31 Aralık 2008 Çarşamba

2009 Dileğim...

Tanrım bana;
değiştirebileceklerim için güç,
değiştiremeyeceğim şeyler için sabır,
ama en önemlisi, ikisinin arasındaki farkı anlamak için
bilgelik nasip et...

30 Aralık 2008 Salı

Nar Reçeli...

Yazın Bozcaada'ya gittiğimizde Gülerada'nın bir sürü çeşidinin içinden özellikle Domates, Karpuz Kabuğu ve Gelincik seçtiğimi, hatta sonra giden arkadaşlara da Domates Reçeli sipariş ettiğimi söylersem, az sonra anlatacaklarım daha bir anlam kazanacak sanırım.

Bilen bilir ki genelde normalden, standart olandan pek hoşlanmam. Ne olursa olsun, bir yerinde bir farklılık olması çeker genelde beni. Yaklaşık 1 ay önce, bu konuda fazla çalışan algılarım Cafe Fernando blogunun sahibi Cenk'in nar reçelini görünce de zil çalmaya başladı.

Gittim geldim tarife baktım. Olay yavaş yavaş kafamda şekillendi. En sonunda cesaret edip pişirdim. Cesaret nerede demeyin, mutfağı çok severim ama ilk defa reçel yaptım:)) İlk olarak Kociş, bir alem! dönüşü geçe 1.5 gibi tattı ve "inan kafam güzel değil, süper olmuş" dedi. Sonra ilk defa üzüm reçelini elinden yediğim yengeme götürdüm. Amcamla ikisi kaşıklaya kaşıklaya yediler, hatta yengem "ben nasıl nar reçeli yapmayı düşünemedim" diye hayıflandı. Son olarak reçel, ailenin yüce gurmesi annemin beğenisine sunuldu. "Valla çok güzel, hani belki biraz daha kaynayabilirdi ama, neyse olmuş" Merak etmeyin, bu yorum onun için genetik. İlla bişey söylemezse rahat edemiyor, sıfırcı hoca gibi, en iyi notu 4,5'tan 5 :))

Tüm bu gelişmelerin üzerine kafamda şekillenmekte olan fikir yerine oturdu ve yiyen herkesin "aaa ilk defa yiyoruz" yorumundan da yola çıkarak, Nar Reçeli'ni, sevdiklerime minicik birer yılbaşı hediyesi olarak hazırlamaya karar verdim. Kavanozları güzelce süsledim, üzerine de "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" dilediğimi belirten etiketler yapıştırdım.


Tüm bu süreçte ben çok ama çok eğlendim. Galiba işin özü bu. Hatta bu yaptıklarımı, olayın fikir babası ile de paylaştım.



Reçelin tarifine Cenk'in sitesinden verdiğim linkten ulaşabilirsiniz. Ancak işin özü narın tanelerini ayıklamaktan geçiyor. Bunun pratik yolu ise bilmeyenler için burada.

Reçelin etiketinde de dediğim gibi, herkese "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" diliyorum.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Noel Ağacının Kökeni...


Evlendikten sonra ilk yılbaşımızda kocamın Tahtakale'den aldığı ağaçla başladı bizim yılbaşı ağacı serüvenimiz. Açıkçası ben seviyorum böyle atraksiyonları. Yok özentilikmiş, yok "gavur" adetiymiş. Bu laflar da vız geliyor, tırıs gidiyor. Hele ki ünlü Sümerolog, yaşayan çınar Dr. Muazzez İlmiye Çığ'ın araştırmasından aşağıdaki bölümü okuduktan sonra...

"Türklerin Orta Asya’dan göç etmeden önce ve tek tanrılı dinlere geçmelerinde önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "akçam ağacı" bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzuyor ve buna "hayat ağacı" diyorlar. bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir "yeni doğum" olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı "nardugan". "nar=güneş", "tugan/dugan" da "doğan". Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle "akçam ağacı" altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan. İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar (Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme). Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar. Yazılana göre, "akçam ağacı" sadece Orta Asya'da yetişiyormuş. Mesela, Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.

İsa evrenin nuru olarak algılanır ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet'te yazıldığına göre, imparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan ilk Ekümenik konsülde, 22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu "pagan bayramı" İsa'nın doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve buna da "Noel bayramı" deniyor (Batı kilisesi, 25 Aralık'ta kutluyorlar). Çam süsleme ise, ilk olarak 1605'te Almanya'da görülüyor ve oradan Fransa'ya geçiyor."

26 Aralık 2008 Cuma

The Mom's Song...


The Mom Song from Northland Video on Vimeo.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Yemiyoruz...


Sanırım sağır sultanların bile, yapılan anti reklamlar sonucunda "Yemekteyiz" programından haberi oldu. Hani şu amacı kişilerin birbirini evlerinde ağırlayıp, aldıkları puanlar sonucunda birinci olup para kazanmaları gereken ancak aynı BBG yarışmalarında olduğu gibi evsahiplerinin Misafirlerimi nasıl daha iyi ağırlarım?, Sofram nasıl daha şık olur?, Birbiriyle uygun yemeklerden oluşan bir menü nasıl hazırlarım?, misafirlerin ise "Ben umduğumu değil bulduğumu yerim", "herşeyin ötesinde bu insan benim için hazırlarnmış, emek sarfetmiş, ona saygı göstermeliyim" vs. gibi kültürümüzün özünü oluşturan değerlerden çok uzak bir profil çizdikleri, kavganın, riyakarlığın, aşağılamanın tavan yaptığı medya platformu.

Kimdi hatırlıyamıyorum ama şu minvalde bir yazı yazmıştı: "Bakmayın siz Var mısın, Yok musun? programında herkesin birbirini çok destekler şekilde davrandığına, diğeri büyük açınca ondan daha fazla üzüldüğüne. Bu sevgi yumağının kopuşu, ortaya birini diğerinden ayıracak minikte olsa bir soru koymaya bakar." İşte "Yemekteyiz" programı bunun canlı bir örneği.

Beni insanların bu programda yaşananlara şaşırması çok şaşırtıyor. Televizyonda insanların zorla birbirine düşürüldüğü BBG'ler, birinin diğerinin kafasında bardak kırdığı sabah programları, yaşını başını almış insanları malzeme yapan evlilik programları, küfürleşmeden konuşamayan siyasi temsilciler, kulüp yöneticileri gibi örnekler, esasında ülke ve kültür seviyemizin nerelerde olduğunun çok iyi birer göstergeleri.

Malesef ne ekiliyorsa o biçiliyor. "Halk bunu istiyor" söylemi, "Halk bunu hak ediyor", hatta "Halk bundan anlıyor"a döndü, yazık. Ancak bilinsin ki, artık azınlık olsak da "Biz", bunu yemiyoruz.

19 Aralık 2008 Cuma

Metro'daki Kemancı...


Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre icinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancinin önünden geçip, gider.

Kemanci çalmaya basladiktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yasli bir adam kemanciyi fark edip, yavaslar ve birkac saniye sonra da gitmek zorunda oldugu yere yetismek uzere yine hizla yoluna devam eder.

Kemanci ilk bir dolar bahsisini bundan bir dakika kadar sonra alir. Bir kadin yürümesine ara vermeksizin parayi kemancinin önüne koyduğu kaba atarak, hizla gecer, gider. Birkaç dakika sonra, bir baska adam duraklayip, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında, işe geç kalmamak icin acele ettiğini belirten ifadelerle hizla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, cekistirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasina dönüp dönüp kemanciya bakarak, çaresizce annesinin pesinden gider. Buna benzer şekilde birkac cocuk daha olur ve hepsi de anne, babalari tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kisa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemanci çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayi bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancisi Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafindan algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Konuyla ilgili makalenin orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algilayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif aliyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir üç dakikamız dahi yoksa, hayatta başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Hani her yılbaşı geçen senenin muhasebesi, gelecek sene yapılacaklar listesi yapılır ya, yukarıdaki hikayenin o sürece katkısı olması dileğiyle...

2 Aralık 2008 Salı

6. Sanal Kitap Fuarı...


İdefix, son 6 senedir, Tüyap'taki kitap fuarının hemen ardından sanal bir kitap fuarı düzenliyor. İnternet üzerinden alırken zaten indirimli olan fiyatlar daha da cazip hale geliyor. Ben de bir bibliomanyak olarak bu fırsatı hiç ikiletmiyorum. İşte bu sene fuardan kitaplarım:

Bab-ı Esrar: Benim en sevdiğim romanı "Beyoğlu Rapsodisi" olan Ahmet Ümit'in Doğan Kitap'tan çıkan son romanında, hala bir muamma olan Şems-i Tebrizi ve Mevlana ilişkisini inceleyip sorular soruyor.

Büyücü: Hiç sevmediğim koşullandırmalardan biridir; "Ölmeden önce okumanız, görmeniz, gezmeniz, yemeniz, içmeniz ...vs şeyler" listeleri ama bazen ister istemez çakışıyoruz. İşte onlardan biri de bu kitap. Ben John Fowles'in "Fransız Teğmenin Karısı"nı okuduğum için bunu da istedim. Oldukça kalın, yazılarıda ufamancık, ilgilenenlere duyurulur.

Karanlıktaki Adam: Hakkında çok fazla şey söylemeye gerek olmayan, Amerikan edebiyatının parlayan yıldızı Paul Auster'in yeni kitabı. Brooklyn Çılgınlıkları'nı bir solukta okumuş ve çarpıcı sonunun etkisinden de çok uzun süre kurtulamamıştım.

Yaban Koyununun İzinde: Okuduğum ilk Murakami kitabına Evroş vesile olmuştu. Kitap zevkimiz Orhan Pamuk haricinde uyuşur. (O Orhan Pamuk kitabını ön siparişten alır, bense bugüne kadar hasbel kader aldığım herhangi bir kitabını 10. sayfadan öteye okuyamadım.) Neyseki buradaki tavsiye işe yaradı ve dünya edebiyatından bir deha benim kitaplığımda yerini buldu. Evroş'un bu kitap için yorumu: "İnanmazsın, bitmesin diye yudum yudum okuyorum". Benden söylemesi.

Ölüm Tuzağı: Nora Roberts'ın Eve Dallas serisinin bizde yayımlanan 9. kitabı. 2054 yılında geçen, tutkulu bir aşk üstü polisiye. Tam yolda, uçakta, plajda kısaca yoğunlaşmadan, kafa dağıtmak için okunacak türden. Sanki artık seri eksik kalmasın diye okuyormuşum gibi bir his var içimde, tabii bi de Roarke için. :))

Ye, Dua et, Sev: Bu da Evroş'un tavsiyesi. Sırf merakımdan aldım. Bir kadının İtalya, Hindistan ve Endonezya boyunca yaşadığı içsel deneyimi anlatıyormuş. 36 dile çevrilmiş, 1,5 milyondan fazla satmış. Bütün işaretler uzak dur diyor ama bakalım göreceğiz.

Zar Adam: Bana sanki Adam Fawer'in Olasılıksız veya Empati'siymiş gibi geldi. Bilemiyorum ki gerçekten mi iyi yoksa çok satanlar arasında olma sebebi bir çoklarının benim gibi mi düşünmesi?

Psikopat: Bu da içimdeki gizli vampiri tatmin etmek için. Bu anlamdaki tüm performansı Grange veya Chattam'dan beklemek haksızlık di mi? E bi de Adamım Harlan Coben üzerine iyi diye not düşmüş. Bi bakmak boynumun borcu.

İşte bu kadar:))) İdefix'teki sanal fuar 24 Aralık'ta bitiyor. Kaçırmayın. Okurken de beni hatırlayın.
Blog Widget by LinkWithin
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates