.

Filmin başında, fena pejmürde, karman çorman bir evde, güzel karısının yanında yatan adam, esasında uzun zamandır, sıklıkla gördüğü ve bir türlü anlam veremediği rüyasından uyanmaya çalışıyor. Film işte bu noktada, kahramanımız Douglas’ı oynayan Colin Farrell’in “6 pax”leriyle başlıyor desem yalan olmaz.
Douglas, gördüğü rüyalarla gerçek hayatı arasında denge sağlamaya çalışırken, yolu Rekall adlı, insanlara zihinlerinde istedikleri macerayı yaşatmayı vaat eden bir yere düşüyor. Tam vücuduna bu halüsinatif deneyim için bazı kimyasallar enjekte edilmeye başlandığı sırada, mekanı polisler basıyor ve işte aksiyon bu noktada başlıyor Karısının onu izlemekle görevli bir ajan olduğunu ve sadece altı hafta öncesine kadar aslında Hauser adlı başka bir adam olarak yaşamını sürdürdüğünü öğrenen Douglas, hayatını kurtarmak için kaçmaya başlıyor. Fakat bu yaşadığı macera gerçek mi, yoksa bir sandalyeye bağlanmış halde Rekall'ın vaat ettiği illüzyonu mu deneyimliyor sadece?

Filmin geneli biraz “Minority Report”, biraz “Blade Runner”, biraz da “I, Robot” karması olmuş. Tamam bilim kurgu ama yeni bişi yok. Başroldeki Colin Farrell’a yardımcı rollerdeki Kate Beckinsale, özellikle aksiyon sahnelerinde Underworld’deki performansının ve formunun meyvelerini toplamış. Diğer önemli roldeki Jessica Biel ise keşke hiç böyle bi aksiyona girmeseydi. Bence biraz sırıtmış.
Filmin Arnold Schwarzenegger’li Sharon Stone’lu orijinalinin IMDB puanı 7.5’ken, 2012 versiyonu 6.3’te kalmış.


22 Kasım 2012 Perşembe

Kabare...

Yıllar önce Lisa Minelli'nin başrolünü oynadığı sinema versiyonunu izlemiştim ancak aklımda da pek bişey kalmamış. 4 sezon önce Şehir Tiyatroları'nda sergilenmeye başlandı. Son yaşananlardan sonra, bu sene hala programda olmasına açıkçası çok şaşırdım.

Peşin peşin söyleyeyim. Oyun 2 saat 40 dk sürüyor ve bizce Şehir Tiyatroları'nda izlediğimiz en iyi oyun. Değil sıkılmak, bitmesin diye dua ediyorsunuz. Yücel Erten'in sahneye koyduğu oyunda canlı performans sergileyen orkestra, müzikler, kostümler, metin ve başta MC'yi oynayan Mert Turak olmak üzere oyunculuk süper. Hele bir final sahnesi var, etkilenmemek mümkün değil. Oyunu son iki senedir, her sezon en az bir kere izlemek adına kendime sözüm var.
 

Bilmeyenler için hikaye kısaca şöyle: İkinci dünya savaşı öncesi, Nazizmin yükselişe geçtiği yıllarda Almanya'da bir kulüp. Yazı yazmak için farklı bir ortam ararken oralara düşmüş bir Amerikalı. Kit Kat Kulübün dillere destan dansçısı Sally. İhtiras, para, siyaset, eğlence, belki aşk ve tercihler...

Oyun ülkemizde ilk defa sahneleniyor. Her ay farklı bir yerde sahne alıyor. Üsküdar'da biraz "müslüman mahallesinde salyangoz satar" gibi oluyorlar ama yapacak bişey yok. Sahne orada :)) Bir şekilde fırsat yaratın ve kesinlikle kaçırmayın.

Ve unutmayın...
 
"Yalnız kalmanın neresi iyi
Gel de müzik dinle
Hayat bir kabare dostum
Kalk gel kabareye
Bırak kitabı, dikişi nakışı,
Hazır ol tatile
Hayat bir kabare dostum
Kalk gel kabareye"



19 Kasım 2012 Pazartesi

Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (Bölüm 2)...


Stephanie Meyer’in yazdığı, milyonlar satan fenomen serinin son filmi geçtiğimiz Cuma günü vizyona girdi. Ve elbette bizde, 5 yıldır süren birlikteliğimize son vermek için oradaydık. Açıkçası sönük bir veda olduğunu söylesem, sanırım abartmış olmam.
 
Dört kitap ve 5 filmden olusan serinin son filmi, 4. Kitabın ikinci bölümünden oluşuyor. Artık Bella sancılı sürecini atlatmış, hem vampir olmuş, hem çocuğunu doğurmuş, hem de Edward’ına sonsuza kadar kavuşmuş. Yani elde işlenecek malzeme çok ama heyecanla beklenen ve bence, oya gibi işlenebilecek bir çok sahne (Bella’nın vampir olarak uyanışı, ilk beslenmesi, Edward’la ilk birlikte oluşu vs), nedendir bilinmez resmen geçiştirilmiş. Belki de hakkı verilerek çekilen tek sahne, kitapta 25 sayfa süren, Cullan’lar ve destekçileriyle Volturi arasındaki savaş sahnesi.
Kitapları neredeyse durmaksızın okumuş, birer şaheser olmadıklarını bildiğim halde, ilk 4 filmi yine de büyük bir keyifle seyretmiş birisi olarak, şaka gibi belki ama son filmle ilgili yazacak inanın başka birşey bulamıyorum.
Serinin diğer filmlerini izlediyseniz ve çok boş vaktiniz varsa, hatrı kalmasın diye bununla noktayı koyabilirsiniz.

16 Kasım 2012 Cuma

Skyfall...


 
Columbia Pictures ve Sony Pictures Entertainment'in Eon Productions tarafından üretilen, 23. James Bond filmi olan “Skyfall”, geçtiğimiz hafta vizyona girdi. “American Beauty” ve “Revolutionary Road’dan da tanıdığımız Sam Mendes'in yönettiği bu filmde, Daniel Craig James Bond karakterini olarak üçüncü kez canlandırdı. Her ne kadar bir esmer bir sarışın Bond, benim dengemi biraz bozsa da sanırım artık alıştım.

Konu kısaca, eski MI6 ajanının, tüm dünyada gizli çalışan ajanların listesini çalıp, M’e acı çektirmek ve onu tehdit etmek için yavaş yavaş youtube üzerinden açıklaması üzerine kurulu. Bu noktada Bond, bir taraftan kendini ispatlamak bu arada da tehditin kaynağını bulup, MI6’i bu tehlikeden kurtarmakla görevli.

Bu film, sanki karakterler arasında bir geçiş filmi gibi geldi bana. M’de yapılacak değişiklik için bir film yapmışlar ama sonuçta eli yüzü düzgün olmuş. Filmin bir “James Bond” filmi olması sebebiyle, reçetenin belli kalemleri zaten aynı; Güzel kızlar, alengirli oyuncaklar, “My name is Bond, James Bond!” klişesi, bol bol aksiyon ve fakat hiç buruşmayan takım elbise... Ancak bence bu filmin iki tane parlayan yıldızı var. Biri Javier Badem ve canlandırdığı Silva karakteri, diğeri de Adele’in seslendirdiği tema müziği. Filmin diğer önemli rollerinde ünlü aktörlere M rolünde seyircinin alıştığı Judi Dench, hükümet görevlisi Mallory olarak Ralph Fiennes, seksi Bond kadınları olarak ajan Eve rolünde Naomie Harris ve Severine rolünde Bérénice Marlohe eşlik ediyor. Bence filmin güzel bir süprizi de, Cloud Atlas’taki performansından sonra, Q rolünde Ben Whishaw’la tekrar karşılaşmak oldu.




Çekimler esnasında kopan güzültülerden hatırlayacağınız üzere filmin açılış sahneleri İstanbul ve Adana’da çekildi. Skyfall, From Russia With Love (1963) ve The World is Not Enough (1999) filmlerinden sonra Türkiye'de çekilen üçüncü James Bond filmiymiş. Ancak, Hollywood yine İstanbul’u köhne ve oryantal göstermekte ısrar etmiş malesef.

Skyfall, dediğim gibi derinliği olmasa da, eli yüzü düzgün bir “Bond” filmi, IMDB puanı da Craig’li serinin (ve sanırım tüm serinin) en yükseği, 8.1.



5 Kasım 2012 Pazartesi

Cloud Atlas / Bulut Atlası...


Son günlerin adından çokça söz ettiren filmi “Cloud Atlas”, ya seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz bir çalışma. Bence ortası yok.

İngiliz yazar David Mitchell’in 2004 yılında yazdığı, edebi kurgu dalında “British Book Awards” ve “Richard & Judy Yılın Kitabı Ödülü” kazanıp, bir çok yarışmada da finale kalma başarısı gösteren,  aynı isimli romandan, Tom Tykwer ve Wachowski Kardeşler tarafından sinemaya uyarlanan film, iç içe geçmiş, paralel ilerleyen ve aynı kişilerin, farklı karakterleri canlandırdığı 6 hikayeden oluşuyor.

Cloud Atlas’ın birbirinin içine geçmiş 6 hikayesi bizleri, 19.yüzyılın Güney Pasifik’inden gelecekteki apokaliptik bir dönemin sonrasına taşıyor. Her hikaye, bir sonrakinin ana karakteri tarafından ya gözlemleniyor ya da okunuyor. İlk beş hikaye, hep en kritik noktalarda kesiliyor. Altıncı hikayeden sonra, geriye doğru diğer beş hikayeye dönülüyor ve ilk hikayenin sonuyla filmi bitiriyoruz.

Ana karakterlerimiz bir avukat, bir müzisyen, bir yayıncı, bir gazeteci, klonlanmış bir robot ve bir çoban. Filmin başrollerindeki Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbend, Hugh Grant, Susan Sarandon, Jim Sturgess, Ben Whishaw, Doona Bae, 3 saatlik akış içerisinde 6 farklı karakteri canlandırıyor ve bence “acting” dersi veriyor.

Filmde kararlı bir intihar sahnesinden, 1849 yılındaki bir diş avcısına, 1930’larda “Bulut Atlası Altılısı” senfonisinin yaratıcısının eşcinsel aşkından, “Aklı başında biri niçin yayıncı olmayı seçer?” sorusuna, 1800’lerdeki kırbaçlama sahnesinden petrole karşı nükleer enerji olgusuna, rahimden veya tanktan gelmiş olsan da herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğinden, apokaliptik dünya sonrasında bile bir şeylere inanma ihtiyacının devam edeceğine dair masalsı bir anlatım var.

Filmin özünde, belki de biraz gözümüze sokarak vermek istediği mesaj, hepimizin / herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, bugün yaşadıklarımızın geçmişin bir sonucu, geleceğin de sebebi olduğu. Ayrıca süreç içinde reenkarnasyona da ciddi göndermeler var. “Ölüm sadece bir kapıdır, o kapıdan başka bir hayata geçersin” diyerek kalınca altı çiziliyor bu mesajın. Ve bir de çok bilinen “kumsaldaki deniz yıldızları” hikayesinin bir versiyonu “Sen nesin ki? Koca bir okyanusta sadece yitip gidecek küçücük bir damla” sorusuna verilen “E, okyanusta damlalardan oluşmuyor mu zaten” cevabı.

Filmin yönetmenlerinden biri olan Wachowski Kardeşler (Kardeşlerden biri geçtiğimiz günlerde ameliyatla kadın oldu, dolayısyla “Wachowski Brothers” ifadesi yerine Wachowskis’i kullanmaya başladılar), aynı zamanda Matrix Üçlemesi’nin de yönetmeni olunca, iki film arasında zamanların kesiştiği noktalarda ciddi benzerlikler görüyoruz. Aynı şekilde kurduğum bir ilişki de, ikinci yönetmen Tom Tykwer’in eski filmlerinden Parfüm’deki baş rol oyuncusu Ben Whishaw’ın burada da önemli bir rol alması.

En başta da söylediğim gibi, IMDB puanı 8,3 olduğu halde, filmi ya çok seveceksiniz ya da nefret edeceksiniz ama ben kitabının siparişini verdim bile.

1 Kasım 2012 Perşembe

Political Animals...


Kadın: Eski First Lady, kaybettiği başkanlık savaşından sonra Başkan tarafından Dışişleri Bakanı olarak atanmış.

Adam: İki dönem başkanlık yapmış, politik duruşundan ziyade çapkınlıklarıyla gündeme gelmiş.

Hayır, bu Clinton ailesinin hikayesi değil. Bunlar Mr. and Mrs. Hammond. Hikaye, ana şekliyle başkanlık seçinini kaybettikten sonra “eski başkan” olan kocasından da boşanan Elaine Barrish üzerine kurulu. Barrish, bir taraftan ülkenin politik sıkıntıları çözmeye uğraşırken, bir taraftan da “Başkanlık” ve kampanya döneminde çok yıpranan ailesini bir arada tutmaya çalışıyor. Biri kendisiyle birlikte çalışan, diğeri uyuşturucu problemi olan, gay, ikiz oğulları, eski bir showgirl olan annesi, anoraksik gelini, yakın zamana kadar kendisiyle ilgili hep olumsuz şeyler yazarken bir anda yakın arkadaşı haline gelen bir gazeteci ve hayatından bir türlü çıkartamadığı eski kocası arasında gidip gelen bir yaşam.

Mini dizi olarak, 6 bölüm çekilen Political Animals’ın en önemli özelliği güçlü oyuncu kadrosu. Elaine Barrish rolünde, belki de Hollywood’un en karakteristik oyuncularından biri Sigourney Weaver var. Gazeteci kızı Carla Gugino, alkolik anneyi Ellen Burstyn’in oynadığı dizide eski başkan olarak Ciarán Hinds gerçekten bir oyunculuk resitali sunuyor.

Weaver kendisiyle yapılan bir röportajda dizinin, Beyaz Saray’daki aileler, orada olmak için ödedikleri ve bir kere orada olduktan sonra, tekrar olmak için ödemekten çekinmeyecekleri bedeller üzerine olduğunu söylemiş.

Yönetmenliğini Greg Berlanti'nin yaptığı dizi en çok eleştiriyi, muhteşem bir politik arka plana sahipken bunu HBO’nun The Newsroom veya Veep’i gibi kullanamamış ve seviyeyi kim kimle birlikte, kim alkolik, kim eşcinsel seviyesinde tutmuş olmasıyla almış.

Diğer taraftan, Hollywood’un bir türlü kıramadığı, bizim de buna çanak tuttuğumuz, İslam ülkesi Türkiye imajı, bu dizide de sıkça tekrarlanıyor. Türkiye, bir konuşmada İslam ülkesi (islamic) olarak tanımlanırken, diğer bir sahnede Büyükelçimiz, ABD Dışişleri Bakanı ile akşam yemeği ve kobra helikopterleri karşılığında, hamamda, pazarlık yapıyor.

Farklı noktalardan çokça eleştiri almasına rağmen, IMDB’de 7.5’u görmüş bu mini dizi, Pazar akşamları CNBC-e’de yayımlanıyor.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Saklambaç...



Geçenlerde izlediğim bir filmde çocuk gözlerini kapatmış, bağırıyordu: “Ready or not, I’m coming!”, yani bildiğimiz “Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebeee!”. O noktada aklıma düştü, yabancıların Hide and Seek dedikleri Saklambacımızın tarihçesi nedir diye?

Genel olarak kural bir kişinin ebe olup, diğerlerinin saklanması, ebenin belli bir sayıya kadar saydıktan sonra saklananları aramaya başlaması, ilk bulduğunun da bir sonraki ebe olması şeklinde olsa da, bulunanların ebeye diğerlerini aramakta yardımcı olması veya bir kişi saklanırken gruptaki diğer kişilerin birlikte onu araması şeklinde de çeşitlenebiliyormuş.

Tarihçesine baktığımızda ise, günümüzdeki Saklambaç’ın, 2. yüzyılda yunanlı yazar Julius Pollux’un bir kitabında tarif ettiği Apodidraskinda isimli oyuna çok benzediğini görüyoruz.

Oyun ilginç bir şekilde tüm dünyada farklı isimlerle oynanıyor. Mesela bizim Saklambacımız, Amerika’da Hide and Seek, İspanya’da El Escondite, Fransa’da Jeu de Cache-Cache, İsrail’de Machboim, Güney Kore’de Sumbaggoggil, Romanya’da ise de-av-ati Ascunselea ismini alıyormuş.

Salmon Fishing In the Yemen...


Hani bir fıkra vardır;

“Adamın biri gazetede gördüğü seçkin bir şirketin iş ilanına başvurur ve kısa bir süre sonra da görüşmeye çağırılır. Görüşme olumlu geçer ve prensipte anlaşıldıktan sonra çalışma koşullarına gelindiğinde müstakbel patronuyla aralarındaki konuşma şöyle gelişir.

 A:Beyefendi bilmeniz gereken bir mevzu var ki, ben 5 bin dolardan aşağı bir ücretle çalışmam

P:Aman efendim dert ettiğiniz şeye bakın biz zaten 7500 dolardan aşağı maaş vermiyoruz kimseye.

 A: Harika! ancak bir mevzu daha var ki bana tahsis edeceğiniz araba iyi bir araba olmalı üstelik son model.. zira başka türlü çalışamam..

 P: Hah hah haa hiç merak etmeyin biz zaten bütün çalışanlarımıza 4x4 veriyoruz, üstelik Chrysler.

Adam gittikçe hem sevinmeye hem de endişelenmeye başlar, ama böyle bir fırsatta ele geçmez deyip devam eder konuşmasını sürdürmeye..

A: Peki yalnız çalıştığım ortam stresli olursa ben verimli olamam.. bunedenle sadece benim için çalışacak bir hizmetli ve bir de özel asistan ile yardımcı istiyorum..

Müstakbel patron aynı rahatlıkla cevap verir..:

P: Bu konuyu da düşünmeyin efendim zaten şirketimizin bir reviri bu revirde istihdam edilmiş her bir çalışan için özel hizmet verecek masözlerimiz var...

Adam artık iyice afallamıştır ve dayanamayıp sorar:

"Şaka yapıyorsunuz herhalde?!"

Patron cevap verir:

Ama önce siz başlattınız...!”

İşte aynen bu tatta başlıyor Salmon Fishing In the Yemen... Yemen Şeyhi, ülkesine bir vizyon kazandırıp, gelecek nesillere farklı bir ülke bırakabilmek idealini, hobisi olan balıkçılıkla birleştirip, Yemen’de somon avlanabilecek bir ortam yaratmak için harekete geçiyor. Kendisine yardımcı olması için görüştüğü danışmanlık şirketi, İngiliz Hükümeti’nde Balıkçılık Bakanlığı’nda görevli bir uzmanla, konuyla ilgili bağlantıya geçtiğinde de adamın fikre reaksiyonu aynı fıkradaki gibi oluyor. Tek farkla Şeyh gerçekten bu ideal uğruna ne istenirse vermeye hazır...


 
Salmon Fishing In the Yemen, geçen senenin keyifli filmlerindendi. İnanç, umut, harcanan hayatlar ve dogmaların insanlar ve idealler üzerine etkilerini irdeleyen ve Paul Torday'in aynı isimli eserinin sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni, Abba’nın da tüm kliplerini çekmiş, Chocolat’tan hatırlayabileceğiniz, İsveçli, Lasse Hallström. Oyuncu kadrosu ise oldukça sağlam; Balıkçılık uzmanı rolünde Ewan McGregor, danışmanlık şirketi temsilcisi Emily Blunt, Şeyh Amr Waked ve biraz karikatürize edilmiş İngiltere Başbakanlık Basın Danışmanı rolünde Kristin Scott Thomas.


17 Ekim 2012 Çarşamba

Carmina Burana / BİFO...

Borusan Filarmoni Orkestrası'nın, 2012 - 2013 sezonu açılış konserindeki, sonunda salon yıkılırcasına alkış alan, Carmina Burana performansı, son dönemde katıldığım etkinlikler içindeki en özellerinden biriydi.
 
Gerek orkestra, gerek solistler (Nazlı Deniz Boran / Soprano, Vasily Khoroshev / Kontrtenor, Eralp Kıyıcı / Bariton), gerek Borusan Çocuk Korosu, gerekse de şef, müthiş bir şölen sundu bize. Orkestra şefinin konser sırasındaki rolü hep biraz soru işaretliydi benim için. Taaki dün akşam, 1999 yılında Gürer Aykal'ın yönetiminde kurulan BİFO'yla, 2009'da Aykal'ın onursal şefliğe getirilmesiyle sanat yönetmeni ve sürekli şef olarak çalışmaya başlayan, Avusturya'lı Sascha Goetzel'i izleyene kadar. Konser boyunca eseri resmen içinde yaşadı desem abartmış olmam.
 
Klasik müziğe en uzak kişilerin bile en azından O Fortuna'sını bildiği Carmina Burana, 1895 - 1982 yılları arasında yaşamış Carl Orff'un 1937'de yazdığı, belki de en önemli ve en çok bilinen eseri.
 
İlk çağlardan alına bir simgeyle, sürekli dönen ve birbirini izleyen iyi ve kötü şansı yansıtan talih çemberiyle sahnelenen Carmina Burana'nın, çok sade yazılmış olmasına rağmen, kazandığı büyük başarı çok eleştirilmiş, hatta ciddi bir beste sayılamayacağı bile öne sürülmüş. Ancak karmina Burana'da sadelikle çarpıcı ritimlerin ustaca kaynaştırılması, gereksizin ve gösterişin tümüyle ayıklanması, hem eğlendiren, hem de düşündüren Orff'un ince zekasını, tiyatrodaki büyük deneyimini ve bilgisini gösterir.
 
Düzenli biçimde değişen insan yaşamını yansıtan ve bir ibret dersi veren bu sahne kantatı, Talih, Baharda, Çayırlarda, Taverna'da, Aşk Bahçesi, Blanziflor ve Helena, son olarak da yine Talih adlı yedi bölümden ve içindeki 25 parçadan oluşuyor.
 
Ağzınıza bir kaşık bal çalmak için, eserin en bilinen bölümü, Fortuna Imperatrix Mundi / Talih, Dünya Kraliçesi...
 
O Fortuna / Ey Talih,
velut luna / tıpkı ay gibi
statu variabilis, / şeklin hep değişir;
semper crescis; / ya daima büyürsün
aut decrescis; / ya da küçülürsün;
vita detestabilis / zalim yaşam
nunc obdurat / bi bakarsın zordur,
et tunc curat / ve bi bakarsın gözetler,
ludo mentis aciem, / aklın kumara yatkınlığını;
egestatem, / zavallılık,
potestatem / güçlülük
dissolvit ut glaciem. / tıpkı buz gibi erir
 
Sors immanis / Gaddar ve
et inanis, / anlamsız,
rota tu volubilis, / dönen bir tekerleksin;
status malus, / eğer şansın kötüyse
vana salus / sağlığın boşuna
semper dissolubilis, / eriyip gider;
obumbrata / kasvetli
et velata / ve gizlice
michi quoque niteris; / beni de harap ettin;
nunc per ludum / şimdi kumar masasında
dorsum nudum / sırtım çıplak
fero tui sceleris. / görüyorum götürdüklerini.
 
Sors salutis / Sağlık şansı
et virtutis / ve dayanıklılık
michi nunc contraria, / bana karşıdır,
est aflectus / kötüledi
et defectus / ve mahvoldu
semper in angaria. / sana hizmet uğruna.
Hac in hora / Hemen şimdi
sine mora / gecikmeden
corde pulsum tangite; / dokun ses veren tellere;
quod per sortem / ve güçlü adamı
sternit fortem, / yere vuran için,
mecum omnes plangite! / benimle ağlayın hepiniz!
...
 
 
Vakti olanlar içinse, Berlin Filarmoni Orkestrası'ndan eserin tümü...
 

15 Ekim 2012 Pazartesi

İstanbul'un Sergileri...

Her ne kadar batılıların ve Hollywood’un gözünde hala köhne ve geri kalmış bir Arap şehri gibi algılansa veya gösterilmeye çalışılsa da İstanbul, sanattan spora, modadan kültüre, bir çok farklı organizasyonu aynı anda  hayata geçirebilecek bir kapasiteye sahip artık.
İşte bu çeşitliliğin çok önemli bir parçasını oluşturan uluslararası sergiler, Ekim ayıyla birlikte, uzun sayılabilecek bir zamanı İstanbul’da geçirmek için, kapılarını açtı. Hazır önümüde bayram ve beraberinde de uzunca bir tatil imkanı varken, belki değerlendirmek istersiniz diye, alternatifler;
Monet / Sakıp Sabancı Müzesi
 Monet’nin Bahçesi” sergisi Marmottan Monet Müzesi işbirliğiyle, 9 Ekim 2012 - 6 Ocak 2013 tarihleri arasında, 10. yılını kutlayan Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) olacak. Çiçek ve doğa temalı tabloların yer aldığı sergi; “Belki de ressam olmayı çiçeklere borçluyum.” sözlerinin sahibi Monet’nin olgunluk dönemindeki sanatsal üretiminin ana temasını oluşturan Giverny Bahçesi’ne yoğunlaşıyor.
 Sergide, izlenimcilik akımına ismini veren Claude Monet’nin Giverny Bahçesi’ndeki evi, geç dönem bahçe manzaraları, nilüferler ve ünlü Japon köprüsü tablolarının yanı sıra, yakın arkadaşı ressam Auguste Renoir imzalı Monet ve eşi Camille’in portreleri, kişisel eşyaları ve fotoğrafları da yer alıyor. Sanatçının bahçe tutkusunu ve büyük önem verdiği aile yaşamını yansıtan sergide, Monet, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan sanat yaşamında sergilediği yenilikçi yaklaşımlarla, 1940 ve 50’lerin geleneklere karşı gelen genç sanatçılarına ilham veren kimliğiyle tanıtılıyor.
Altın Çocuklar / Pera Müzesi

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ise, 13 Ekim 2012 – 6 Ocak 2013 tarihleri arasında içeriği açısından dünyadaki tek örnek olan Yannick ve Ben Jakober Vakfı Çocuk Portreleri Koleksiyonu’ndan bir seçki sunuyor: “Altın Çocuklar 16.–19. Yüzyıl Avrupası’ndan Portreler”.

Sergilenen elli yedi çocuk portresi, çeşitli ülkelerden soylu ve aristokrat çocukları betimlerken, Avrupa’nın siyasi tarihine, aristokrasi geleneklerine, inançlarına ve moda akımlarına ışık tutuyor ve bu portreler aracılığıyla bir anlamda Avrupa portre geleneğine de bir bakış sunuyor. Seçkide yer alan, Jakober Vakfı Koleksiyonu’ndan İmparator Süleyman’ın Kızı Mihrimah Sultan’ın Portresi’ne sergiyi konuk eden Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu’ndan Şehzade Abdürrahim Efendi portresi eşlik ederek, Osmanlı Hanedanlığı’nın iki önemli figürünü izleyicilerle paylaşıyor.

İstanbul Tasarım Bianali – Musibet / İstanbul Modern

İstanbul Modern, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından İstanbul’da ilk kez düzenlenen ve ana teması “Kusurluluk/ Imperfection” olan 1. İstanbul Tasarım Bienali‘nin iki küratör sergisinden birine ev sahipliği yapıyor.

13 Ekim - 12 Aralık 2012 tarihleri arasında İstanbul Modern’de düzenlenecek, küratörlüğünü Emre Arolat’ın üstlendiği “Musibet / Büyük Dönüşüm Ekseninde, Tasarımda Bağlam ve Anti-Bağlam’ın Estetizasyonu” isimli sergide, İstanbul’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde yaşanan kentsel dönüşüm süreçleri ve bu süreçlerle kol kola giden, biri bağlamın ve özgüllüğün, diğeri bağlamsızlığın ve yeniciliğin estetizasyonu olarak adlandırılabilecek birbirine zıt iki tasarım yönelimi ele alınıyor. Bulunduğu bağlamı problemli hale getiren toplu konut projeleri, kentsel dönüşümlerle yeniden üretilen sosyal eşitsizlikler, mimarlığın ve kent planlamasının iktidarların kendi politik güçlerini gösterdikleri araçlar haline gelmesi ve kamusal yapılara kimlik dayatan sahte tarihselcilik yönelimleri gibi İstanbul’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde yaşanan pek çok güncel deneyim, sergi çerçevesindeki sorunsallaştırma dizileri üzerinden masaya yatırılıyor.

10 Ekim 2012 Çarşamba

W./E.



Bir adam ve bir kadın... Amerikalı kadın genç yaşta yaptığı ilk evliliğinde, sarhoş kocasından şiddetli eziyet görüyor ve hamileyken karnına aldığı darbeyle çocuğunu kaybediyor. İkinci evliliği sırasında da, kocası sayesinde girdiği sosyetede adamla tanışıyor. Evli ama kocasından başka adama aşık bir kadındır artık. İngiliz adamsa, çook popüler, genç bir bekardır. Ana dili gibi almanca, iyi derecede fransızca ve ispanyolca konuşur. Yıllar içinde hayatına farklı kadınlar girmiş olsa da mutluluğu ve aşkı, evli bir amerikalı kadında bulur.

Böyle anlatınca, biraz acılı ama pekte romantik bir aşk hikayesi gibi gözüken öykünün, adamın İngiltere Veliaht Prensi VIII: Edward olması sebebiyle bambaşka bir açısı var aslında. Çünkü baba aniden ölünce taht sırasındaki Edward, kral ilan ediliyor. Ancak ingiliz halkı ve parlamento, Kral’ın ikinci kocasından da bu esnada boşanan dul bir Amerikalı ile evlenmesini asla onaylamıyor. Bunun üzerine Edward, aşık olduğu kadınla birlikte olamadıktan sonra kral olmanın bir önemi olmadığını ifade ettiği müthiş konuşmasını yaparak, sadece 325 günlük krallıktan sonra, 11 Aralık 1936’da görevinden istifa ediyor. Hatırlarsınız sonrasını da iki sene önce oskar alan “King’s Speech” filminde izlemiştik.

W./ E., Film Ekimi kapsamında izleme fırsatı bulduğum, yukarıdaki hikayenin, şaşırtıcı ama, Madonna tarafından, sinamaya aktarılmış hali. İsim de, Wallis ve Edward’ın baş harflerinden oluşuyor.

İsmi, annesi tarafından, Wallis Simpson’u anmak için, “Wallis” konmuş, bir taraftan kötü bir evliliği sürdürmeye çalışırken, bir taraftan da kocasının tüm karşı çıkmalarına rağmen çocuk sahibi olmaya uğraşan bir kadının, Sothby’s’de düzenlenecek Wallis ve Edward’ın eşyalarından oluşan müzayedeye gidip gelirken, her bir parçada karşımıza çıkan o günlere ait başka bir sahneyle paralel kurgulanan hayatını anlatıyor film.

Bence filmin en önemli özelliği, anlatım içinde olayı günümüzle çok başarılı bir şekilde kurgulamasının yanında, herkesin bildiği, “Sevdiği kadın için tahtı bırakan Kral” söyleminin dışında bir noktaya taşıması  ve “Peki bu esnada “Kadın” nelerden vazgeçti veya nelere göğüs germek zorunda kaldı?” sorusunu çok güzel bir şekilde sorması ve biraz da anlatması.

Her ne kadar filmin IMDB Puanı düşük olsa da, seyreden grup olarak hepimiz gerek kurguyu, gerek oyunculukları, gerekse de bakış açısını çok beğendik.





9 Ekim 2012 Salı

Vişne Bahçesi / Şehir Tiyatroları...


 
Geçen sezon kapanışı sırasında ortaya çıkan yönetim değişikliği kaosundan sonra, 2012 – 2013 sezonunun nasıl başlayacağı merakla beklenir olmuştu. Bünyede çok sıkıntı yaşansa da, biz 3. Şahıslara etki henüz o kadar da olmadı diyebilirim. Mesela programa alınır mı bilmem ama Kabare, hala repertuarda gözüküyor ancak Nazım Hikmet yerine beklendiği üzere, Necip Fazıl gelmiş.

Ekim programında beni heyecanlandıran, geçtiğimiz yıllarda oynanan ama sonrasında programdan çıkartılan Anton Çehov’un Vişne Bahçesi’nin tekrar sahnelenmeye başladığını görmek oldu. Büyük bir hevesle de, sezonun açılış biletini bu oyuna aldık.

Vişne Bahçesi, Anton Çehov’un 44 yıllık kısa hayatında yazdığı son oyun. Oyunda, Rusya’nın çöküş döneminde serveti tükenmiş, aristokrat bir aile konu ediliyor. Ellerinde kalan tek varlıkları olan Vişne Bahçesi satılmak üzeredir. Ellerinden kayıp giden hayatlarına sembolik olarak bu bahçe üzerinden bağlanan aile ile devrim sürecinde palazlanan burjuva sınıfının karşı karşıya gelişi oldukça dramatik bir şekilde anlatılıyor.

Yıllar içinde klasikleşen eser, bugüne kadar defalarca sahnelenmiş. Bu versiyonda yönetmen koltuğunda, son yıllarda, İstanbul Efendisi ve Şark Dişçisi gibi oyunlarla adından sıkça söz ettiren ve bir çok ödül alan Engin Alkan oturuyor. Engin Alkan, tarz itibariyle, mevcut yapı üzerinde oynamayı seven bir yönetmen. Metin Şark Dişçisi gibi eklektik olunca yaptığı bu “oyunlar” kabul edilebilir, hatta ayrı bir aroma katmış oluyor ancak Cehov’un Vişne Bahçesi gibi klasikleşen bir eser söz konusu olunca, yapılan “oyunlar” bizim damağımızda çok acı bir tat bıraktı. Mesela dönem itibariyle blue jean var mı yok mu diye sorgulamayı bitirmemiştik ki, Çarlık Rusyası’nın son döneminde karşımıza çıkan walkman’li oyuncu ile kafamız iyice allak bullak oldu.

Biz oyunu Muhsin Ertuğrul’daki ikinci gecesinde izlemeye gittik. Yeni yapıldığı halde, akustiği çok kötü olduğu için, arka sıralara ses gitmeyen salonda, bu sorunu çözmek için sahneye mikrofon koymuşlar. Bu da maalesef, tiyatroda özünden kaynaklanan, oyuncudan seyirciye uzanan doğal ses akışını mekanik hale dönüştürmüş. Diğer taraftan kendilerince sosyal iyilik yapmak adına, oyun boyunca, işitme engelliler için, üst yazı uygulaması yapılmaya başlanmış. Ancak hem senkronizasyon sorunu olduğu, hem de yine tiyatronun özü gereği, sahnedeki oyuncular, metne birebir bağlı kalmadıkları, izleyici olarak da sizin gözünüz ister istemez o üst yazıya kaydığı için bu uygulama – en azından bizde – ciddi bir konsantrasyon bozukluğuna sebep oldu.

Sonuç olarak, anlamsız şekilde modifiye edilmiş oyundaki, - “bizce” - kötü ve abartılı oyunculuğa çok fazla dayanamayıp 4 perdelik oyunun ilk perde arasını bile bekleyemeden çıktık.

5 Ekim 2012 Cuma


4 Ekim 2012 Perşembe

The Newsroom...

Açılış sahnesi... Bir üniversitenin konferans salonu... Üç konuşmacı ve bir moderatör. Konuşmacılardan ikisi çok heyecanlı ve hevesli, diğeri  - Will - ise sıkılmış ve bıkkın! Arka arkaya gelen sorulara bir şekilde cevaplar verilirken, bir kız öğrenci ayağa kalkıyor ve "Why is America the greatest country?", “Amerika’yı dünyanın en harika ülkesi yapan şey nedir?” diye soruyor. Bu soruya diğer konuşmacılardan gelen cevaplar, kalıplaşmış ve aynı.. Özgürlük, fırsatlar, refah… Öğrencilerden alkışlar vs.. Klasik amerikan yaklaşımı.. Sonra sıranın Will’e geçmesiyle, Will’in esprili fakat kaçak cevapları geliyor. Ama moderatör, Will’i bu cevapla bırakmayacağını söylüyor. Will sinirleniyor ve bu arada konukların arasından birinin bir kağıda yazdığı notu görüyor. “It is not, but it can be” (Değil, ama olabilir). İşte bu tanıdık gelen yardımdan sonra Will müthiş bilgisiyle, bence diziler tarihinin en özel ve anlamlı konuşmalarından birini yapmaya başlıyor:

“...

Amerika dünyanın en iyi

ülkesi falan değil, Profesör.

Al sana cevap.

- Yani diyorsun ki--

- Evet.

- Biraz da...

- Günah benden gitti. Sharon, NEA'dan bir halt olmaz. Evet, her ay maaşımızdan kesilen

bir peni NEA'ya gidiyor, ama böylece Lewis kafasına estiği vakit bu durumu senin başına kakabilir.

NEA milyon dolarlara değil, oylara mâl oluyor.

Yayın sürelerine ve köşe yazısı uzunluklarına mâl oluyor.

Halk niye liberalleri sevmiyor, söyleyeyim mi?

Çünkü işleri güçleri kaybetmek.

Ulan liberaller o kadar zekiyse, ne bok yemeye her seferinde kaybediyorlar?

- Ne diyo...

- Hiç istifini bozmadan öğrencilere Amerika'nın yıldız-süslü

bayrağıyla anlı şanlı bir ülke, dünyada özgürlüğe sahip tek halkın da bizler olduğunu falan mı söyleyecektin?

Kanada da özgür. Japonya da özgür. Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, Avustralya. Belçika da özgür!

Dünya üzerinde 207 egemen devlet var, bunların 180 kadarı ise özgür.

- Tamam o halde--

- Ha, bir de, baksana, kızlarevi üyesi. Olur da bir gün kazara kendini oy kabininin içinde bulursan diye söylüyorum, aklında tutman gereken bazı şeyler var ve bu şeylerden biri de dünyanın en iyi ülkesi olduğumuz açıklamasını destekleyecek hiç ama hiçbir kanıtın bulunmadığıdır.

Okuryazarlık oranında 7. sıradayız, matematikte 27.'yiz, bilimde 22., ortalama yaşam süresinde 49.,

bebek ölüm oranında 178., ortalama hane gelirinde 3., işgücü oranında 4. Ve ihracatta da 4. sıradayız.

Yalnızca üç kategoride dünya çapında lideriz: Kişi başına düşen hapse atılmış vatandaş sayısında, meleklerin varlığına inanan yetişkinlerin sayısında ve listede sıradaki 26 ülkenin toplamından daha fazla harcama yaptığımız savunma konusunda, kaldı ki bunların 25'i bizim müttefikimiz.Tamam, bunların hiçbiri 20 yaşında bir üniversite öğrencisinin suçu değil tabii, ama yine de şurası kesin ki, Gelmiş geçmiş (nokta) en (nokta)kötü (nokta) neslin bir üyesisin. Kısacası, bizi dünyanın en iyi ülkesi yapan nedir diye sordun ya,neyi kastettin, bi' bok anlamadım.

-Yosemite'yi mi?

Şüphesiz eskiden en iyiydik. Doğru olanı savunurduk. Ahlaki gerekçeler uğruna mücadele ederdik.

Ahlaki gerekçeler uğruna yasalar çıkartır ya da iptal ederdik. Fakir halklara değil, yoksulluğa karşı savaş açardık. Fedakârlıklar yaptık. Komşularımıza önem verdik. Atıp tutmaz, icraata bakardık ve asla dövünüp durmazdık. Büyük kocaman yapılar inşa etmiş,imanla çatışan teknolojik ilerlemeler kaydetmiştik, evreni keşfetmiş, hastalıkları tedavi etmiş ve dünyanın en büyük sanatçılarını

yetiştirmiş ve dünyanın en büyük ekonomisine sahip olmuştuk. Gözümüz yükseklerdeydi o zamanlar, adam gibi hareket etmiştik. Bilginin peşinde koşmuştuk. Aşağılamaya kalkmamıştık. Peşinde koştuk diye kendimizi değersiz hissetmemiştik. Son seçimde kime oy verdiğimiz kişiye göre kendimizi tanımlamaz ve öyle kolay kolay korkmazdık. Elimizde bilgi olduğu için, bu anlattığım kişiler olmaya ve bu anlattığım şeyleri yapmaya muktedirdik o zamanlar. Büyük adamların, saygıdeğer adamların eseri.

Bir sorunu çözmek için atacağınız ilk adım ortada bir sorun olduğunu kabul etmek olmalıdır. Amerika artık dünyanın en büyük ülkesi değil. Yeterli mi?

...”

İşte bu Shylock’un Venedik Taciri’ndeki performansıyla yarışabilecek tirad, son dönemde ortalığı kasıp kavuran HBO’nun yeni yapımlarından The Newsroom’dan.

Çok tempolu, bol tartışmalı, uzun diyaloglu, lafını sakınmayan, karakter odaklı klasik bir Aaron Sorkin hikayesiyle karşı karşıyayız. Senaryonun, dizi sevenlerin The West Wing’den, film severlerin ise The Social Network ve Moneyball’dan hatırlayacakları, Sorkin'e ait olduğu ilk andan itibaren rahatlıkla anlaşılabiliyor. Haberciliğin Jay Leno'su olarak adlandırılan, kimseye bulaşmadan popülerliğini koruyan haberci Will McAvoy'un üzerinden ilerleyen politik bir drama the Newsroom. Dizi, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle hareket eden sunucunun "Why is America the greatest country?" sorusuna zorlamalar sonunda verdiği yukarıdaki zehir zemberek cevapla, rengini daha açılışta belli ediyor. Etkileyici açılış sahnesi aynı zamanda dizinin aldığı eleştirilerin ve tepkilerin de kaynağı.
 
The Newsroom’da, Soğuk Savaş (bunu takiben de 11 Eylül) sonrası tartışma düzeyi yerlerde sürünen Amerikan kamuoyuna kendisine gelmesini, ciddi konuları konuşmasını, ilim ve irfan düzeyini yükseltmesini salık veren bir didaktiklik, arkadaşlar ve meslektaşlara karşı olması gereken bir bağlılık, savunma ve sadakat duygusu ve hakiki ve saf aşkın alevinin – ki bu romantik aşk da olabilir, ideallere olan aşk da – hayata geçmesi çok uzun sürse de hiçbir zaman sönmeyeceği temaları bir loop içinde tekrar ediyor. Elbette bunun en önemli sebebi, senaristin Aaron Sorkin olması.

The Newsroom”un ana karakteri, Jeff Daniels tarafından canlandırılan Will McAvoy. İlk sezon boyunca sıklıkla Don Kişot’a benzetilen Will, milliyetçiliğin üst sınırlarda yaşandığı bir ülke olan Amerika’nın aslında “en iyi ülke” olmadığı fikrini ağzından kaçırıyor ve habercilik kariyeri tepetaklak oluyor. Bütün ekibi programı terk ediyor. Sam Waterston tarafından oynanan haber müdürü Charlie ise Emily Mortimer tarafından hiç zorlanmaksızın oynanan, bir savaş muhabiri ve aynı zamanda da Will’in eski sevgili olan, başka türlü bir habercilik yapmak isteyen, Mackenzie MacHale’i “News Night”ın başına getiriyor. Oyuncu kadrosu, başarılı ama cesaretsiz karakterini sempatikliğiyle maskeleyen başarılı oyuncu John Gallagher Jr., kariyer peşinde koşarken aşkta yüzü gülmeyen Maggie karakteriyle Alison Pill, Will’in kaprisleri yüzünden çileden çıkıp, gündüz haberlerine geçme kararı alıp MacHale’in gelişiyle yeni bir sayfa açan Don Keefer karakteriyle Thomas Sadoski, güzelliğinin ve yeteneğinin zirvesindeki Olivia Munn ve “Slumdog Millionaire” ile tanıdığımız Dev Patel ile tamamlanıyor.

Özellikle medya çevresinden diziye yapılan en büyük eleştri, gerçek hayattaki olayları kullanması.  Öyle ki, dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı 20 Nisan 2010’da, yani Meksika Körfezi’ndeki Deepwater Horizon patlamasının olduğu gün geçiyor.  Daha sonra dizi, Kongre Üyesi Gabrielle Gifford’ın başından vurulması, Tea Party’nin ara seçimlerde kazandığı başarı veya Osama Bin Ladin’in öldürülmesi gibi ABD’de siyasetinde son iki yılın diğer kilometre taşlarını da hikayesinin içine katıyor.  Burada iki leştri çok ön plana çıkıyor. Birincisi, iki sene önce olmuş olaylara, şimdi tüm bildiklerimizle bakarak, dizi karakterlerine gerçekte var olmayacak bir avantaj verdiği. Bunu da, medyayı yargılamak için kullanması.  Bundan da öte, olmuş bitmiş olayları kullanarak dramın en önemli unsurlarından biri olan sürpriz faktörünü yok etmiş olması.

Aldığı olumsuz eleştirilere rağmen IMDB’de 8,7’lik bir beğeni oranı yakalayan The Newsroom, HBO’dan ikinci sezon onayını aldı bile. İlk sezonunu 10 bölümde kapatan dizi, Pazar günleri de CNBC-E’de yayınlanıyor.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates