15 Ocak 2010 Cuma

Tek Tek Yazamadıklarım...

Kitap

- Koloni / Jean Christophe Grange: Tarih yazmamıştır ki bir Grange kitabını okumam 3-4 günden fazla sürsün. Lakin bu kitap gitmedi de gitmedi. Neden bilmiyorum. Belki 3 aydır elime alamadım, hala okunmayı bekleyen yüzelli küsur sayfam var.

- Gaia Teorisi / Maxime Chattam: Grange'nin memleketlisi. Jashua Brolin üçlemesi olarak niteleyebileceğimiz ilk 3 kitap fena halde Grange etkisindeydi ancak ne olduysa yavaş yavaş bundan kurtuldu ve Gaia Teorisi ile bambaşka bit yerden bize merhaba dedi. Bu tarz kitaplardan isteyebileceğini herşeyi içeren bir roman. Takılmadan okuduk.

- Başkasını Seviyorum / Ömer Özgüner: NTV'nin Genel Müdürü olduğu halde kitap arkasında "NTV'de Çalışıyor" yazabilecek kadar mütevazi bir kişiliğin ilk romanı. Mekanlar çok tanıdık, anlatım çok akıcı. Keyifle okudum.

- Kayıp Sembol / Dan Brown: Al bir hayal kırıklığı daha. Sanırım Dan Brown'un tarzına "Da Vinci'nin Şifresi" ve "Melekler ve Şeytanlar" ile doymuşum. Bu üzerine detaylı Washington tanıtımı yapmanın dışında pek bişey eklemedi malesef.

- Aşk / Elif Şafak: Yemin ederim sırf Evroş yüzünden okumaya çalışıyorum. Ben ne zaman bu kitap akmıyor desem bana "Kızım deli misin, ülke nüfusunun 10 da 8'i okudu bunu" diyor. Şaka gibi, okudu evet hem de plajda yatarken. Bense Elif Şafak'ın dili ile bir türlü anlaşamıyorum. Hadi dönemsel ihtiyaçla türkçesi varken arapça ve farsça kelimeler kullanmasını anlıyorum! ama günümüzde Ella'yı anlatırken "Mamafih" gibi bir kelime benim tüm okuma ritmimi bozuyor. :(((

- Gece Evi Serisi: Alacakaranlık sonrası sırf Miniş'in gazına okumaya çalışıyorum. Hani aldık boşa gitmesin mantığı. Tanrım bu kadar mı kötü olur.

Tiyatro

- Rita'nın Şarkısı / DT: Çetin Tekindor ve Tülay Günay oynuyor. Biraz uzun (2.10) ancak Tekindor'u sahnede izlemek ayrı bir keyif. Ucuz aşk romanları okumayı seven kuaför Rita'nın Dr. Frank'in verdiği edebiyat derslerini almaya başladıktan sonra yaşadığı süreç anlatılıyor.

- Kraliçe Lear / Kenterler: Kenterler'in salonu çok eskidir ve koltukları ile benim bacaklarım anlaşamaz dolayısıyla o sahneden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım ancak bu oyunda kaçış olamadı. Çözümü önünde geçiş yeri bulunan 10. sıradan yer almakta bulduk, süper oldu. Oyunda 81'lik Yıldız Kenter, 17'lik Sedef Şahin ile oynuyor ve abartmıyorum Sedef Şahin, Yıldız Kenter'in önünde devleşiyor. Bu kadar mı rahat ve doğal oynanır.

- Lüküs Hayat / Şehir Tiyatroları: Dedimki bu oyun bir klasik, hala sergilenirken izlemekte fayda var. Ancak Kağıthane Sahnesi'nde, sanırım da ağırlıklı civarda oturanlarla izlemeye başladık. A diyorlar, bi kahkaha, B diyorlar bi kahkaha. Feciydi. Ayrıca Zihni Göktay'a saygım sonsuz ama ekiple yaş farkı çok açılmış, sırıtıyor. İlk perdenin sonuna doğru çömezi ile yaptığı konuşma ise bizi oyundan tamamen kopardı. "Sen böyle bir yalı almak için Şehir Tiyatroları'nda kaç yıl çalışmalısın." Tamam hiciv ve taşlama olur ama oyunun gerçekliğinden de bu kadar kopmamak lazım diye düşünüyorum. İlk perdenin sonunda çıktık.

- Kod Adı Kongo / DT: Şimdiye kadar izlediklerimizin arasında sezonun en kötü oyunu. Kötü oyunculuk, kötü metin. Arada zor kaçtık.

Dizi

- Six Feet Under: İşleri Cenaze Organizatörlüğü olan bir ailenin hikayesi. Baba ilk bölümde ölüyor ve işler çocuklara kalıyor. Seattle'da yaşıyan büyük oğlan istemeye istemeye kardeşine yardım etmek için geri dönmek zorunda kalıyor. Küçük erkek kardeş dışarıdan çok disiplinli gözükmesine rağmen iç dünyası bambaşka, o bir gay. Kız kardeş ise sanatçı. Toplamda 5 sezon, ailenin tüm fertlerinin ve yakın çevrelerinin yaşadıkları tüm açıklığı ile izliyorsunuz. Şiddetle tavsiye ederim.

- The Wire: Polis teşkilatının, zencilerin ağırlıklı yaşadığı bir bölgedeki çeteyi çökertmek için yaptıklarını anlatıyor. Dil çok ağır ama bir süre sonra alışıyorsunuz. Kayda değer.

Film

Kırık Kucaklaşmalar: Klasik Almodovar tarzı bir film. Ancak bazı yerler çoooook eski türk filmi tadında. "Sana söylemediğim birşey daha var...." Görselliğini çok sevdim ve bir de Penolope Cruz'u. Bu kadın hep bu kadar güzel miydi yoksa bu filmde daha mı bi güzel olmuş, bilmiyorum.

Invictus: Clint Eastwood, her sene oskara aday olmazsa rahat uyuyamıyor sanırım. İyi koku alıyor, gündemi takip ediyor ve iyi işler çıkartıyor. Tam da Güney Afrika'daki Dünya Kupası öncesi, Mandela'nın salıverilip başa geçtiği dönemde yapılan Rugby Dünya Kupası'na katılacak Güney Afrika takımının yaşadığı süreç ve sporun topluluklar psikolojisi üzerindeki birleştirici etkileri üzerine güzel bir film. Başrollerde Morgan Freeman ve Matt Demon oynuyor. Ama bence oskar zor.

Up In the Air: Hayatı seyahat ederek dolayısıyla da uçakta ve otelde geçen bir adamın kök salmak üzerine kendi içinde yaşadıkları. Başrolde George Clooney oynuyor. Bir insan gittikçe bu kadar yakışıklı olur mu yahu.

Gir Kanıma: Ne klasik bir vampir filmi ne de klasik korku. Çoook soğuk bir ülkede, iki çocuğun ilişkisi üzerine hisli bir film. Avrupa filmlerinin geneli gibi ağır tempoda ama sıcacık. Eleştirmenler yere göğe sığdıramıyor, bana göre o kadar da değil.

Law Abiding Citizen: Son dönemde izlediğim en zekice kurgulanmış film.

Kuzey Yamacı: 1936 Olimpiyatları öncesinde İsviçre'nin Eider dağına Kuzey Yamacı'ndan çıkmaya çalışan 2 dağ komandosunun hikayesi. Bir tarafta Nazizm, diğer tarafta zevk ve sefaya karşılık imkansızlıklar. Çetin bir hayatta kalma mücadelesi. Gerçek hikaye.

0 yorum:

Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates