Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2014 Cuma

Wes Anderson’dan Bir Masal, Büyük Budapeşte Oteli...




Özellikle The Darjeeling Limited, Tenenbaum Family ve Moonrise Kingdom filmlerinden tanıdığımız ve kendine has tarzıyla, çok özel yönetmenler arasında yer alan Wes Anderson’un son filmi olan Büyük Budapeşte Oteli’ni, çeşitli aksilikler sonucunda ancak geçen hafta izleyebildim.

Film dünyasında Wes Anderson denince akla gelen değişmez özelliklerin başında simetri, pastel tonlar ve masalsı bir anlatım geliyor. Kural, hem Şubat ayındaki 64. Berlin Film Festivali’nin, hem de Nisan ayındaki 33. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapan, Büyük Budapeşte Oteli’nde de değişmemiş.



Duyan gelmiş! diyebileceğimiz genişlikte bir oyuncu kadrosuna sahip filmde, Anderson’un değişmezleri arasında yer alan Bill Murray, Jason Schwartzman ve Owen Wilson’ın yanı sıra, Ralph Fiennes, Tilda Swinton, Jude Law, Edward Norton, Adrien Brody, F. Murray Abraham ve Harvey Keitel gibi birbirinden ünlü isim rol almış. 1930’larda, olmayan bir ülkedeki bir otelin kapı görevlisi Gustav H ve yardımcısı lobi görevlisi Sıfır Mustafa’nın işle başlayıp arkadaşlığa dönüşen ilişkileri sırasında başlarından geçenleri anlatan filmde senaryo, dialoglar, müzikler ve kadrajlar inanılmaz.



Gustave dakik, titiz, kimi zaman sert, "müşteri her zaman haklıdır" ın ayaklı kanıtı adeta. Müşterilerinin, ama özellikle de zengin ve yaşlıca kadın müşterilerinin, şahsi sıkıntılarını dahi bilen, çözen, derdini dinleyen bir adam Gustave. Ama aslında onlardan faydalanan, çıkarcı, cingöz bir karakter gerçekte. Bir gün otelde işe yeni başlayan lobici çocuk "Zero"yu yanına alıp onun hamisi olmasıyla film boyunca başımızı döndürecek bir tempoda anlatılan olaylar da başlamış oluyor.

Absürd komedinin en güzel örneklerinden bazılarıyla karşılaştığınız filmin çok yerinde Chaplin filmi izliyor gibi oluyorsunuz. Her ne kadar komedi dalında bir esermiş gibi gözükse de, film yer yer ciddi dram öğeleri de içeriyor ve yaklaşan savaşın ayak seslerini tüm gücüyle yansıtıyor. Hayali bir ülkede, şatafatlı bir otelde yaşanan bir masal, gerçek dünya ile bağını, film boyunca avrupa tarihi ve iki dünya savaşı arasındaki döneme dair referanslarla sağlıyor. 1930'larda en şatafatlı dönemini yaşayan otel, dünya savaşı ile beraber ZZ subaylarının karargahına dönebiliyor mesela.

The Telegraph’tan George Prochnik’e verdiği röportajda Anderson, Stefan Zweig ile 6-7 yıl kadar önce “Beware of Pity” ile tanıştığını, sonrasında diğer tüm kitaplarını alıp okuduğunu ve filmin arka planındaki detayları Zweig’dan çaldığını! söylemiş. Buna karşılık filmde Tim Wilkinson’ın oynadığı “anlatıcı” ve Jude Law’ın oynadığı, anlatıcının karaktere bürünmüş halinin de, Zweig’ı temsil ettiğini eklemiş.

Filmin sonunda “Zero”nun, M. Gustave için söylediği "ait olduğu dünya o doğmadan çok önce sona ermişti ama o bize büyük bir zerafetle taşıdı" sözü, belki Anderson için de geçerli. Günümüz karmaşası içinde, artık çok geçmişte kalmış bir dünyaya ait filmler yapıp, ağzımıza birer parmak bal çalıyor.

20 Mart 2014 Perşembe

Allacciate le Cinture / Kemerlerinizi Bağlayın...


 


Ferzan Özpetek filmatografisinin, 10. Filmi olarak 14 Mart’ta vizyona giren “Kemerlerinizi Bağlayın”, bana göre diğer Özpetek filmleriyle kıyaslayınca ortalamanın altında kalmış olsa da, Recep İvedeik türevi kepazeliklerin arasında yine de bir sakinlik sağlıyor.

Özpetek, 13 yıllık bir ilişkiyi, öncesi ve sonrasıyla, acıları, tutkuları, sevinçleri, hüzünleri, gel-gitleriyle masaya yatırmış. Filmde, hayatın içindeki eşcinsellik, pastel tonlar, italyan çaçaronluğu ve güzel müzik, Özpetek’in imzası olarak çıkıyor karşımıza. Şükrü Erbaş'ın bir dizesini okumuştum geçen gün. "İnsanın İçini dökmekten vazgeçmesidir ayrılık" diyordu. Filmde de, bir ilişkinin aynı bu yolu takip ederek nereye vardığını izledik.

Her yerde yazıldığı ve neredeyse duymayan kalmadığı için ben de filmdeki kadın karakterin bir noktada kansere yakalandığını yazmakta bir sakınca görmüyorum. Filmin en çok tartışılan sahnesinde kadın kasta yatağında kocasıyla sevişiyor. Ferzan Özpetek, Ayşe Arman’a verdiği röportajda, çok yakın bir arkadaşının aynı süreçten geçtiğini, bir noktada “hala birlikte uyuyup uyumadıklarını” kendisine sorduğunu ve arkadaşının da “Bu erkeklerin midesi hiç bulanmıyor. Seviyorsa hiçbirşeyden iğrenmiyorlar!” dediğini ve kendisinin de demek ki, “Gerçek Aşk” sa böyle olduğuna karar verdiğini anlatıyor, bu cümleleri de filmde aynen kullanıyor.

Bir noktada geçmişle bugünü bağlamış Özpetek ve o noktada deniz ve kadın arasında bir ilişki kurmuş. Ruh hali sakin, mutlu kadını muhteşem durgun, pırıl pırıl bir denizle özdeşleştirirken, kafası karışık, üzgün ve yorgun kadının denizi köpürmüş dalgalar olarak karşımıza çıkıyor.

Filmi, yine, arasında duygusal bir bağ olduğunu söylediği,  Serseri Mayınlar’ı çekip galasını da yaptığı İtalya’nın, tam topuğunu oluşturan, Lecce kentinde çekmiş Özpetek. Şehirin dokusu filme ciddi bir artı katmış bence.
 
Başta da söylediğim gibi, eski filmleri kadar iyi olmasa da, şu anda vizyondakiler arasında yine de ortalamanın üstünde kalmış bir film olmuş “Allacciate le Cinture / Kemerlerinizi Bağlayın”.

27 Şubat 2014 Perşembe

Twice Born / Sen Dünyaya Gelmeden...


 
3 yıl önce izlediğim ve sonunda “ay, ay, ay...” demekten konuşmaya, hatta nefes almaya bile fırsat bulamadığım filmlerden biriydi “Incendies / İçimdeki Yangın”. Kanada yapımı filmde anne vasiyetinde çocuklarına Lübnan’a dönüp abilerini ve babalarını bulmalarını istiyordu. Ve sonrasında Ortadoğu’nun sapsarı  coğrafyasınında, “bir artı birin nasıl iki değil de bir ettiğini” anlatıyordu film.
İşte benzer bir kurguyla karşılaşacağımı, sonunda tabiri caiz ise mideme yumruk yemiş gibi kalakalacağımı bilmeden, biraz da gecikmeli izlemeye başladım, başrollerini Penelope Cruz ve Emile Hirsch’ün oynadığı Twice Born / Sen Dünyaya Gelmeden’i.

Film, kitapları ülkemizde de Doğan Kitap tarafından yayımlanan Margaret Mazzantini’nin “Venuto al Mondo” isimli kitabından uyarlanmış. Filmin yönetmeni Sergio Castellitto, aynı zamanda Mazzantini’nin kocası, filmde de Penelope’nin kocası rolünde...

 
Film, çok eski bir arkadaşın davetine karşılık, oğluyla, yıllar önce, savaş zamanı terk ettiği Bosna’ya geri dönen Roma’lı Gemma’nın savaştan önce tanışıp evlendiği Amarikalı Diego’yla aşklarını, çocuk sahibi olma isteklerini, Gemma’nın kısır olduğunu öğrendikten sonra yaşadıklarını ve savaş sürecinin onları ve çevrelerindeki insanları nasıl etkilediğini anlatıyor. Özellikle savaş sahnelerinde, yaşanmış gerçekle ekrandan olsa bile yüzleşirken, insanlığınızdan utanır hale geliyorsunuz.

Kurgu itibariyle günümüz ve geçmiş arasında gidip gelen filmde, Gemma’nın oğlunu da, Margaret Mazzantini ve Sergio Castellitto’nun gerçek hayattaki oğulları Pietro Castellitto oynamış. Bir diğer çok önemli rolde de bizden biri Saadet Işıl Aksoy var ve gerçekten de, oyunculuk performansı olarak, diğerlerinden hiç aşağı kalmamış.

11 Ocak 2013 Cuma

85. Oskar Adayları...

Sinema dünyasının en prestijli ödülü sayılan oskarlar, 24 Şubat’ta sahiplerini bulacak. Bu sene 85.si dağıtılacak ödüllerinin adayları da dün açıklandı.

Buna göre;

En İyi Film

Lincoln: Başrollerini Oskar ödüllü Daniel Day Lewis ve Sally Field’ın paylaştığı filmin yönetmeni Steven Spielberg. Film, Amerika’da devam eden iç savaş sırasında Başkan Lincoln’ün kendi kabine üyelerini bile karşısına alıp, çözüm yolu olarak gördüğü köleliği sona erdirecek yasa için verdiği mücadeleyi anlatıyor. İMDB puanı: 8.1



Silver Lininings Play Book: Başrollerini Brandon Cooper ve Jennifer Lawrence’nin paylaştığı film, hayata dair problemlerini aşmaya çalışan iki insanın ilişkisini anlatıyor. Jennifer Lawrence, Hollywood’un yükselen yıldızı. Kendisini Açlık Oyunları serisindeki Katniss Everdeen rolünden hatırlayabilirsiniz. Bu filmdeki oyunculuğu da muhteşem. Filmin IMDB Puanı: 8.3



Zero Dark Thirty: (Toplamda 5 dalda aday) “Hurt Locker” ile iki sene önce ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü, erkeklerin elinden söke söke alan Kathryn Bigelow’un yeni bombası. 10 yıl süren, Bin Ladin avının tarihçesini anlatıyor. Oldukça sert bir film. IMDB Puanı: 7.5



Les Misrables: Victor Hugo’nun çok önemli, aynı isimli klasiğinden beyazperdeye müzikal ağırlıklı uyarlanan filmde, Jean Valjean olarak bilinen 24601 nolu mahkum, hapishaneden saldıktan sonra, kendisine yeni bir hayat kurmak istemesi ama müfettiş Javert'in bir gölge gibi onu her yerde takip etmesi, Fransız Devrimi'nin arifesinde, ihtilalin her iki tarafı da gözler önüne serilerek anlatılıyor. Başrollerde Hugh Jackman, Russell Crowe ve Anne Hathaway var. Filmin IMDB Puanı: 8.2


 
Life of Pi: Filmin başında, Hindistan’dan Kanada’ya giden bir yük gemisi, içindeki hemen hemen tüm canlılarla birlikte trajik şekilde batar. Bir can kurtaran filikası, uçsuz bucaksız vahşi Pasifik Okyanusu'nun ortasında yapayalnız kalır. Sandalın hayatta kalmayı başarabilen mürettebatı ise bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan, Richard Parker adında üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ve Pi adlı 16 yaşında Hintli bir çocuktan oluşmaktadır. Pi'nin hayvanat bahçesi işleten ve hayvanlarıyla göç yoluna koyulan ailesi, batan gemide yaşamını kaybetmiştir.
 
Pi, kurtuluş yok gibi görünen bu okyanusta zayıf bir sandalda yanındaki hayvanlarla birlikte hayatta kalma savaşı verir ve keskin zekası ve zooloji bilgisiyle besin zincirine kurban gitmez. Ama şimdi Bengal Kaplanı ile teknede baş başa kalmıştır. Dev kaplana yem olmamak için hayvanla anlaşmanın ve yakınlaşmanın yollarını bulur. Sıra dışı yolculuk sona ermeden büyülü bir adaya varırlar. Çok satan romandan uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda “Brokeback Mountains” filmi ile oskar alan Ang Lee oturmuş. Filmde müthis epik bir anlatım var. IMDB Puanı: 8.3



Amour: Haneke filmi. Sanki böyle yazmak her şeyi ifade eder gibi geliyor. Sert, dramatik, içinize işleyen bir film. Detaylı yazısına “The Hedon Sinema Arşivi” nden ulaşabilirsiniz. IMDB Puanı: 8.1



Django Unchaines: Amerikan İç Savaşı'ndan iki yıl önce başlayan hikaye geçmişinde eziyet çekmiş bir köle ile Alman avcı Dr. King Schultz'un yüzleşmesini merkezine alıyor.
 
Brittle kardeşlerin cinayetiyle suçlanan Schultz'u özgürlüğüne kavuşturmak Django'ya bağlıdır. Zira Schultz özgürlüğüne karşılık, Django'dan zorlu bir görev ister. Görevi başarıyla tamamlayan ve özgürlüğüne kavuşan Django gene de Schultz'un yanından ayrılmaz; üstün avcılık yetenekleriyle yeni hedefi Broomhilda'yı bulmak ve köle tüccarlarının elinden kurtarmaktır.
 
Yönetmen koltuğunda Quentin Tarantino’nun oturduğu filmin başrollerinde Jamie Foxx, Christoph Waltz ve Leonardo DiCaprio var. IMDB Puanı: 8.7



Argo: 1979 yılında 4 Kasım tarihinde Şah'ın devrildiği İran devriminin en yoğun günlerinde, militanlar başkent Tahran’daki Amerikan Büyük Elçilik binasına girip 52 Amerikalı’yı rehin alırlar. O hengamede kaçmayı başaran 6 Amerikan vatandaşı Kanada Elçiliği’ne sığınır ve hayatları halen tehlikededir. Her an yakalanma ve öldürülme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. CIA uzmanı Tony Mendez bu Amerikan vatandaşlarını kurtarmak amacıyla bir film senaryosuna yakışır oldukça riskli bir plan hazırlar.
 
Filmin yönetmei aynı zamanda da başrol oyuncularından biri olan Ben Afflek. Diğer önemli rollerde Alan Arkin, Bryan Cranston ve John Goodman var. IMDB Puanı: 8.1



Diğer önemli dallar ve adaylar ise şöyle:

Erkek oyuncu:
Bradley Cooper (Silver Linings Playbook),
Daniel Day-Lewis (Lincoln),
Hugh Jackman (Les Miserables),
Joaquin Phoenix (The Master),
Denzel Washington (Flight).

Kadın oyuncu:
Jessica Chastain (Zero Dark Thirty),
Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook),
Emmanuelle Riva (Amour),
Quvenzhane Wallis (Beasts of the Southern Wild),
Naomi Watts (The Impossible).

Yardımcı erkek oyuncu:
Alan Arkin, (Argo),
Robert De Niro (Silver Linings Playbook),
Philip Seymour Hoffman (The Master),
Tommy Lee Jones (Lincoln)
Christoph Waltz (Django Unchained).

Yardımcı kadın oyuncu:
Amy Adams (The Master),
Sally Field (Lincoln),
Anne Hathaway (Les Miserables),
Helen Hunt (The Sessions),
Jacki Weaver (Silver Linings Playbook).

Yönetmen:
Michael Haneke (Amour),
Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild),
Ang Lee (Life of Pi),
Steven Spielberg (Lincoln),
David O. Russell (Silver Linings Playbook).

Yabancı dilde film:
Avusturya'dan ''Amour'',
Şili'den ''No'',
Danimarka'dan ''A Royal Affair'',
Kanada'dan ''War Witch''
Norveç'ten ''Kon-Tiki''.

Uyarlanmış senaryo:
Chris Terrio (Argo),
Lucy Alibar ve Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild),
David Magee (Life of Pi),
Tony Kushner (Lincoln),
David O. Russell (Silver Linings Playbook).

Orjinal senaryo:
Michael Haneke (Amour),
Quentin Tarantino (Django Unchained),
John Gatins (Flight),
Wes Anderson ve Roman Coppola (Moonrise Kingdom),
Mark Boal (Zero Dark Thirty).

Animasyon filmi:
''Brave'',
''Frankenweenie'',
''ParaNorman'',
''The Pirates! Band of Misfits'',
''Wreck-It Ralph''.

Tören 23 – 24 Şubat’ta NTV ve CNBC-e’den canlı yayınlanacak.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Total Recall...


Film, Paul Verhoeven'in yönettiği 1990 tarihli bilim kurgu klasiği Gerçeğe Çağrı’nın, Len Wiseman idaresindeki yeniden çevrimi. Bir Philip Dick uyarlaması olan ilk film, çekildiği yılı da baz alırsak, türün en zeki ve yaratıcı örneklerinden biriydi. 2012 tarihli versiyonunda ise, tüm öykü ve ardındaki fikirler en basite indirgenerek, film dur durak bilmeyen bir aksiyona dönüştürülmüş.

5 farklı kişinin kaleme aldığı senaryoda, Verhoeven'in filminden bazı önemli noktalarda ayrılıyor. Mars konusu tamamen çıkarılmış ve tüm öykü dünyada kurgulanmış. Kimyasal savaş sonrası yine dünyanın canına okumuşuz ve yaşanacak sadece iki alan kalmış. Tüm emperyalist güçler, Birleşik Britanya Federasyonu bünyesinde, Britanya ve civarındaki küçük bir bölgede toplanmış. Tüm alt sınıflar ve azınlıklar ise, dünyanın öbür ucunda, Koloni adıyla anılan Avustralya'da yaşıyor.

Koloni'deki çok sayıda insan, çalışmak için her gün Britanya adasına yolculuk ediyorlar. İnsanlar, sanki metroyla seyahat ediyormuşçasına, Koloni’den BBF’na, dünyanın merkezini geçerek ulaşan bir tür tüp kullanarak, işlerine gidiyor. Çoğu vasıfsız, çoğu BBF’ı yönetenlerin, direnişçilere karşı kullandığı robot askerlerin üretildiği fabrikada çalışıyor.

Filmin başında, fena pejmürde, karman çorman bir evde, güzel karısının yanında yatan adam, esasında uzun zamandır, sıklıkla gördüğü ve bir türlü anlam veremediği rüyasından uyanmaya çalışıyor. Film işte bu noktada, kahramanımız Douglas’ı oynayan Colin Farrell’in “6 pax”leriyle başlıyor desem yalan olmaz.
Douglas, gördüğü rüyalarla gerçek hayatı arasında denge sağlamaya çalışırken, yolu Rekall adlı, insanlara zihinlerinde istedikleri macerayı yaşatmayı vaat eden bir yere düşüyor. Tam vücuduna bu halüsinatif deneyim için bazı kimyasallar enjekte edilmeye başlandığı sırada, mekanı polisler basıyor ve işte aksiyon bu noktada başlıyor Karısının onu izlemekle görevli bir ajan olduğunu ve sadece altı hafta öncesine kadar aslında Hauser adlı başka bir adam olarak yaşamını sürdürdüğünü öğrenen Douglas, hayatını kurtarmak için kaçmaya başlıyor. Fakat bu yaşadığı macera gerçek mi, yoksa bir sandalyeye bağlanmış halde Rekall'ın vaat ettiği illüzyonu mu deneyimliyor sadece?

Filmin geneli biraz “Minority Report”, biraz “Blade Runner”, biraz da “I, Robot” karması olmuş. Tamam bilim kurgu ama yeni bişi yok. Başroldeki Colin Farrell’a yardımcı rollerdeki Kate Beckinsale, özellikle aksiyon sahnelerinde Underworld’deki performansının ve formunun meyvelerini toplamış. Diğer önemli roldeki Jessica Biel ise keşke hiç böyle bi aksiyona girmeseydi. Bence biraz sırıtmış.
Filmin Arnold Schwarzenegger’li Sharon Stone’lu orijinalinin IMDB puanı 7.5’ken, 2012 versiyonu 6.3’te kalmış.


16 Kasım 2012 Cuma

Skyfall...


 
Columbia Pictures ve Sony Pictures Entertainment'in Eon Productions tarafından üretilen, 23. James Bond filmi olan “Skyfall”, geçtiğimiz hafta vizyona girdi. “American Beauty” ve “Revolutionary Road’dan da tanıdığımız Sam Mendes'in yönettiği bu filmde, Daniel Craig James Bond karakterini olarak üçüncü kez canlandırdı. Her ne kadar bir esmer bir sarışın Bond, benim dengemi biraz bozsa da sanırım artık alıştım.

Konu kısaca, eski MI6 ajanının, tüm dünyada gizli çalışan ajanların listesini çalıp, M’e acı çektirmek ve onu tehdit etmek için yavaş yavaş youtube üzerinden açıklaması üzerine kurulu. Bu noktada Bond, bir taraftan kendini ispatlamak bu arada da tehditin kaynağını bulup, MI6’i bu tehlikeden kurtarmakla görevli.

Bu film, sanki karakterler arasında bir geçiş filmi gibi geldi bana. M’de yapılacak değişiklik için bir film yapmışlar ama sonuçta eli yüzü düzgün olmuş. Filmin bir “James Bond” filmi olması sebebiyle, reçetenin belli kalemleri zaten aynı; Güzel kızlar, alengirli oyuncaklar, “My name is Bond, James Bond!” klişesi, bol bol aksiyon ve fakat hiç buruşmayan takım elbise... Ancak bence bu filmin iki tane parlayan yıldızı var. Biri Javier Badem ve canlandırdığı Silva karakteri, diğeri de Adele’in seslendirdiği tema müziği. Filmin diğer önemli rollerinde ünlü aktörlere M rolünde seyircinin alıştığı Judi Dench, hükümet görevlisi Mallory olarak Ralph Fiennes, seksi Bond kadınları olarak ajan Eve rolünde Naomie Harris ve Severine rolünde Bérénice Marlohe eşlik ediyor. Bence filmin güzel bir süprizi de, Cloud Atlas’taki performansından sonra, Q rolünde Ben Whishaw’la tekrar karşılaşmak oldu.




Çekimler esnasında kopan güzültülerden hatırlayacağınız üzere filmin açılış sahneleri İstanbul ve Adana’da çekildi. Skyfall, From Russia With Love (1963) ve The World is Not Enough (1999) filmlerinden sonra Türkiye'de çekilen üçüncü James Bond filmiymiş. Ancak, Hollywood yine İstanbul’u köhne ve oryantal göstermekte ısrar etmiş malesef.

Skyfall, dediğim gibi derinliği olmasa da, eli yüzü düzgün bir “Bond” filmi, IMDB puanı da Craig’li serinin (ve sanırım tüm serinin) en yükseği, 8.1.



5 Kasım 2012 Pazartesi

Cloud Atlas / Bulut Atlası...


Son günlerin adından çokça söz ettiren filmi “Cloud Atlas”, ya seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz bir çalışma. Bence ortası yok.

İngiliz yazar David Mitchell’in 2004 yılında yazdığı, edebi kurgu dalında “British Book Awards” ve “Richard & Judy Yılın Kitabı Ödülü” kazanıp, bir çok yarışmada da finale kalma başarısı gösteren,  aynı isimli romandan, Tom Tykwer ve Wachowski Kardeşler tarafından sinemaya uyarlanan film, iç içe geçmiş, paralel ilerleyen ve aynı kişilerin, farklı karakterleri canlandırdığı 6 hikayeden oluşuyor.

Cloud Atlas’ın birbirinin içine geçmiş 6 hikayesi bizleri, 19.yüzyılın Güney Pasifik’inden gelecekteki apokaliptik bir dönemin sonrasına taşıyor. Her hikaye, bir sonrakinin ana karakteri tarafından ya gözlemleniyor ya da okunuyor. İlk beş hikaye, hep en kritik noktalarda kesiliyor. Altıncı hikayeden sonra, geriye doğru diğer beş hikayeye dönülüyor ve ilk hikayenin sonuyla filmi bitiriyoruz.

Ana karakterlerimiz bir avukat, bir müzisyen, bir yayıncı, bir gazeteci, klonlanmış bir robot ve bir çoban. Filmin başrollerindeki Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbend, Hugh Grant, Susan Sarandon, Jim Sturgess, Ben Whishaw, Doona Bae, 3 saatlik akış içerisinde 6 farklı karakteri canlandırıyor ve bence “acting” dersi veriyor.

Filmde kararlı bir intihar sahnesinden, 1849 yılındaki bir diş avcısına, 1930’larda “Bulut Atlası Altılısı” senfonisinin yaratıcısının eşcinsel aşkından, “Aklı başında biri niçin yayıncı olmayı seçer?” sorusuna, 1800’lerdeki kırbaçlama sahnesinden petrole karşı nükleer enerji olgusuna, rahimden veya tanktan gelmiş olsan da herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğinden, apokaliptik dünya sonrasında bile bir şeylere inanma ihtiyacının devam edeceğine dair masalsı bir anlatım var.

Filmin özünde, belki de biraz gözümüze sokarak vermek istediği mesaj, hepimizin / herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, bugün yaşadıklarımızın geçmişin bir sonucu, geleceğin de sebebi olduğu. Ayrıca süreç içinde reenkarnasyona da ciddi göndermeler var. “Ölüm sadece bir kapıdır, o kapıdan başka bir hayata geçersin” diyerek kalınca altı çiziliyor bu mesajın. Ve bir de çok bilinen “kumsaldaki deniz yıldızları” hikayesinin bir versiyonu “Sen nesin ki? Koca bir okyanusta sadece yitip gidecek küçücük bir damla” sorusuna verilen “E, okyanusta damlalardan oluşmuyor mu zaten” cevabı.

Filmin yönetmenlerinden biri olan Wachowski Kardeşler (Kardeşlerden biri geçtiğimiz günlerde ameliyatla kadın oldu, dolayısyla “Wachowski Brothers” ifadesi yerine Wachowskis’i kullanmaya başladılar), aynı zamanda Matrix Üçlemesi’nin de yönetmeni olunca, iki film arasında zamanların kesiştiği noktalarda ciddi benzerlikler görüyoruz. Aynı şekilde kurduğum bir ilişki de, ikinci yönetmen Tom Tykwer’in eski filmlerinden Parfüm’deki baş rol oyuncusu Ben Whishaw’ın burada da önemli bir rol alması.

En başta da söylediğim gibi, IMDB puanı 8,3 olduğu halde, filmi ya çok seveceksiniz ya da nefret edeceksiniz ama ben kitabının siparişini verdim bile.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Salmon Fishing In the Yemen...


Hani bir fıkra vardır;

“Adamın biri gazetede gördüğü seçkin bir şirketin iş ilanına başvurur ve kısa bir süre sonra da görüşmeye çağırılır. Görüşme olumlu geçer ve prensipte anlaşıldıktan sonra çalışma koşullarına gelindiğinde müstakbel patronuyla aralarındaki konuşma şöyle gelişir.

 A:Beyefendi bilmeniz gereken bir mevzu var ki, ben 5 bin dolardan aşağı bir ücretle çalışmam

P:Aman efendim dert ettiğiniz şeye bakın biz zaten 7500 dolardan aşağı maaş vermiyoruz kimseye.

 A: Harika! ancak bir mevzu daha var ki bana tahsis edeceğiniz araba iyi bir araba olmalı üstelik son model.. zira başka türlü çalışamam..

 P: Hah hah haa hiç merak etmeyin biz zaten bütün çalışanlarımıza 4x4 veriyoruz, üstelik Chrysler.

Adam gittikçe hem sevinmeye hem de endişelenmeye başlar, ama böyle bir fırsatta ele geçmez deyip devam eder konuşmasını sürdürmeye..

A: Peki yalnız çalıştığım ortam stresli olursa ben verimli olamam.. bunedenle sadece benim için çalışacak bir hizmetli ve bir de özel asistan ile yardımcı istiyorum..

Müstakbel patron aynı rahatlıkla cevap verir..:

P: Bu konuyu da düşünmeyin efendim zaten şirketimizin bir reviri bu revirde istihdam edilmiş her bir çalışan için özel hizmet verecek masözlerimiz var...

Adam artık iyice afallamıştır ve dayanamayıp sorar:

"Şaka yapıyorsunuz herhalde?!"

Patron cevap verir:

Ama önce siz başlattınız...!”

İşte aynen bu tatta başlıyor Salmon Fishing In the Yemen... Yemen Şeyhi, ülkesine bir vizyon kazandırıp, gelecek nesillere farklı bir ülke bırakabilmek idealini, hobisi olan balıkçılıkla birleştirip, Yemen’de somon avlanabilecek bir ortam yaratmak için harekete geçiyor. Kendisine yardımcı olması için görüştüğü danışmanlık şirketi, İngiliz Hükümeti’nde Balıkçılık Bakanlığı’nda görevli bir uzmanla, konuyla ilgili bağlantıya geçtiğinde de adamın fikre reaksiyonu aynı fıkradaki gibi oluyor. Tek farkla Şeyh gerçekten bu ideal uğruna ne istenirse vermeye hazır...


 
Salmon Fishing In the Yemen, geçen senenin keyifli filmlerindendi. İnanç, umut, harcanan hayatlar ve dogmaların insanlar ve idealler üzerine etkilerini irdeleyen ve Paul Torday'in aynı isimli eserinin sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni, Abba’nın da tüm kliplerini çekmiş, Chocolat’tan hatırlayabileceğiniz, İsveçli, Lasse Hallström. Oyuncu kadrosu ise oldukça sağlam; Balıkçılık uzmanı rolünde Ewan McGregor, danışmanlık şirketi temsilcisi Emily Blunt, Şeyh Amr Waked ve biraz karikatürize edilmiş İngiltere Başbakanlık Basın Danışmanı rolünde Kristin Scott Thomas.


10 Ekim 2012 Çarşamba

W./E.



Bir adam ve bir kadın... Amerikalı kadın genç yaşta yaptığı ilk evliliğinde, sarhoş kocasından şiddetli eziyet görüyor ve hamileyken karnına aldığı darbeyle çocuğunu kaybediyor. İkinci evliliği sırasında da, kocası sayesinde girdiği sosyetede adamla tanışıyor. Evli ama kocasından başka adama aşık bir kadındır artık. İngiliz adamsa, çook popüler, genç bir bekardır. Ana dili gibi almanca, iyi derecede fransızca ve ispanyolca konuşur. Yıllar içinde hayatına farklı kadınlar girmiş olsa da mutluluğu ve aşkı, evli bir amerikalı kadında bulur.

Böyle anlatınca, biraz acılı ama pekte romantik bir aşk hikayesi gibi gözüken öykünün, adamın İngiltere Veliaht Prensi VIII: Edward olması sebebiyle bambaşka bir açısı var aslında. Çünkü baba aniden ölünce taht sırasındaki Edward, kral ilan ediliyor. Ancak ingiliz halkı ve parlamento, Kral’ın ikinci kocasından da bu esnada boşanan dul bir Amerikalı ile evlenmesini asla onaylamıyor. Bunun üzerine Edward, aşık olduğu kadınla birlikte olamadıktan sonra kral olmanın bir önemi olmadığını ifade ettiği müthiş konuşmasını yaparak, sadece 325 günlük krallıktan sonra, 11 Aralık 1936’da görevinden istifa ediyor. Hatırlarsınız sonrasını da iki sene önce oskar alan “King’s Speech” filminde izlemiştik.

W./ E., Film Ekimi kapsamında izleme fırsatı bulduğum, yukarıdaki hikayenin, şaşırtıcı ama, Madonna tarafından, sinamaya aktarılmış hali. İsim de, Wallis ve Edward’ın baş harflerinden oluşuyor.

İsmi, annesi tarafından, Wallis Simpson’u anmak için, “Wallis” konmuş, bir taraftan kötü bir evliliği sürdürmeye çalışırken, bir taraftan da kocasının tüm karşı çıkmalarına rağmen çocuk sahibi olmaya uğraşan bir kadının, Sothby’s’de düzenlenecek Wallis ve Edward’ın eşyalarından oluşan müzayedeye gidip gelirken, her bir parçada karşımıza çıkan o günlere ait başka bir sahneyle paralel kurgulanan hayatını anlatıyor film.

Bence filmin en önemli özelliği, anlatım içinde olayı günümüzle çok başarılı bir şekilde kurgulamasının yanında, herkesin bildiği, “Sevdiği kadın için tahtı bırakan Kral” söyleminin dışında bir noktaya taşıması  ve “Peki bu esnada “Kadın” nelerden vazgeçti veya nelere göğüs germek zorunda kaldı?” sorusunu çok güzel bir şekilde sorması ve biraz da anlatması.

Her ne kadar filmin IMDB Puanı düşük olsa da, seyreden grup olarak hepimiz gerek kurguyu, gerek oyunculukları, gerekse de bakış açısını çok beğendik.





8 Ağustos 2012 Çarşamba

Christopher Nolan’ın "Batman" Üçlemesi...

Belki Christopher Nolan’ın “Dark Knight Rises’la” finalini yaptığı olağanüstü Batman Üçlemesi’ne değinmeden önce, genel bir Batman incelemesi yapmakta fayda var.

Çeşitli kaynaklardan öğrendiklerimizi toparlarsak; Batman veya Yarasa Adam karakteri 1938'in başında Action Comics serilerindeki Superman'in başarısından sonra, sonradan DC Comics olacak olan National Publications 'ın editörleri tarafından yaratılmış. Bob Kane ve Bill Finger tarafından yaratılan karakterin ilk çizimleri Superman tarzındaymış, kostümü kırmızımsıymış ve eldiveni de yokmuş. Maskeli balolarda takılana benzer bir maske takan karakter bir ipte sallanıp, yarasaya benzeyen sabit iki kanat ve büyük bir amblem de taşıyormuş.

Batman karakteri çok sevilip, popülerliği artınca elbette Hollywood boş durmamış ve çizgi karakter çeşitli yönetmenlerin kameraları aracılığıyla bedenlenmiş. 1943, 1949 ve 1966’da 3 kez beyaz perdeye aktarılan karakter, 1989 – 1997 arasında da, Tim Burton ve Joel Schumacher tarafından ikişer kez birbirinin devam filmleri olarak çekilmiş. Bunlarda Batman karakterini Michael Keaton, Val Kilmer ve George Clooney canlandırmıştı.
Yıllar içinde Batman'in orijinal hikâyesi, geçmişi ve görünümü/davranışları bazen küçük, bazen de büyük revizyonlara uğramış. Bazı olaylar büyük değişim geçirir iken, ailesinin ölümü ve adeletin peşinde olması gibi olaylar ve konular değişmemiş.
Tüm öykülerde Batman, Bruce Wayne'in alt kişiliği. Bruce Wayne varlıklı bir playboy, yatırımcı, hayırsever bir işadamı ve doktor olan babası Thomas Wayne ve annesi Martha Wayne'in bir gece sokakta hırsız tarafından öldürülmesinden sonraki yıllarda kendini, fiziksel ve mental olarak geliştirerek, suçla savaşıp, çok sevdiği Gotham’ı kurtarmaya adıyor. Karşısındaki kötü karakterler ise en popüleri Joker olmak üzere kimi zaman Penguen, kimi zaman ise Buz Adam veya Zehirli Sarmaşık olmuş.
2005 yılında Batman serilerinde sazı, Memento, İnsomnia, Prestij ve İnception filmlerinden de hatırlayabileceğiniz, İngiliz, Christopher Nolan aldı eline ve geçmiş kurgu ve anlayışın üzerine bir sünger çekerek ama ana hikayeye sadık kalarak, yepyeni bir Batman yarattı.

Nolan’ın Batman Üçlemesi’ni, bana göre, diğer Batman filmlerinden ayıran en önemli özellik, ilk filmden başlayarak Batman'i "üstün güçleri olan bir süper kahraman" olarak değil, gerek dövüş becerisi, gerek kıyafeti, gerek kullandığı ekipmanlar olsun, mantık süzgecinden geçirilmiş, günümüz dünyasına uyarlanmış, kafadaki soru işaretlerinden uzaklaştırılmış olarak karşımıza çıkartması. Bunun yanında Tim Burton'ın Batman'inde gördüğümüz karanlık ve puslu, gotik Gotham yerine de, Manhattan'ı andıran, daha gerçekçi bir Gotham gelmiş. Ayrıca üçlemede başta Batman (Christian Bale) olmak üzere Alfred’den (Michael Caine) Lucius Fox’a (Morgan Freeman), James Gordon’dan (Gary Oldman) Ducard / Ra's Al Ghul’a (Liam Neeson) kadar tüm önemli karakterlerin aynı kişiler tarafından canlandırılmış olması da diğer öne çıkan bir ayrıntı.

Üçlemenin ilk filminde (Batman Begins), Bruce Wayne’in çocukluğunu, başta babası olmak üzere ailesiyle ilişkileri, onları kaybetmesinin üzerinde yarattığı travmayı, sonrasında Gotham’dan ve kendinden kaçışını, Ducard tarafından bulunup eğitilmesini, Ducard’ın Gotham’ı yok etme planını öğrendiğinde de, çok sevdiği şehrini kurtarmak için geri dönüşünü ve şirket çalışanlarından Lucius Fox’un da yardımlarıyla Batman’i yaratmasını izlemiştik.

İkinci filmde (The Dark Knight), malesef filmin vizyona girdiği sıralarda hayatını kaybeden, Heath Ledger tarafından canlandırılan, bence, gelmiş geçmiş en iyi Joker uyarlamasıyla tanıştırdı bizi Nolan. Batman karakteri ve oyuncakları da (Batsuit, Batmobile, Batpod vs) artık iyice oturmuştu. İyiyle kötünün savaşı daha bir anlam kazanmıştı. Sonuçta da, Batman, iyilikle mücadelenin herşeyin ötesinde olduğunu savunarak kendini feda etti ve tüm kötülükler için kendisinin suçlanmasına izin verdi.

20 Temmuz 2012 tarihinde vizyona giren serinin üçüncü ve Nolan’a göre de son filmi olan Dark Knight Rises, ABD'nin Colorado eyaletinin Aurora şehrindeki ilk gösterimi sırasında düzenlenen saldırıda 12 kişi hayatını kaybetmesiyle tatsız bir şekilde hafızalarda ve yüreklerde yer etse de, gelmiş geçmiş en iyi gişe filmlerinden biri olma yolunda ilerliyor.
Muhteşem oynanmış bir Joker karakterinin üzerine gelecek kötü karakter konusu çok kritikken, Nolan konuyu DC Comics’in az bilinen ve üzerinde güzel oynanabilecek Bane’i ile çözmüş. Tom Hardy’de karakterle müthiş bütünleşmiş.

İkinci filmin üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra başlayan son filmde, çökmüş, kendini hayata kapamış, fiziksel arazlarıyla yaşamayı kabul etmiş, herşeyden önemlisi Batman’i sonsuza dek gömmüş bir Bruce Wayne’le karşılaşıyoruz. Herşey üstüste kötü giderken karşımıza gelen Bane, kapitalizmle sömürülen hayatlara karşı suçlulardan bir direniş gücü oluşturarak “adaleti” sağlama görevini üstleniyor ve Gotham’ı yok oluşa doğru sürüklemeye başlıyor. Bu arada da, kendisine karşı durmak için fiziksel olarak karşısına çıkan ama mental olarak buna hiç hazır olmayan Batman’i de hallaç pamuğu gibi dağıtıp, dünyanın bilinmez bir yerindeki, bir yeraltı hapishanesine kapatıyor. Ve iyilikle kötülüğün savaşı, azmin insanı taşıyabileceği nokta bundan sonra gelişiyor.
Son filmin, üçleme içindeki en önemli fonksiyonu, bence, hiçbir konuyu açıkta bırakmıyor oluşu. Bu da, senaryoyu kardeşiyle birlikte yazan Nolan’ın, üç filmi de birlikte düşünüp, kurgusunu öyle tasarladığı fikrini güçlendiriyor. Filmin içinde ve özellikle de son bölümünde yaptığı flashback’lerle, akılda kalabilecek tüm sorular karakterler üzerinden cevaplanmış.

2005 ve 2008’de çekilmiş ilk iki filmi izlemiş olabilirsiniz ama tavsiyem, hafızanızda detayların üzerinede birikmiş tozları kaldırıp, yeni film öncesi tazelenmek adına, The Dark Knight Rises öncesinde Batman Begins ve The Dark Knight’ı bir kere daha izlemeniz. Sonrasında da, Kara Şövalye’nin yükselişinin tadını çıkartmanız.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Buz Devri 4- Kıtalar Ayrılıyor...

Teknik olarak çocuklara hitap etmesi gereken ama istisnasız 4 bölümdür, salonda çocuklardan daha fazla büyüğün olduğu bir seri Buz Devri. Bize göre "Kayıp Balık Nemo" ile ilk sırayı paylaşırlar. Hele ki, Ali Poyrazoğlu, Haluk Bilginer ve Yekta Kopan'lı seslendirme kadrosu ve son iki bölümdür var olan 3D seçeneği ile...

Bilen biliyor ama bilmeyenler için seri 2002 yılında bir mamut (Manny), bir sivri dişli kaplan (Diego) ve bir tembel hayvan (Sid) buz devrinde birbirlerini bulmasıyla başlıyor. Elbette serinin en az onlar kadar önemli karakteri, meşe palamutunun peşinde bir ömür harcayan Scrat'i de unutmamak lazım.

Şimdiye kadarki her bölüm, kronolojik olayların yanı sıra (buzlar erimeye başladı, dinazorlar ortaya çıktı, kıtalar ayrıldı), kişisel ilerlemeler de içerdi. Manny, Ellie'yi buldu, kızları Şeftali doğdu, Scrat, Scratte ile tanıştı, ayrıldı  vs. Ve bu şekilde ailemiziden biri oldular. Hikaye, Scrat'in yaramazlıkları! sonucunda kıtaların ayrılması, müthiş üçlünün Ellie, Şeftali ve diğerlerinden ayrı düşmesi, geri dönmeye çalışırken korsanların ellerine düşmeleri ile devam ediyor. Bu serinin süprizi Sid'in büyükannesi...

Filmin ana teması, dost olmak, her koşulda birbirine destek çıkmak, iyiliğin kötülüğe karşı çıkması olarak özetlenebilir ki bu yönleriyle bence çocuklara olduğu kadar günümüz toplumunda almak isteyene de güzel mesajlar çıkar.

Normalde altyazılı tercih ederiz ama bu sefer ilk defa, seslendirme kadrosunu ve tarzlarını çok sevdiğimiz içim, özellikle, türkçe dublajını izlemek istedik. Hepsi çok başarılı ama Yekta Kopan'ın ses verdiği Sid, ayrıca bir alkışı hak ediyor bizce.

Bazılarının sevmeyebileceği ama benim çok sevdiğimbir söz vardır: "Tercüme kadın gibidir, güzelse sadık değildir, sadıksa güzel değil" :) Bu ifadeyi filmin dublajı için kullanırsak, bence çok doğru olacak. Çünkü dublajı yaparken, dialog ve ifadeleri bize göre uyarlamışlar ve "E daha karpuz kesecektik!, Oğlum bak git!, Şişman değilim ben, Pofuduğum!, Kemir kemir nereye kadar?" yerlerine o kadar güzel oturmuştu ki.

Şu cehennem yaz sıcaklarında biraz serinlemek isterseniz, Buz Devri:4'ü şiddetle tavsiye ederim. Hatta eğer 3 boyutlusuna giderseniz, eğlence filmden önce 3 boyut gözlüklerini taktığınızda başlıyor.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Kimsenin Yazamayacağı "New York'ta Beş Minare"...



Bu filmle ilgili vizyona girdiği gününden beri bir sürü yazı ve yorum okumuş olabilirsiniz. Ancak en azından benim denk geldiklerim, aşağıda yazacağım bakış açısına sahip değildi.

Sürünün arkasına katılıp, genel görünüşle alakalı şunları söyleyebilirim:

- Türk film tarihi açısından önemli bir basamak olduğunu düşünüyorum.
- Güzel görsel öğeler var.
- 3. sınıf Hollywood aktörleri bizimkilerin tozunu attırıyor.
- Metinler çok yapmacık duruyor.
- Kurguda zorlama noktalar var. Birçok konu eksik kalmış.
- Tahmin edilebilen ancak işyeyiş açısından beklenmeyen bir finali var. Çok vurucu.
- Filmatografik olarak "Güneşi Gördüm" ün üzerine çıkamamış.

Fakat bence filmin çok önemli alt metni "Okyanus Ötesi'ni" aklama çabasıdır. Düşünün bir karakter yaratılıyor, o kadar ama o kadar "Hoca Efendi'ye" benziyor, radikal dinci bir grubun lideri olmaktan aranıyor, Amerika'da yaşıyor fakaat bir bakıyorsunuz ki, kendisi sizin sandığınızın aksine o kadar ama o kadar iyi bir insan ki, karıncayı bile incitemez, bir hristiyanla evlenecek, kızını da bir hristiyana verecek kadar dinlere saygılı, çevresi tarafından sadece yaptığı iyiliklerle bilinen biriymiş.

Aynı Di Caprio'nun "Inseption" filmindeki gibi, fragmanlarından anladığınız kadarıyla salona "Hoca Efendi'nin", yakalanıp ülkesine getirildiği bir film izlemek için girip, bilinç altınıza o teröristin bambaşka bir kişi olduğu, Hoca Efendi'nin de kanatsız bir melek olduğu fikri ekilmiş olarak çıkıyorsunuz.

Gerçek dünya için kendi toteminize* tutunma zamanı...

*Totem: Inception filminde rüyalar aleminde dolaşan kişilerin uyandıklarında gerçek dünya ile rüyayı ayırabilmelerini sağlayan objeleri.

9 Şubat 2010 Salı

Nefes...

Aynı düşünceleri daha iyi anlatamayacağım için Yılmaz Süzen'in yazısının altına imzamı atıyorum. Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

"“NEFES” adlı filmde Türk askeri ve Türk Ordusuna karşı sinsi bir propaganda var. Üst düzey komutanlar da bu propagandayı gör(e)medikleri gibi bir de reklamına alet oluyorlar.

Yine üst düzey komuta merkezi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in oğlu Tolga Örnek'in “Gallipoly” filminin galasına katılmışlar ve çıkışta öve, öve bitirememişlerdi.

Film gösterime girdiği zaman bir izledik ki; Çanakkale'yi anlatan belgesel tadındaki filmde Türk askerinden eser yok, İngiliz askerleri ise yere göğe sığmıyor. İzleyen; İngilizler oraya piknik yapmaya geldi , bizimkiler de onları hunharca katletti havasına kapılıyor. Zaten İngilizler de bu değerli propagandanın farkına varmış olacaklar ki, Tolga Örnek'i , sponsoru Ferit Şahenk'le birlikte İngiltere'de ağırlayıp, oradaki galasını da üst düzey katılımla gerçekleştirdiler.

Son günlerin çok tartışılan filmi Nefes'i de; Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un film çıkışında filmi öven görüntülerini izledikten sonra kuşkuya kapıldım. Neden mi? Film hakkında hem olumlu, hem olumsuz eleştirileri okumuş ve kararsız kalmıştım.

NEFES’teki filme Türk sinema’sımı imajı ile baktığınızda, kalite bakımından çok güzel, ilk yarısı gereksiz görüntü ve diyologlardan uzak, gerçekçi diyologları ile doğa ile insanı mükemmel derecede kullanmış, profesyonel kamera teknikleri hemen göze çarpıyor. Bu özellikleri ile izleyiciyi 2. yarıya hazırlıyor ve izleyiciyi 2. yarı için izleme kıvamına getiriyor.

Filmi sevmeye ve izleme heyacanına kapılıyorsunuz. Kısaca 2. yarıda verilmek istenen konuya izleyici adapte ediliyor.

İşte film tam da o noktada propaganda yönüne sizi ustaca çekiyor. Hiç anlamadan ve hissetmeden bir anda görüntü hiyerarşisi içinde kendinizi kaybediyorsunuz. Yönetmenin sinsice ve ustaca propaganda görüntüsü içinde kalıyorsunuz.

İşte propaganda başlıyor !

Film boyunca dağ başındaki bir iletişim istasyonu ve karakolu korumakla görevli Türk ordusunun komando subayı ile “Doktor” lakaplı bir teröristin telsiz üzerinden birbiri ile ağız dalaşı yapıp, küfürleşmesi üzerinden bir gerilim yaratılıyor.

Bu gerilimde şunu görüyorsunuz, “Doktor’un sevgilisi olduğu anlaşılan kadın teröristin kurulan pusuda yaralanması ve karakola götürülmesi sonrasında neredeyse iki erkeğin “karı-kız” kavgasına dönüşüyor.

Hiçbir TSK’ Subayı,Astsubayı,Uzman personeli ve Askeri bu şekilde diyolog içerisine girmez. Telsiz konuşmalarına dikkat edin. Öğle bir propaganda zincirinin içerisine çekiliyorsunuz’ki Bir tarafta yüzbaşının evde bekleyen karısı, diğer tarafta film boyunca yüzü asla gösterilmeyip gizemli bir mistik karakter olarak tutulan “Doktor”un sevgilisi terörist.

Buradaki propaganda açık ve net, PKK sempatik gösterilmeye çalışılıyor. TSK komuta zincirinde olan personel, görev aldığı yerde teröristi duygusal anlamda kendine rakip almaz.

En önemlisi, fark ettiyseniz, karakolun güvenliğini güçlendirmek yerine karşısındaki teröristi duygusal olarak muhatap alıp, kafayı gittikçe daha fazla “Doktor”dan intikam almaya takan bir ruhsal portre ile karşı, karşıya kalıyorsunuz.

Resmen çirkince Türk subayına ve Türk askerine aşağılayıcı saldırıdır. Türk subayı değince bir inceleyin bakalım, TSK’da bir subay kaç yılda ve sene sonra kıtaya katılıyor. En önemlisi kıta görevinde olan bir subay portresinde TSK’da böyle aciz ve korkak insan göremezsiniz.

“Doktor” ile karakol komutanı arasında geçen telsiz konuşmalarında ; “Doktor”a tanınan propaganda şansı ise en yukarılara tırmandırılıyor.

Bir tarafta “domuz gibi dağlarda yaşıyorsun, niye okuyup köyünde doktor olmadın” diyen bir subay; diğer tarafta; "bu dağlar benim, senin üniversitende okuyacağıma, kendi dağımda özgür yaşarım" diyen bir “Doktor”.

Bu profesyonel subay ile; yaralı olarak karakola getirilen kadın teröristi öldürmesine engel olmaya çalışan halktan asteğmen doktor arasındaki diyalog ise çok düşündürcü ? Adeta milletinden özür dileyen ve yargılanmaya hazır bir asker portresini seyircinin gözüne sokuyor. Bu neden yapılıyor ? Filmi izlemeye devam ediyoruz…

Yalınayak hazır olda bekleyen asteğmeninin yanına postalları ile gelip, gün içinde aralarında yaşanan olaydan dolayı bir tür günah çıkarma gibi gözlerimize sokuluyor. Subayımız aynen şu sözleri sarfediyor:

“Bu savaşın adam öldürerek kazanılmayacağının ben farkında değil miyim zannediyorsunuz ama ben burada bu savaşı kaybedersem, siz de İstanbul'da, Ankara'da kaybedersiniz. Biliyorum beni yargılayacaksınız, yargılayın. Her savaş sonunda biter”

Mükemmel derecede ve ustaca bir savaşı veya olguyu kaybettirilmiş gibi konuşturuluyor. Türk tarihinde hiçbir subay bu derece konuşmaz. O Türk subayıdır. Okul yıllarında ona “VATAN İÇİN ÖLMEK, VATAN İÇİN HİZMET AŞKI ÖĞRETİLMİŞTİR. “ Bu çember dışında olmak Türk subayı için geçerli değildir.

Filmimizi izlemeye devam ediyoruz.

Subayımızın, ustaca kurgulanmış bu teslimiyet sözleri seyircinin (Millet) bilinçaltına ve görsel hafızasına da bir kaybedilmişlik hissi aşılıyor.

Filmin en çarpıcı sahneleri ise sona saklanmış; karakolun basıldığı anlara.

Eğer bu filmi PKK veya finansörü güçlerden biri çekseydi, bir karakol baskını sahnesini ancak böyle çekebilirdi.

Komandolardan oluşan birlik; günlerdir “Doktor” ismi ile özdeşleştirilen ve karakter olarak ona yakıştırılan teröristin “geleceğiz” yolundaki tehditlerine rağmen baskın saldırıya uğruyor. ve bütün askerler doğru düzgün karakolun dışına bile çıkmayı başaramadan, karakolun içinde teker, teker dramatik sahnelerle şehit oluyorlar.

Yuh diyorum artık yaaa ! Bu kadarına da pes doğrusu, akla ve mantığa aykırı bir senaryo,

Bu senarist ve yönetmenler bir gün uzak bir karakolda misafir olsalardı, veya çok uzak değil Edirne’de bir sınır karakoluna misafir olsalardı, bir karakol nasıl korunur, Subayı, askeri nasıl yaşar, en kritik zamanlarda harekat emirlerini nasıl uygularlar görürlerdi….

Unutmadan...

Filmin fragmanlarındaki o meşhur "öldün sen" sahnesi filmin bütününde daha bir anlam kazanıyor. Filmde askerler ölüyor; şehit olmuyor. Karakola gelirken yolda iki şehit veren birliğin komutanı Tugay'a rapor verirken, "ölülerimizle birlikte şu kadar kişiyiz" şeklinde konuşuyor. Tüh Allah belanızı versin sizi, hiçbir komutan emri altında askerlere veya personeline öldükten sonra ölü demez, dememiştir zaten…Başbakan Recep Tayip Erdoğanlığa özenmişler galiba ! …

Gelelim karakolun baskın sahnesine...

Günlerdir ; "yakınındayım, gelip senin kafana sıkacağım" şeklinde tehditler savuran Doktor, sanki beraberinde ABD hava kuvvetlerinin desteği varmışcasına ortalığı tozu dumana katan bir ateş gücü ile saldırmaya başlıyor.

Komando eğitimli askerlerimiz ise ya pencereden giren kurşun ve RPG'lerle şehit oluyor , ya da bir köşeye sığınıp, pencere veya kaya kenarlarında ateş etmeye çalışıyorlar.

İnanın yoktur böyle bir karakol savunması,,,yemin ediyorum yoktur. Eğitimli Komando askerleri bu şekilde savaşmaz. Bakın gözbebeğimiz Bolu,Kayseri Manisa Komando Tugaylarına, askerlerimiz nasıl eğitim görüyor? Nasıl mücadele şartlarından geçiyorlar. Kolay değildir “O MAVİ BEREYİ TAKMAK” O mavi berenin anlamını bildikleri içinde bu kadar aşağılayıcı bir şekilde askerimizi küçük düşürüyorlar.,,, Şimdi bir karakol savunması hakkında buradan yazmak istemiyorum. Ama askerlik yapanlar anlayacaklardır. Bir karakolun savunası için olmazsa olmazı savunma mevziileridir…

Neyse devam edelim. Ve en önemlisi; bütün film boyunca “Doktor”a telsizden meydan okuyan komutan, bütün çatışma boyunca bir köşede gözleri faltaşı gibi açılmış, çevresindeki askerleri tek, tek düşerken olan biteni seyrediyor. Şaka değil...kafasını çıkarıp dışarı tek bir kurşun bile sıkamıyor. Askerini yönetip sevk ve idare edemiyor. Askerini sevk ve idare edemeyen Türk Subayı yoktur...Yemin ediyorum TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNDE böyle bir subay çıkmaz…!

İşte şimdi şu noktaya iyi bakmanızı istiyorum...

O karakola, askerlerinin başına çuval geçirenleri Genelkurmay'da ballı börekli ağırlayan Hilmi Özkök'ü bile koysanız, o çatışma ortamında askerlerinin önünde yer alır, arkasında değil. En uyumlu Türk generali bile, kurşun kapıya dayandığında özüne döner.

Fakat filmdeki komando subay; bütün karakol çatışması boyunca bir köşede olan biteni faltaşı gibi açılmış gözlerle izliyor. Ve sonunda yaralı bir şekilde bir köşede kıvrılmış “Doktor”'un karakola girmesini bekliyor ve orada da “Doktor”a değil, duvardaki gölgesine sıkıyor.

Tabancasının kurşunları bittiğinde, yaralı komutanı duvar dibinde üzerine gölge olarak çöken “Doktor”a bakarken görüyoruz.

Türk Ordusu'nun komando subayı filmde tek kurşun bile atamadan, tepesine gölge olarak çöken “Doktor”un alnının ortasına sıktığı bir kurşunla şehit oluyor.

Kayseri Hava İndirme Tugayı, Bolu Komando Tugayı, Isparta Dağ Komando Okulu şanlı şerefli birlikler nasılda rencide edilerek ayaklar altına alınıyor…

Galiba yapımcılar dengelemek istemiş olacaklar ki, “Doktor”u da o sırada başka bir köşede can çekişmekte olan bir asker sırtından vurarak öldürüyor.

“Doktor” suratını asla göremediğimiz bir mistik karakter olarak filmdeki rolünü tamamlıyor. Sırtından vurulmuş ama düşmanının yüzüne bakıp, alnından vurmuş biri olarak.

Gün ağardığında ise çatışma sona eriyor, karakol harap, sadece bir iki asker sağ olarak gözümüze çarpıyor. İşte filmin propagandasının manifesto sahneleri ile karşı karşıya kalıyoruz.

İlker Başbuğ'un , "Atatürk büstü ile ilişkisi"nden dolayı çok etkilendim" dediği asker, bir tarafa fırlamış olan büstü kucaklayıp seke,seke yamaçtaki kaidesine doğru taşımaya başlıyor.

Bu arada karakolda görevli teğmenlerden biri yaralı olarak yerde kıvranan teröristin başına dikilip ateş edip etmemekte tereddüt ettiği noktada; terörist doğruluyor, kararlı ve onurlu gözlerle teğmene dik, dik bakıyor ve teğmen doğrulttuğu silahı kullanmaktan vazgeçip, büstü taşıyan askerle birlikte tükenmiş bir şekilde kaidenin mermerine oturuyor.

Ölü terörist kahramanlaştırılıyor. Son sahnede; kucaklarında tuttukları Atatürk büstü ile bir zamanlarda büstün bulunduğu kaidenin mermerine çaresizce oturmuş iki Türk askerini ve onların önünde destansı ve kahramanca bir pozla ölmüş teröristi görüyorsunuz.

Bayrak propagandası ise müthiş,,, TC devleti TSK sanki karakola bayrak göndermiyormuş gibi, aciz bir Ordu görüntüsü altında sergileniyor.

Arkadaki gönderde dalgalanan bayrak ise bütün film boyunca olduğu gibi yırtık bir şekilde dalgalanıyor. Telsizden bol, bol propaganda yapma fırsatı bulan “Doktor"un yırtık bayrak hakkında da bir çift sözü var:

"bizim buraların rüzgarına o bayrak dayanmıyor değil mi komutan"

Bizimkilerin sürekli yırtılan bayrak sorununa bulabildikleri çare ise, nasıl dikeceklerini bilemedikleri bayrağı "komutan emretti" diye dikmeye çalışan askerler ve tam da nasıl olduğu anlaşılmayan bir şekilde çarşafları çaya banıp yeni bayrak yapmak.

Filmde “kürt açılımı” unutulmamış. Açılıma uygun sahneler gözden kaçmıyor. Kürt askerin telsizden annesiyle Kürtçe konuşması; Türk ve Kürt askerin bayrağı birlikte göndere çekerken Türk askerin Kürt arkadaşına söylediği Kürtçe türkünün anlamını sorması gibi sahneler izleyiciye adapte edilmeye çalışılıyor.

Türk-Kürt kardeşliğine ve diyologlara diyeceğimiz yok. Burada PKK'nın propagandası yapılması beni ilgilendiriyor.

"Nefes" ustaca kurgulanan sahneleri ve dili ile PKK'yı Türk Ordusu; teröristi Türk subayı ile eşleştiriyor. Seyircisine ise; sinirlerine hakim olamayan, çaresiz, beceriksiz ve amatör bir Türk subayı aracılığı ile teslimiyet ve çaresizlik tohumu aşılıyor.

Bu yönü ile nefes "açılımın" kapanış sahnesi.

İşte en can alıcı nokta Türk askeri umutsuzca Atatürk'ün büstünü tepenin yamacında yuvarlandığı yerden tekrar tepeye taşımaya çalışırken; ölü de olsa PKK militanı zafer dolu bir duruşla büstün olmadığı kaidenin önünde poz veriyor.

Komando komutanın tek bir kurşun atamadan şehit olduğu, neredeyse bütün birliğin karakolun içinde telef olduğu baskın filminin ardından TV’lerde izleyiciye görüşleri sorulduğunda ; "bulut sahneleri çok iyi, bulutları çok iyi kullanmışlar" diyor.

Bulutları bilmem ama sinemayı, sinema dilinin propaganda gücünü ve bundan bihaber olanları çok iyi kullandıkları kesin.

EY TÜRK HALKI !

Türk askerinin ve şanlı TSK’ni ayaklar altına alan bu “ NEFES” filmini

alkışlamayın ve alkışlatmayın !"

Yılmaz Süzen

26 Ocak 2010 Salı

Ejder Kapanı...



Avatar'ı izlemeye gittiğimizde "Pek Yakında"ların arasında görmüştük filmin fragmanını. Sevgili kocam, kadroda Uğur Yücel, Kenan İmirzalıoğlu, Nejat İşler ve Berrak Tüzünataç olduğunu görünce daha o günden rezervasyon yaptırdı bana. Zaten şu ülkede bir Haluk Bilginer'i bir de Uğur Yücel'i, belki biraz da Şener Şen'i hiçbir şeyin yanına koyamayız biz, özellikle de sinemada.

Daha öncede söylemiştim, Cinebonus'ları çok seviyoruz. Çok medeni ve yüksek standartta hizmet sunuyorlar. Lakin film öncesi reklamlar bizi bitiriyor ama kendileri bitmiyor da bitmiyor. Bu vesile ile afişinin bile önünden geçmemeye özen gösterdiğim Recep İvedik ve Kolpaçino gibi filmlerin de fragmanlarını izlemek zorunda kaldık. Bir kez daha tahammül sınırlarımın zorlandığını hissettim. Ancak salonda biz eziyet çekerken eğlenenlerinde oldukça fazla olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Malesef...

Ejder Kapanı'na dönersek, seyir zevki yüksek bir film olduğunu söyleyebilirim, özellikle de aksiyon içeren bir türk filmi olarak. Konu çok hassas. Çocuklara tecavüzden mahkum olup sonrasında tahliye olmuş kişiler birer birer öldürülmeye başlar. Bu noktada vicdan ve ahlak muhasebesi devreye giriyor. Bir taraftan suçluyu yakalamaya çalışan polis teşkilatı diğer taraftan "Herkesin aklından geçeni yapıyor, Allah ondan razı olsun" diyerek katile alkış tutan kamuoyu.

Aldığı kilolarla giderek Marlon Brando havasına bürünerek bambaşka bir oyunculuk dersi veren Uğur Yücel, Ezel'le ortalığı kasıp kavururken bambaşka bir kimliğe bürünmeyi becerebilmiş Kenan İmirzalıoğlu, ilk defa "212" etkisinden kurtulmuş ama 5. dakikadan sonra kaybolan Ozan Güven, oyunculuğunu hiç tartışmayacağım Nejat İşler, senaryoya kurban gitmiş Ceyda Düvenci ve Beynelminel'in yönetmenliğindeki başarısını Emniyet Müdürü rolü ile döktüren Sırrı Süreyya Önder.

Aksiyon sahneleri "bizden" beklenmeyecek kadar iyi, konu sağlam, senaryo malesef çoook daha iyi işlenebilecekken zayıf dolayısıyla açıkta ve havada kalmış konular var mesela Çerkez - Cavidan ilişkisi, oyunculuk ortalamanın üstünde.


15 Ocak 2010 Cuma

Tek Tek Yazamadıklarım...

Kitap

- Koloni / Jean Christophe Grange: Tarih yazmamıştır ki bir Grange kitabını okumam 3-4 günden fazla sürsün. Lakin bu kitap gitmedi de gitmedi. Neden bilmiyorum. Belki 3 aydır elime alamadım, hala okunmayı bekleyen yüzelli küsur sayfam var.

- Gaia Teorisi / Maxime Chattam: Grange'nin memleketlisi. Jashua Brolin üçlemesi olarak niteleyebileceğimiz ilk 3 kitap fena halde Grange etkisindeydi ancak ne olduysa yavaş yavaş bundan kurtuldu ve Gaia Teorisi ile bambaşka bit yerden bize merhaba dedi. Bu tarz kitaplardan isteyebileceğini herşeyi içeren bir roman. Takılmadan okuduk.

- Başkasını Seviyorum / Ömer Özgüner: NTV'nin Genel Müdürü olduğu halde kitap arkasında "NTV'de Çalışıyor" yazabilecek kadar mütevazi bir kişiliğin ilk romanı. Mekanlar çok tanıdık, anlatım çok akıcı. Keyifle okudum.

- Kayıp Sembol / Dan Brown: Al bir hayal kırıklığı daha. Sanırım Dan Brown'un tarzına "Da Vinci'nin Şifresi" ve "Melekler ve Şeytanlar" ile doymuşum. Bu üzerine detaylı Washington tanıtımı yapmanın dışında pek bişey eklemedi malesef.

- Aşk / Elif Şafak: Yemin ederim sırf Evroş yüzünden okumaya çalışıyorum. Ben ne zaman bu kitap akmıyor desem bana "Kızım deli misin, ülke nüfusunun 10 da 8'i okudu bunu" diyor. Şaka gibi, okudu evet hem de plajda yatarken. Bense Elif Şafak'ın dili ile bir türlü anlaşamıyorum. Hadi dönemsel ihtiyaçla türkçesi varken arapça ve farsça kelimeler kullanmasını anlıyorum! ama günümüzde Ella'yı anlatırken "Mamafih" gibi bir kelime benim tüm okuma ritmimi bozuyor. :(((

- Gece Evi Serisi: Alacakaranlık sonrası sırf Miniş'in gazına okumaya çalışıyorum. Hani aldık boşa gitmesin mantığı. Tanrım bu kadar mı kötü olur.

Tiyatro

- Rita'nın Şarkısı / DT: Çetin Tekindor ve Tülay Günay oynuyor. Biraz uzun (2.10) ancak Tekindor'u sahnede izlemek ayrı bir keyif. Ucuz aşk romanları okumayı seven kuaför Rita'nın Dr. Frank'in verdiği edebiyat derslerini almaya başladıktan sonra yaşadığı süreç anlatılıyor.

- Kraliçe Lear / Kenterler: Kenterler'in salonu çok eskidir ve koltukları ile benim bacaklarım anlaşamaz dolayısıyla o sahneden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım ancak bu oyunda kaçış olamadı. Çözümü önünde geçiş yeri bulunan 10. sıradan yer almakta bulduk, süper oldu. Oyunda 81'lik Yıldız Kenter, 17'lik Sedef Şahin ile oynuyor ve abartmıyorum Sedef Şahin, Yıldız Kenter'in önünde devleşiyor. Bu kadar mı rahat ve doğal oynanır.

- Lüküs Hayat / Şehir Tiyatroları: Dedimki bu oyun bir klasik, hala sergilenirken izlemekte fayda var. Ancak Kağıthane Sahnesi'nde, sanırım da ağırlıklı civarda oturanlarla izlemeye başladık. A diyorlar, bi kahkaha, B diyorlar bi kahkaha. Feciydi. Ayrıca Zihni Göktay'a saygım sonsuz ama ekiple yaş farkı çok açılmış, sırıtıyor. İlk perdenin sonuna doğru çömezi ile yaptığı konuşma ise bizi oyundan tamamen kopardı. "Sen böyle bir yalı almak için Şehir Tiyatroları'nda kaç yıl çalışmalısın." Tamam hiciv ve taşlama olur ama oyunun gerçekliğinden de bu kadar kopmamak lazım diye düşünüyorum. İlk perdenin sonunda çıktık.

- Kod Adı Kongo / DT: Şimdiye kadar izlediklerimizin arasında sezonun en kötü oyunu. Kötü oyunculuk, kötü metin. Arada zor kaçtık.

Dizi

- Six Feet Under: İşleri Cenaze Organizatörlüğü olan bir ailenin hikayesi. Baba ilk bölümde ölüyor ve işler çocuklara kalıyor. Seattle'da yaşıyan büyük oğlan istemeye istemeye kardeşine yardım etmek için geri dönmek zorunda kalıyor. Küçük erkek kardeş dışarıdan çok disiplinli gözükmesine rağmen iç dünyası bambaşka, o bir gay. Kız kardeş ise sanatçı. Toplamda 5 sezon, ailenin tüm fertlerinin ve yakın çevrelerinin yaşadıkları tüm açıklığı ile izliyorsunuz. Şiddetle tavsiye ederim.

- The Wire: Polis teşkilatının, zencilerin ağırlıklı yaşadığı bir bölgedeki çeteyi çökertmek için yaptıklarını anlatıyor. Dil çok ağır ama bir süre sonra alışıyorsunuz. Kayda değer.

Film

Kırık Kucaklaşmalar: Klasik Almodovar tarzı bir film. Ancak bazı yerler çoooook eski türk filmi tadında. "Sana söylemediğim birşey daha var...." Görselliğini çok sevdim ve bir de Penolope Cruz'u. Bu kadın hep bu kadar güzel miydi yoksa bu filmde daha mı bi güzel olmuş, bilmiyorum.

Invictus: Clint Eastwood, her sene oskara aday olmazsa rahat uyuyamıyor sanırım. İyi koku alıyor, gündemi takip ediyor ve iyi işler çıkartıyor. Tam da Güney Afrika'daki Dünya Kupası öncesi, Mandela'nın salıverilip başa geçtiği dönemde yapılan Rugby Dünya Kupası'na katılacak Güney Afrika takımının yaşadığı süreç ve sporun topluluklar psikolojisi üzerindeki birleştirici etkileri üzerine güzel bir film. Başrollerde Morgan Freeman ve Matt Demon oynuyor. Ama bence oskar zor.

Up In the Air: Hayatı seyahat ederek dolayısıyla da uçakta ve otelde geçen bir adamın kök salmak üzerine kendi içinde yaşadıkları. Başrolde George Clooney oynuyor. Bir insan gittikçe bu kadar yakışıklı olur mu yahu.

Gir Kanıma: Ne klasik bir vampir filmi ne de klasik korku. Çoook soğuk bir ülkede, iki çocuğun ilişkisi üzerine hisli bir film. Avrupa filmlerinin geneli gibi ağır tempoda ama sıcacık. Eleştirmenler yere göğe sığdıramıyor, bana göre o kadar da değil.

Law Abiding Citizen: Son dönemde izlediğim en zekice kurgulanmış film.

Kuzey Yamacı: 1936 Olimpiyatları öncesinde İsviçre'nin Eider dağına Kuzey Yamacı'ndan çıkmaya çalışan 2 dağ komandosunun hikayesi. Bir tarafta Nazizm, diğer tarafta zevk ve sefaya karşılık imkansızlıklar. Çetin bir hayatta kalma mücadelesi. Gerçek hikaye.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates