23 Temmuz 2008 Çarşamba

Zilli'yi Takdimimdir...

Pazar günü adadaki son kahvaltımız sırasında, Uğur'un (otel sahibi) bahsettiği Golden'li çift aşağıya indi. Bizim de içimiz eridi. Oscar, maaşallah çok güzel, 6 yaşında bir erkek Golden Retriever.

Biz karı koca köpeği çok seviyoruz. Köpek fikrinin, çok zaman önce aklımıza düşmüşlüğü vardı zaten. Ancak sevgili kocam büyük köpek istediği, bende de üzerinize afiyet biraz titizlik olduğu için bir türlü cesaret edememiştik.

Ben tabi, olmuşunu! bulunca tüm kafamdaki soruları arka arkaya sıraladım. Sağolsun çiftte beni kırmayıp, sonsuz sorularıma sabırla cevap verecek kadar nazikti.

Evet, onlar da apartmanda yaşıyordu. Evet, onların da köpeği evde yalnız kalıyordu. Evet, bebekliği pek bir maceralı geçmişti. Evet kesinlikle bir Golden ama mümkünse dişisini tavsiye ediyorlardı. Hayır, eve hiç tuvaletini yapmıyordu, dışarıdan eve girmeden önce de patilerini ve poposunu yıkayıp siliyorlardı. Hayır, çocuklarıyla hiç bir sıkıntı olmamıştı ve Hayır, bu sevgiyi başka hiçbirşeye değişmezdi.

Tüm bu ve benzeri sorunun arkasından benim ikizler burcu yüreyim heyecandan hoppidi, hoppidi atmaya başladı. Gözüm sevgili kocamda. Ondan gelen ilk yorum: "Karıcım eğer böyleyse dönünce bakalım ama benim endişem, hem "kedi" hem köpek aynı evde nasıl olacak?" Hadi buyurun buradan yakın...

Diyebilirim ki adadan Geyikli'ye vapur seyahati isim araştırması ile geçti. Kocam direkt Asena'dan girdi olaya. Bir kurt değil de golden düşündüğümüz için daha farklı isimle üzerine yoğunlaştık. Ben biraz daha muzur isimler peşinde koştum. Burada anlatmayacağım bir süreç sonunda kızımızın isminin "Zilli" olmasına karar verdik.

Eve dönüş yolu, köpeksever tanıdıklarımıza araştırmaları için haber verip, "Arka balkonu ona tahsis ederiz, mutfağa hiçbir şart altında giremez, tasmasını kırmızı alalım vb." detaylar üzerinde konuşmakla geçti.

Akşam 6-7 yerle görüştük. Bir sürü üretici var ama insanların yaklaşımları bize pek hitap etmedi. Mesela adam Aydın'da yetiştiriyor, otobüsün kargosunda İstanbul'a getiriyor. Ancak piyasa konusunda bayağı bir bilgi sahibi olduk. Pazartesi akşamüstü bu bilgilerle, eve çok yakın, daha önceden de balıklarımız münasebetiyle muhabbetimiz olan Hayvanlar Alemi isimli petshop'a gittim. Derdimi anlattım ve karşımda Zilli'yi buldum.

Kendi köpeklerinin torunu olan bu kız, erkek kardeşiyle beraber kafesteydi. Ben onu gördüğümde tam 90 günlüktü. Oğlan zıpır zıpırken kız masum, sakin ve çok insancıldı. Hemen yukarıdaki fotoğrafı çekip sevgili kocama gönderdim ve "bence budur" dedim. O da iş dönüşü uğradı, gördü ve çok sevdi. Ve biz kızı aldık. :)) Ancak o gece eve götüremedik. Zaten veterinerkontrolündeydiler ama sadece koruyucu aşıları yapılmıştı, o yüzden ilk 2 aşısının yapılması için bıraktık. Ama benim için gece ve dün geçmedi. Bir heyecan, bir heyecan.

Akşam eve geldim. Ortalığı biraz onun için organize ettim. Arabaya atlayıp, almaya gittim. Yavrum, arabaya ilk bindiğinde yüzündeki ifadeyi ve korkuyu hiç unutamayacağım. Zaten ilk çişini de oraya yaptı :))



Dünden beri bazen dolaşarak, bazen kucağımızda hem evi hem de bizi tanımaya çalışıyor. Bu şabah biz iki koca insan etrafında pervane olduk. Yemeğini yedi mi, çişini yaptı mı? Kızım bizi utandırmadı ve çişini gazete üzerine yaptı. Hemen ödülü aldı tabii. Bu akşam itibariyle ufak ufak dışarıya çıkmaya başlayacak.

İlk gece sonunda fikrimizi merak ediyorsanız, "Niye şimdiye kadar bir köpeğimiz olmamış?". :))

22 Temmuz 2008 Salı

Bozcaada...

Son dönemdeki yazılarda sıkça dile getirmeye başladığım üzere, çok ama çoook sıkılmıştım. iş yoğunluğunun üzerine İstanbul'un sıcağı ve nemi de eklenince her şey üzerime üzerime geliyordu ve hayata minik bir "es" vermek için kendimizi 4 günlüğüne Bozcaada'ya attık.

İki gün izin alıp haftasonuna ekleyerek başladığımız tatilimiz perşembe sabahı 5'te başladı. Elbette o saatte yollar boştu ve bir gün önce İstanbul'u götüren selin esamesi okunmaya devam ediyordu. Dolayısıyla çok rahat bir yolculuk oldu. Yolculuk bizim evden, Geyikli iskelesine 400 km. ve biz karşıya Gelibolu değil de Eceabat'tan geçtiğimiz ve feribotun kalkış saatini de beklediğimiz için, Namık Kemal tesislerindeki minik mola ile birlikte 6,5 saat sürdü. Yolculuğun geneli için şunu söyleyebilirim, Keşan'a kadar yollar double dolayısıyla kimseyle neredeyse muhattab olmadan gidiyorsunuz. Namık Kemal Tesisleri'ne herşey çok özensiz ve sıradan olduğu için sanırım bu son uğrayışımızdı. Diğer taraftan benzin istasyonları ama özellikle de OPET bu güzergaha çok yatırım yapmış. Şehirlerarası yollardaki terk edilmiş benzinci imajını tamamen ortadan kaldırıp, makul mesafelerde yaşayan istasyonlar yaratmışlar. Marketteki herşey taze ve çeşitli, tuvaletler ise pırıl pırıl.

Vapur yaz tarifesine göre, tek saatlerde Geyikli İskelesi'nden, çift saatlerde Bozcaada'dan kalkıyor. Dolayısıyla biz 1,5 saat kadar iskelenin yanındaki çay bahçesinde vakit geçirdik. Sonra, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonucunda ver elini Bozcaada.



Bozcaada'nın Çanakkale tarafından görülen, vapur iskelesinin ve merkezinin bulunduğu doğu cephesi gerçekten boz. Büyük ihtimalle maruz kaldığı şiddetli rüzgar sebebiyle belediyenin ağaçlandırma çalışmaları da sonuçsuz kalıyormuş.

Oteller merkez, merkez dışı ve bağ evi olarak üçe ayrılıyor. Biz merkez dışında, "Küçük Oteller Sitesi"'nda yer alan "Üzüm Butik Otel"'i seçtik. Bu seçimimizden de çok memnun kaldık. Baba - oğul işletmesi, 7 odalı, küçük, sıcak en önemlisi rahat bir oteldi. Biz akşamları kafamıza göre yiyebilelim diye, oda kahvaltı kaldık. Cuma sabah kahvaltısıdaki yumurtalı ekmek bizi taa çocukluğumuza götürdü.

Akşam yemeklerinin ilki büyük ama çok büyük hayal kırıklığı oldu. Başlangıcı benden kaynaklandı çünkü, sabah erken kalktığım, bir süre de uzun yolda araba kullandığım için, sanırım düzenim bozuldu ve o da direkt mideme vurdu. Diğer taraftan güya tavsiye üzerine gittiğimiz, rum mahallesinde, asmalar altındaki mekanda, bakın sayıyorum; 1 duble rakı, kavun, 4 adet kabak çiçeği dolması, 2 dilim peynir, minicik bir tabak deniz börülcesi- ki o kadarcığın içinde muhtemelen 1 baş sarımsak vardı - ve peynir mezesi için bizden tam tamına 45 ytl istediler.


Ada, irili ufaklı bir sürü koy ile dolu. Biz Cuma günü sabahtan Akvaryum Koyu'na gittik. Koy süper ancak artık eski zamanlarda olduğu gibi bilinmez olmadığı için bir süre sonra, bize göre fazlaca kalabalık oldu ve tepede yükselen güneşi de bahane ederek kaçtık.

Adanın bildiğiniz üzere en önemli özelliklerinden biri bağları. Adada yerli ve yabancı 6-7 çeşit üzüm yetiştiriliyor. En ünlü markalar Çamlıbağ, Talay ve Corvus. Bize İstanbul'da bulamayacağımız için Çamlıbağ'ınkileri, özellikle de Cabarne'sini tavsiye ettiler. Cuma öğlenden sonra, otelin çardağında bir şişenin peynir eşliğinde keyfini çıkarttıktan sonra kendimizi alışveriş için merkeze attık. "Çamlıbağ"'ın kendi dükkanında bütün çeşitlerin tadına baktıktan sonra beyaz olarak Vasilaki 2003, kırmızı olarak da Cabarnet Sauvignon 2002 almaya karar verdik.

Adanın diğer bir meşhur şeyi de reçelleri, özellikle de domates reçeli. Biz domates reçelini ilk olarak bir arkadaşlarımızda yemiş ve çok beğenmiştik. Adada 2 yer ticari olarak reçel satıyor. Biz domates reçellerimizi Salto'dan aldık. Eve gelen misafirlere kahve öncesi reçel ikramı eski bir Rum geleneği imiş. Adanın yerlilerinden Rum asıllı Simyon Salto ise, domates reçeli imalatına 30 sene önce başlamış. Adaya özgü özel armut domatesinden üretilen reçelin yapımında katkı maddesi kullanılmıyor. Çekirdekleri çıkartılan domateslerin içine soyulmuş badem konuluyor. Yine adaya özel gelincik ve bizim Polenezköy'de tadıp çok beğendiğimiz karpuz kabuğu reçelini Gülerada'da bulunca onu da affetmedik :))

Cuma akşamı hafta sonu kalabalığı adaya çökmeden önce, adanın batı ucundaki hemen yanında 17 adet yeldeğirmeni de bulunan Polente Feneri'ne gidip güneşin batışını izlemek için son fırsatımızdı. Adanın doğu yakasının çoraklığına nispet yaparcasını batı yakası yemyeşil ve fenere çam ormanlarının arasından geçerek ulaşıyorsunuz. Off ki ne offfff.... Bu noktada ben susayım fotoğraflar konuşsun.







Cuma günü, perşembenin acısını çıkartırcasına yaşanan güzellikler bunlarla da bitmedi ve biz kendimizi, dolunayın ışıkları denizin üstünde dans etmeye başladığı saatlerde Ayazma Plajı'na tepeden bakan Vahit'in Yeri'ne attık. Çok lezzetli, keyifli ve rakının hakkını vererek geçen gecenin sonunda garson 62 ytl'lik bir hesap getirdi. Tam bu herhalde şaka diye aramızda konuşurken, mahçup eda ile yaklaştı ve " Kusura bakmayın, rakıyı eklememişler, rica etsem 30 ytl daha alabilir miyim?" dedi de bi oh! çektik. Manzarası, yemeklerin lezzeti, tam kalkmak üzereyken ikram edilen kahvenin kıvamı, tam yerindeydi.

Cumartesi günü deniz tercihimizi Ayazma Plajı'ndan yana kullandık. Burası adanın sanırım en büyük plajı ve belediye oraya şezlong ve şemsiye koyma nezaketini göstermiş. Biz kafamızı dinlemek istediğimiz için, merkezdeki kalabalıktan uzak, neredeyse koyun bitimindeki son şezlong ve şemsiyeyi kaptık, etraftaki boşları da isteyenlerle, büyük bir memnuniyetle gönderdik.

Başta da söylediğim gibi, dönüş feribotu için 10 veya 12 alternatiflerinden, nispeten daha az trafikle mücadele etmek için birincisini seçtik. Gelirken ödediğimiz 3 ytl 'lik feribot ücretine karşılık dönerken 23 ytl ödeyince o konuda da kafamızda oluşan soru işaretlerine cevap bulup dönüş yoluna geçtik.

Döndükten sonra her sorana aynı şeyi söylüyorum, Bozcaada'yı sevip sevmemeniz, tamamen ne beklediğinizle alakalı. Çünkü ada bir Bodrum veya Çeşme değil. Mümkünse de olmasın. Ada bize, nemli havada klimanın yaptığı gibi bir etki yaptı. Üzerimizdeki bütün stresi emdi, kafamızı sıfırladı. Ancak malesef benim "lay lay loy" diye tabir ettiğim kitle de büyük bir yoğunlukla adadaydı. Akşam bir bakıyorduk, şıkır şıkır kıyafetler, full makyaj teyzeler sokakta. Elbette kimse kimseye karışamaz ama o kişiler, genel yapı içinde biraz farklı kaçıyordu sanki.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Kaosun Sırları / Maxime Chattam

Fransa'nın günümüz edebiyatında genç nesilde 2 önemli temsilcisi var. Biri Jean Christophe Grange, diğeri ise Maxime Chattam. Tarzları ve türleri birbirine çok yakın olan ve dilimizde yayımlanan tüm kitaplarını okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, bugüne kadar kafamızda oluşan acaba Chattam, Grange'yi taklit mi ediyor veya esinleniyor mu? türündeki sorular, bu kitap ile bence sona erdi.

Kaosun Sırları, Chattam'ın dilimizde yayımlanan 5. kitabı. Joshua Brolin serisi olarak tanımlayabileceğimiz ilk 3 kitap, korku, gerilim türünün gerçekten iyi örneklerindendi. Ancak özellikle seri katillerin tarzlarıyla ilgili verdiği detaylarla hayal sınırlarını zorluyorlardu. Kitapları okurken Miniş'in "Ne zorumuz var ki, böyle bir eziyete katlanıyoruz" sorularına sıklıkla maruz kalsam da, ikimiz de okumaktan var geçmedik. Ancak, ilkinden sonra yayımlananlara bakalım sınırları bu sefer ne kadar zorlamış diye başlamaktan da kendimizi alamadık. Sonra Zamanın Kanı isimli, bir ara roman çıktı ki bize göre, klasik Chattam tarzı ile hiç alakası yoktu ve çok ama çok hafif bir kitaptı. Dolayısıyla bu kitapla ilgili çok farklı beklentilerim vardı. Tarzın hangi tarafa yöneleceğini özellikle merak ediyordum. Ve yine 3 günde yalayıp yuttuktan sonra şunu söyleyebilirim ki Chattam, konu ve kurgu anlamında bambaşka bir yerde.

Yakın geçmişte geçen kitap, esasında çok eskilere dayanan Yeni Dünya Düzeni'nin nasıl işlediğini, bizlerin sadece birer piyondan ibaret olduğumuzu, ilişkilerin çok derinlerde olduğunu ve dünyanın güçlülerin oyun alanı olduğunu çok etkili bir dille anlatıyor. Kitabın son sözünde de belittiği gibi, içinde verilen bilgilerin hiçbiri gizli değil, sadece doğru yorumlanabilmek için üstüste konulması gerekiyor - ki Chattam'da roman kurgusunda bunu yapmış.

Müthiş bir kurgu içinde çok etkileyici, çok çarpıcı ve çok düşündürücü...

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Sana "Yuh!" ...

Bilen bilir, ben pek sürü pisikolojisini sevmem. Toplumla da çok içiçe ve barışık olduğum söylenemez. Hayatını bunun tam tersi bir felsefe üzerine kurmuş annem ise, hep benim hastanede karışmış olabileceğim ihtimali üzerinde durdu yıllarca, ama hem o gece başka doğum olmaması hem de geçen yıllar sonunda neredeyse küçük fotokopisi haline gelmemden dolayı, tezi hiç geçerlilik kazanamadı. :))

İşte bu yüzden yurdum insanı ile çok içiçe yerler beni sıkar. Çünkü niye elin gavurunun veledinin tatilde, otobüste, parkta hiç sesi çıkmazken bizimkiler devamlı mızırdanıp viyaklar anlayamam. Niye bizim insanımız yere tükürmeyi, izmarit veya çöp atmayı marifet sayar anlayamam. Niye insanların sakin sakin yemek yedikleri bir ortama giren kalabalık bir grup, sanki kendilerinden başka kimse yokmuş gibi yüksek sesle konuşup, sandalyeleri gürültüyle çekip etrafa rahatsızlık verirler anlayamam. Hele yakın çevremdeki insanların "Ya milletin yapısı bu, kimse rahatsız olmuyor, bir sen oluyorsun. Dolayısıyla belki de problem sende!" şeklindeki yorumlarını hiç anlayamam.

Sanırım 1 sene kadar önce Avrupa Yakası'ndaki - ki o diziyi de içim hiç kaldırmıyor- Gaffur karakteri çok meşhur olup, sokakta onun pijamasıyla dolaşan adamlar, öyle giyinmiş futbol takımları türeyince "Evet, sizi beğenmiyorum", diye bir yazı yazmış ve "Yapma Gülse, senin yapman gereken topluma artı değer katmak, ayna tutup zaten var olanı geri yansıtmak değil" demiştim. Şimdi gitti Gaffur, geldi Recep İvedik.

Önce açık açık söyleyeyim, Recep İvedik filminin izlenme rekoru kırdığı bir toplumun parçası olmaktan en hafif ifadeyle utanıyorum. Hadi filmi bir "travma" idi, geçti diyelim. Şimdi başımıza reklam karakteri olarak çıktı, hem de Turkcell'in.

Düşünebiliyor musunuz, alanında ülkedeki birçok ilki gerçekleştirmiş, sağladığı servisler açısından rakiplerinden açık ara önde, çok önemli sponsorlukları mevcut ve New York borsasında işlem gören ilk Türk markası, gidip kendine Recep İvedik' i reklam malzemesi olarak seçti. Hadi ajanslarının çok kötü bir espri yeteneği var, şirket yöneticilerinin arasında da mı aklı selim bir tane insan yok.

Yıllar önce Hulusi Derici'nin "Marka"sı, yanlış hatırlamıyorsam "Bizim aracımızda bulamayacağınız aksesuarlar" diye bir kampanya hazırlamıştı, Audi için. İlanın görsellerinde, direksiyonu tutan kocaman kıllı bir kol, aynadan sarkan kocaman zarlar, CD ve tespih kullanılmıştı.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Kaçırdıysanız Üzülün...

Dün İngiltere, iki önemli karşılaşmaya ev sahipliği yaptı. Birincisi F1'in İngiltere ayağı, ikincisi ise Wimbledon'un tek erkekler finali.

F1'de çok fazla sürpriz olmadı ve L. Hamilton evinde kazandı. Alonso'nun neredeyse ortada hiç olmasıdı bu sezon yarış, Hamilton, Massa ve Räikkönen arasında geçiyor, enselerinde de Kubica var.

Lakin, Cumartesi günkü Williams kardeşlerin, kardeş kardeş oynadıkları hatunlar finalinden sonra son 5 yılın erkekler birincisi, çim kort uzmanı Federer ile toprak kort şeytanı Nadal'ın finali nefes kesiciydi. Klasmanın 1. ve 2. sinin mücadelesi, aynı bizim Milli Takım'ın maçları gibiydi. Sonuna kadar heyecanlı ve yürek hoplatıcı. 2 kere yağmur yüzünden ara verilen maç, 5 saate yakın sürdü ve belki de en güzel vuruşlar 5. sette yapıldı.

Birbirine bu kadar denk iki tenisçi en son ne zaman karşı karşıya gelmişti bilmiyorum ama bugün çıkan yorumlarda herkesin en az benim kadar etkilendiği görülüyor.

- Eski sampiyon tenisci Mc John Enroe'nun yorumu soyle: "Tarihin en güzel maci..!"


- CNN'in geçtiği altyazı işe şöyleydi: " Nadal outlasts Federer in the epic Wimbledon final.."




4 Temmuz 2008 Cuma

Nice Senelere...

Bugün Miniş'in doğumgünü. Bakmayın siz benim muzur kocamın, "Bizim anaokuldaki kızın üst sınıftan ablası" diye ona takıldığına, Miniş'im bugüne bugün yarım asırlık bir çınar.

Ben çınar deyince de sizin aklınıza istiyorum ki şöyle haşmetli bişey gelsin ama fiziki açıdan değil, mesela dünyaya saldığı kökleri açısından. O köklerden biri 2 çocuk, 1 köpek, sayıları hergün artan inek annesi, biri 20 küsur senelik sevgi dolu bir eş, bir başkası dünya gezgini (bu sene programda Güney Amerika filan var), diğeri roteryen, en bana yakını kitap, takı, puzzle arkadaşı, hayatın bana kan bağının ötesinde sunduğu iki abladan biri...

Onun hayatından kesitler bir süredir "Vesonra" da...

İnşallah ben de bir gün senin kadar "büyürsem", hayatımda saldığım kökler en az seninkiler kadar derin ve güçlü olur. Nice mutlu, huzurlu ve birlikte senelere...

1 Temmuz 2008 Salı

Empati...

İstanbul'un sıcaklarında sırtımdan sırtımdan süper bir "okuma" rüzgarı esiyor. Sevgili kocamın artık alışmış olması gerekirken haaaala şaşıran bakışları altında bir kitabı daha başarı ve keyifle tamamladım. Ama tadı damağımda kalmadı desem yalan olur. Bu seferki zaferin adı "Empati". Adam Fawer'in şu ölümlü hayatında tamamladığı 2. romanı.

Peşin peşin söylemem lazım, Empati hem kurgusu hem de içeriği açısından zor bir roman. 2007'de başlıyor. Size bir sürü şey anlatıyor. Sonra 16 yıl öncesine, herşeyin başladığı günlere dönüp, kafanızdaki tüm belirsizlikleri tek tek aydınlatmaya başlıyor ve yine günümüze dönüp olayı tamamlıyor. Tüm bu kurgu karmaşasının içinde de, bir bölümde beyinin çalışma sistemi üzerine küçük fizik dersler alırken, diğerinde bunlara Locke ve Decartes'i karşılaştıran felsefe ekleniyor. Ve yine ilk kitapta olduğu gibi, farklı açılardan Tanrı sorgulanıyor. Şaka maka bir sürü de ekstra şey öğreniyorsunuz. Tüm okuma sürecinde şaka yapmıyorum yorumlarım söyleydi, "Hım!, hı? ayyyy!! haaaaaa!"

Kitabın konusuna gelirsem, hikaye dünyadaki yüz binde birlik kesimden yani Empat'lardan yola çıkıyor. Bu insanların beyin elektrikleri farklı çalıştığı için karşılarındaki insanların beyin frekanslarına girip, "bükmek" tabir ettikleri sistemle, duyguları kontrol edebiliyor, isterlerse çok mutlu veya çok öfkeli olmalarını sağlayabiliyor. Yine özünde iyileri ve kötüleri anlatan 636 sayfanın, aralarda ağırlaşsa da nasıl bittiğini kesin anlamıyorsunuz.

Fawer'in ilk kitabı "Olasılıksız"la ilgili yazımda da söylemeye çalıştığım gibi, içerik itibariyle çok keyifli ama bir o kadar da derin olan iki kitapta, bence, kesinlikle gece yatarken veya plajda güneşlenirken okunamaz, okunmamalı. Bence farklı tarzı ve konu şekimleriyle ikiside muhteşem.

Kitaptan güzellikler:

- "İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur ama onlara hissettirdiklerinizi asla unutmaz." Maya Angelou (Amerikan şair, aktris ve Amerikan İnsan Hakları Hareketi'nde yer alan sembol isimlerden biri. Şiir kitaplarından "Just Give Me a Cool Drink of Water 'Fore I Die" ile Pulitzer Ödülü'ne aday gösterilmiştir)

- "Cogito Ergo Sum" Decartes (Düşünüyorum, öyleyse varım.)

19 Haziran 2008 Perşembe

Asla Vazgeçme - Harlan Coben

Bilen bilir "Harlan Coben" keşfetmiş olmaktan gurur duyduğum yazarların arasında ilk 5'te yer alır. 3 tane kitabı Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından yayımlanmıştı, devamı gelmeyince biz de diğerlerini orijinalinden okumaya başlamıştık. Kitap boyunca milyonlarca düğüm atıp, kitabın sonunda da hiç sıkılmadan o düğümleri, hiçbir mantık sorgulamasına gerek bırakmayacak ustalıkta, çözen bir yazar Coben.

Geçen hafta, sanırım çarşamba günü akşamüstü 5 sularında, tam işlerimi tamamlamış, hafiften sörf yapmaya başlamıştım ki, Ideefixe'in yeni gelenlerinde Harlan Coben'in son kitabının türkçe olarak yayımlandığını fark ederek ufak çaplı bir çılgınlık yaşadım.

Anında çığlıklar atarak Miniş'i aradım. Perşembe günü Remzi'ye gitmemiz gerektiğini ve sebebini anlattım. O, tabii biraz da yaşının verdiği olgunlukla, önce beni biraz sakinleştirdi, sonra kitabı, %40 gibi dehşet bir indirimle satan Ideefixe'ten almam konusunda ikna etti. Dükkanda bizim bölüme yeni başlayıp, karşımda oturma şanssızlığını yaşamakta olan Çekirge ise, bu süreçte son derece şaşkın beni izliyordu.

Neyse, ben söz dinleyerek siparişimi internet üzerinden verdim ve kendisine pazartesi günü kavuştum. Elime geçtiğinde ufaktan sayfalarını karıştırıp, üzerine adımı ve aldığım tarihi yazarken Çekirge, "Bir haftada okuyabilir misin?" diye sordu. Ben kaşımı kaldırıp bakınca da "Tamam belki abarttım, hadi 2 hafta diyelim" dedi. "Eğer sararsa, maksimum 3 gün" dedim. Bugün, yani 2 gün sonra, kitabı bitirmiş ve detayları aktarmak üzere buradayım.

Coben'in bundan önceki kitabını (The Woods), orijinalinden ve gerçekten çok ama çok keyif alarak okumuştuk. Ancak itiraf etmem gerekiyor ki, Asla Vazgeçme, bence bir iki basamak daha altta bir kitap olmuş. Tarz yine Coben tarzı, anlatım yine çok bildik ama sanki konusu, dolayısıyla da kurgu biraz zorlama olmuş gibi geldi bana.

Çocuklarınındaki değişiklik yüzünden endişelenen ve onu takip etmeye başlayan bir anne - baba, intihar eden bir arkadaş, organ nakli için uygun verici bekleyen bir çocuk, sonrası düşünülmeden yapılmış hareketler, verilmiş sözler, çatırdayan ilişkiler... İşte kitabın özü...

Ben, bazı yazarlara yürekten bağlı olduğum ve ürettiği her eseri okumayı sevdiğim için, bunun da yanına bir artı koyup kitaplığımdaki yerine kaldıracağım ama ilk defa Coben okuyacaksanız Kimseye Söyleme, Başka Şansın Yok ve Karanlık Fotoğraf'tan başlamanızı öneririm.

13 Haziran 2008 Cuma

Altın Koza'nın Perde Arkasından...

Geçen hafta dükkanın yıllık kıdem ödül töreninin Adana ayağını gerçekleştirdik. Aynı günlerde de Altın Koza Film Festivali varmış ve neredeyse tüm Yeşilçam kadrosuyla aynı oteldeydik. En nihayetinde onlar da bizim gibi ama televizyondan veya perdeden seyrettiğin bir kişiyi kendi kurumsal kimliği ile görmek enteresandı, hele böyle yüksek dozda.

Bence;
* Rutkay Aziz ve Ediz Hun hala çok yakışıklı.
* Derya Alabora çok rahat ve sevimli. Ayağında şıpıdık terlikleri, üzerinde belki de pazardan alınmış penyesiyle devamlı ropörtaj verdi durdu. Jüri başkanıymış.
* Lale Mansur'un sesi bana çok itici geldiği için sevmem. Ama lobide otururken görmezden gelme şansınız yoktu. Dekolte V'si neredeyse diyaframına kadar açık bulüzünün altına öyle bir çamaşır giyip, göğüslerini sıkıştırıp ön plana çıkartmıştı ki, çevresindekiler başka şeye konsantre olmakta güçlük çekiyordu.
* Selda Alkor sanki biraz çökmüş gibiydi ama hala çok zarif ve hoştu.
* Hüseyin Avni Danyal, Kurtlar Vadisi'ndeki Bulut karakterinde olduğundan çok daha çekiciydi. Hele sabah kahvaltıdaki pis sakallı, keten gömlekli hali ile.
* Arif Erkin Güzelbeyoğlu (Memik Dede), Cihat Tamer ve genelde birlikte vakit geçirdikleri, simalarını çok iyi bildiğim ancak isimlerini çıkartamadığım, karakter oyuncuları çok sıcak ve samimiydiler. İsteyen kimseyi kırmayıp fotoğraf çektirdiler, sohbet ettiler.
* Mahsun Kırmızıgül evin yaramaz ve huysuz çocuğu modundaydı. Somurtuk, ukala bir suratla dolatı hep. Zaten sonra ödül alamadı diye protesto edip ayrılmış törenden.
* Yalçın Dümer niye oradaydı bilmiyorum ama havasını göreseniz geçen oskarı o aldı sanırdınız.
* Meral Okay, başlı başına bir karizmaydı. Bu kadar kompleksiz, bu kadar mı özgüvenli olur insan.
* Ezel Akay, aynı göründüğü gibiydi. Farklı bir enerjisi var o adamın.
* Tomris Oğuzalp, malesef çok yaşlanmış ve sanki ciddi bir de rahatsızlığı var gibiydi.

23 Mayıs 2008 Cuma

Bir Ada Macerası...

Geçen hafta çok yakın arkadaşlarımızla, kutlu doğum haftamızın (4 kişiden 3'ü aynı hafta doğumlu:) kutlamaları çerçevesinde, adaya gittik. Deniz havası alalım, Burgaz'da Barba Yani'de keyifli bir yemek yiyelim diye.

Artık ada vapurları Eminönü'nden değil Kabataş'tan kalkıyor. Bizim oradan nasıl gideriz? diye konuştuk. Zeytinburnu'ndan tramvaya binmeye karar verdik. Direkt Kabataş'a kadar gidiyor. Tamam belki bir Paris metro sistemi değil ama yine de bizi trafiğe sokmadan istediğimiz yere ulaştırdı.

Hava ve halk sezonu açmış ama sanırım IDO hala kış modunda. Küçücük bir vapur koymuşlar. Biz oturduk ama bir sürü kişi ayakta kaldı. Hatta bir ara kadınlar arasında, "ittirdin, sıkıştırdın, özür dilemedin" den çıkan ciddi bir kavga da çıktı. Ama görmeniz lazım, tam gündüz kadın programı izleyen, oraya seyirci olarak katılan, Cem Yılmaz'ın tabiriyle "Kaynım bana atladı!" kitlesi. Tartışmanın bir yerine önce ne alakaysa Bush dahil oldu, sonra biri diğerine "Ben anladım senin acını" dedi. Diğeri cevap verdi, "Sen ne demek istiyorsun ben 21 senelik evliyim 2'de çocuğum var." Biz şaşkın şaşkın bakıtık, güldük tabii ister istemez ağlanacak halimize...

Kadıncağızın biri de sıcaktan ayağa kalkan bizimkilerin yerine oturdu. Bi kavga edenlere baktı, bi de bizimkilere, sonra döndü bize, "Ay, bu gençlerde, şimdi bunları görüp evlenmekten vazgeçecek" dedi. Ben sıkıntısına son verdim, "Merak etmeyin hanfendi, onlar bizim!"

Neyse yolda biraz da simitle martı besledikten sonra, kendimizi Burgaz'a attık. Hava nasıl güzel, sadece kuş cıvıltıları ve iyot kokusu. Kalpazankaya'ya da gidebilirdik ama o bir dahaki sefere kaldı. Bildik adreste karar kılıp Barba Yani'ye gittik.

Geldi mezeler, bitti rakılar, edildi sohbetler, yaklaşık 2 saat sonra geldiğimizden ağır bir şekilde kalktık sofradan. Üzerine ben hariç grubun kalanı bir de dondurma yedi. Oh! Onların keyif süper de benim geçen haftadan beri devam eden mide ağrılarım bu noktada hafiften kendini tekrar göstermeye başladı.

Baktık vapura daha zaman var ama araya bir deniz otobüsü koymuşlar, onunla döndük Kabataş'a. Midem biraz da kendini gösterdi. Hemen bekleyen tramvaya bindik. Ama sanki yol 3 katına çıkmış gibi geldi bana. Nasıl kötüyüm. O noktadan sonra tek dileyim bir rezillik yaşamamak. Tam Topkapı'ya geldik, dedim "İnelim" ama geç kalmışım, tam o noktada içim bir havalandı. Yine aynı anda bir teyze ile gözgöze geldik ve ben konuş -a- madan, işaretlerle elindeki torbayı istedim ve mükemmel bir zamanlamayla, içimde ne varsa poşete aktardım. :)) Allah'tan çok temiz ve başarılı bir operasyon oldu. Aksi ciddi büyük rezillik olacaktı.

Sonrasında biraz açıldım ama yine de kendimi eve ve yatağa atana kadar rahat edemedim.

15 Mayıs 2008 Perşembe

The Children of Huang Shi...

Filmi Miniş almış. Onun da çok bilerek aldığını tahmin etmiyorum, sanırım benim gibi kapak resminde gördüğü, son dönemdeki favorimiz Jonathan Rhys Meyers'a tav oldu :))

Uzakdoğu sinamasından son dönemde çok keyifli, felsefe yüklü filmler izliyoruz. "The Children of Huang Shi" de bana göre onlardan biri.

Filmde, Jonathan Rhys Meyers, Crushing Tiger - Hidden Dragon'dan tanıdığımız, uzakdoğu sinemasının önemli isimlerinde Chow Yun-Fat ve yine geçen sene Morgan Freeman'ın başrolünü oynadığı Feast of Love'da seyrettiğimiz Radha Mitchell önemli rolleri paylaşıyor.

George Hogg isimli ingiliz gazetecinin 2. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında devam eden 2. Çin - Japon Savaşı sırasında o bölgede yaşadıklarını anlatıyor. Gazeteye haber yapmak için savaş bölgesinde dolaşan Hogg, bir anda kendini yetim ve savaşta ailesini kaybetmiş çocukların barındığı bir yetim hanenin idarecisi ve öğretmeni olarak buluyor. Askerler çocukları da orduya dahil etmek, kaldıkları yetimhaneyi de kışla olarak kullanmak isteyince çocukları İpek Yolu üzerinde daha güvenli bir yere götürmek için 1000 km (yaklaşık 3 ay) süren bir yolculuğa çıkıyor.

Filmde savaşın tüm çirkinliği, nasıl masum, çocuk, yaşlı ayırd etmediği, farklı kültürlerin sevgi ve güven ortamında nasıl bir araya gelebildiği uzakdoğunun kendine özgü atmosferinde çok güzel anlatılmış.



Bir iki notta filmin başrol oyuncusu, Jonathan Rhys Meyers hakkında: Aktör 1977, İrlanda doğumlu. Doğuştan ciddi bir kalp rahatsızlığı var. Kariyerine 1994 yılında "A Man of No Importance" filmiyle başlamış. Bizim dikkatimizi Tudor's dizisindeki VIII. Henry rolü ile çekmişti ama öncesinde Match Point ve Mission Impossible 3'te de seyretmişiz. Meyers etkileyici ve farklı karizmasıyla aktörlüğün yanında 2006 - 2007 yıllarında Versace ve 2005'te de Hugo Boss'un tanıtım yüzü olmuş. Ne diyelim, Allah sahibine bağışlasın :))

Improbable - Olasılıksız...

Pek de memnun olmadığım halde, yıllar içinde gelişen bir huyum var. Bişey (özellikle de kitap) çok popüler olmuşsa ve sormadığım halde, illaki oku diye dayatmaya maruz kalıyorsam, genelde beni itiyor. Bunun üniversite zamanlarımdan örneği, Patrick Süskind'in "Koku" sudur. Kitabı defalarca elime alıp, bir türlü konsantre olamayıp bırakmışımdır. Aradan yıllar geçip, hayran veya "farkında" kitlesi azalıp da, kimseciklerden duymamaya başladığımda, yine bir taşınma sonrasında kütüphanemi yerleştirirken bulmuş ve büyük keyifle okumuştum. Filminin de gelmiş geçmiş en zor ve en başarılı uyarlamalardan biri olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim.

Adam Fawer'in "Improbable - Olasılıksız" isimli kitabına karşı da uzun süre aynı duyguları besledim. Kitap 2006 Nisan'ında çıkmış, benim okuduğum 18. baskı düşünün yani.

Kitap güzel kurgulanmış, içeriği zaman zaman derse dönen matematik kuramların anlatımıyla desteklenmiş, sürükleyici bir macera. "Hayatta tesadüf diye birşey yoktur ve eğer mevcut tüm etkenleri hesaplayabilsek, herşeyi tahmin edebilir - veya görebiliriz" fikri üzerine bina edilmiş tüm kurgu. Bu matematik gerçeklerle de oldukça güzel desteklenmiş. Hatta bir yerde ölümden sonra hayat olma olasılığı ne kadar düşük olursa olsun, Allah - Tanrı inancının getirisinin aksi davranıştan daha fazla olduğu matematiksel olarak ispatlanmış.

Olasılıksız, Adam Fawer'in ilk kitabı. Hayat hikayesi tam bir "yüreğinin götürdüğü yere git" örneği. Kitapta verdiği detaylardan da tahmin edebileceğiniz üzere ekonomi okumuş, üzerine istatistik masterı yapmış. About.com'un COO'luğunu sürdürürken kolejden eski bir arkadaşının göğüs kanseri olduğu haberini almış. Babasını da 49 yaşında aynı hastalıktan kaybettiği için bu onu çok etkilemiş ve sevmediği işi bırakıp, çocukluk hayalini gerçekleştirip, yazar olmaya karar vermiş. O arada kanser olan arkadaşı da aynı hayali paylaştığını söyleyince birlikte çalışmaya başlamışlar. Arkadaşı kitabının tanıtım partisinden 1 hafta sonra, hayini gerçekleştirmiş olarak, hayatını kaybetmiş. Aynı dönemde de Fawer ilk kitabının yayın haklarını HarperCollins'e satmış. Tüm bu hikayeyi kendi kaleminden anlattığı M.J Rose'un Backstage isimli blogundaki yazısını şöyle bitirmiş Fawer, "Stephanie'den öğrendiğim en önemli şey, her zaman sevdiğin şeyi yapmalısın, çünkü geriye ne kadar zamanın kaldığını bilmiyorsun."

1 Mayıs 2008 Perşembe

Paris ve Aşk...

Herşey, Türk Havayolları'nın Sevgililer Günü promosyonunu okumamla başladı. "14 Şubat'ta, beraberinizdeki kişiyi €1'ya Avrupa'ya uçuruyoruz."

Açtım telefon kocama, sordum:
- Gider miyiz, Aşk?
- Mümkün değil, bu ara bir yere kıpırdayamam.
- Peki hangi ara kıpırdarsın? :))
- İyi ihtimal ay sonu...

Kocaların ağızdan söz bir kez çıktı mı, ucunu bırakmamak lazım biliyorsunuz. Ben de sıkı sıkı yapıştım ve başladım araştırmaya. Nereye mi gittik? Rüyalar şehri Paris'e. Ben daha önce 3 defa gitmiştim ama sevgili eşimin ve dolayısıyla da bizim birlikte ilk Paris'imiz olacaktı.

Promosyon o tarihte bittiği için kendi promosyonumuzu yarattım ben de. Hemen millerimizi kontrol ettim. 1 bileti oradan aldım. Worldcard Travel Club üyeliğinden avans puan kullanılarak 2. bileti ayarladım. Vizelerimiz zaten vardı.

Merkezi bir otelde kalmak istediğimiz için lokasyon olarak Opera'yı seçtim ve bi sürü araştırmadan sonra Hotel Etats Unis'te karar kıldım. 3 yıldızlı, metrolara yakın, intenet promosyonu ile de 3 gece için €400'ya bir oda buldum.

Geçmiş tecrübelerimden de faydalanarak, 4 günü en ince detayına kadar planladım. Ben bu heyecanları yaşarken, sevgili eşim büyük bir dirayet göstererek programın oluşumuyla, neredeyse, hiç ilgilenmedi. Hatta uçağın sabah 07.40'ta olduğunu bir gün önce öğrendi ve karalar bağladı.

Neyse perşembe sabahı, hemen hemen uykusuz geçen bir geceden sonra - heyecandan sanırım - sabah 05.30'da havaalanındaydık. Uçakta yerlerimizi de daha önceden ayarladığım için çok kolay bir check-in den sonra pasaport kontrolünden geçtik ve doğru kahvaltı için Lounge'a gittik. Sonrasında da klasik free-shop turu yaptık. Duty-free bölümünü yeniden düzenlemişler, bence daha ferah olmuş.

Uçak yaklaşık 30 dk rötarlı kalktı. Yerimiz business in hemen arkasındaydı ve önümde oturan hanım, koltuğunu neredeyse yatak moduna getirmek isteyince ufak bir sıkıntı oldu ama hallettik.

Kapalı bir havada Paris'e indik. Planımız Orlyval ile RER - B'yi kullanarak Chatelet'e gitmek, oradan da Opera'dan geçen hatta bağlantı yapmaktı ama tesadüf uçakta eskiden bizim dükkanda çalışan bir abimizle karşılaştık ve sağolsun o bizi otele kadar bıraktı.

Otel mütevazıydı ama temizdi. Genel beklentinin aksine de odamız içinde hareket edebilecek kadar büyüktü.

Eşyaları bıraktıktan sonra çıkıp etrafta bir tur attık ve acıkmış karnımızı doyurmak için bir yer bakındık ve sanırım kocamın kısmeti bizdeki ganyan bayileri gibi bir yere denk geldik. Birer sandviç ve bira sonrasında otele döndük ve yaklaşık 1 - 1,30 saat kadar dinlendik.

Sonra vurduk kendimizi yollara. Program biraz havaya göre şekillendi. Ve biz çıktığımızda hafif yağmur çiselediği için kapalı bir yere gitmek istedik ve Notre - Dame Katedrali'ne doğru yola koyulduk.

Paris'te dolaşıyorsanız, hele de turistseniz ve bir tura dahil değilseniz, ulaşımdaki en akıllıca alternatifiniz, elbetteki muhteşem metroları. Biz 3 günlük pass bilet aldık. Çok da rahat ettik.

Notre Dame Katedrali, dünyanın ilk ve en ünlü gotik katedrallerinden. İnşaatına 1163 yılında başlanmış ve tamamlanması 1345'leri bulmuş. Bizim Beyoğlu'ndaki St.Antuan Kilisesi'nden de anımsayabileceğiniz tipik iki kulesi, gülbenek motifi, uçan payandaları ile gotik dönemin çok önemli temsilcisi.




Biz gittikten 10 dk sonra ayin başladı. Atmosfer, müzik ve akustik birleşince gerçekten çok etkileyici bir yarım saat yaşadık. Çıkışta biraz fotoğraf çektikten sonra attık kendimizi Champs - Elysees'e. Metro'dan Zafer Takı'nda inip-elbette fotoğraf seansından sonra-aşağıya doğru yürümeye başladık. Nasıl medeni, şık ve kalabalıktı anlatamam. Önce bir pub'da hakkıyla yapılan birer Mochito içtik sonra da zincir bistroların birinde akşam yemeğimizi yedik.
Cuma günü hava kapalı, hatta hafif yağmurluydu. Biz de işi riske atmamak için direkt Louvre'a gittik. 3 ana salondan oluşan müze, dünyanın en ünlülerinden. Ancak o kadar büyük ki hakkını vererek yapılacak bir tur için minimum 2 gün ayırmak gerekiyor.

Biz yaklaşık yarım günde Mona Lisa'yı, Milo Venüsü'nü, Napolyon'un Apartmanı'nı, muhteşem heykel bölümünü ve elbetteki cam piramidin altındaki mağazaları gezdik. Gitmeden önceki fantazimi de gerçekleştirip Starbucks'ta kahvemi de içtim.



Louvre çıkışı önce şehri tepeden gören muhteşem katedral Sacre Coeur'e attık kendimizi, hafif yağmur altında önce içini sonra etrafını dolaştık. Monmartre'de ressamların arasında oturup bi kahve de orada içtik. O bölgedeki son durağımız ise meşhur Per Lachaise oldu. Mezarlık olarak ifade edildiğinde bence mekanı ifade etmekten çok uzak kalınıyor. Bir çok ünlüyü konuk eden bambaşka bir sanat müzesi desek belki daha doğru olur.




Akşam ise kendimize Champs - Elysees'deki Belçika'nın ünlü restaurant zinciri Chez Leon'da muhteşem bir midye ziyafeti çektik. Leon'daki midyelerin özelliği, döküm tencereler içinde isteğinize göre kremalı, sarımsaklı, rokforlu vs pişirilmesi yanında da kalın kesilmiş parmak patates ile servis edilmesi.




Cumartesi, orada geçirdiğimiz en güneşli gündü. Bu sefer de açık mekan turu yaptık. Önce doğru La Defence meydanına attık kendimizi. Oh! Hava pırıl pırıl, koccaman açık alan. Louvre Müzesi'nin önündenki tarihi dokuyla başlayan bulvar, buradaki modern alanla son buluyor. Bitiş noktasındaki modern arc, aynı zamanda bakanlık binası olarak da kullanılıyor.
Öğlene doğru orada gezinmeyi bitirip yakışıklı Eyfel pozu için Trocadero Meydanı'na gittik. Hani duyan gelmiş derler ya, meydandaki durum aynen öyleydi. Zor bela resimlerimizi çekip yürüyerek Eyfel'in ayaklarına indik. Burada da vaziyet farklı değildi ve sevgili kocam yukarı çıkma isteğinden vazgeçmek zorunda kaldı.

Meşhur Champ de Mars meydanında biraz oyalanıp, yaklaşan baharı kokladıktan sonra Napoleon'un mezarı ve Askeri Müze'nin olduğu binaya gittik. Burası kocamın herşeyden çok ilgisini çekti.
Akşam yemeğimiz için bu sefer tercihimizi pizzacıdan yana kullandık ve Pizza di Roma'ya gittik. Tesadüf cam kenarındaki masamızda keyifli bir yemek yedikten sonra caddede son kez yürüyüp, bir nevi vedalaştık.
Aldığımız metro kartları 3 günlüktü ve Pazar günü için havaalanına taksi ile gitmeye karar verdiğimiz için tekrar kart almadık. Dolayısyla Opera civarındaki yürüyebileceğimiz yerlerde dolaştık.
Sabahtan Madeleine Kilisesi'ne tam da ayin zamanı gittik. Biraz dinleyip mekanın keyfini çıkarttıktan sonra Louvre'un bitişiğindeki caddede dolaşı alışveriş yaptık. Tuileries Parkı'nda bişeyler atıştırıp bu sefer bir gündüz vedası yaptık.
Paris'te geçirdiğimiz 4 gün gerçekten çok keyifliydi. İlk defa giden sevgili eşim, klişelerin çok ötesinde bir Paris yaşadı. Çıplak heykellere mucuk (bunu yazıyla nasıl ifade edeceğimi bilemedim, bize bişey ifade etmeyen, çok erkeklere özgü bir hareket) yaptı, sarhoş olup Şanzelize'de Karayılan türküsü söyledi, garsonlara "Müdür, hesap lütfen" diye seslendi. Çok ama çok eğlendi. Zaten özünde amaç da bu değil mi?
Not: Bu yazıyı 4 Mart'ta yazmaya başlamıştım ama ruh halim ancak bitirmeme izin verdi...

24 Nisan 2008 Perşembe

Bin Muhteşem Güneş...

Her çıkan kitabını okuduğum yazarlar var. Hatta Miniş'le kitaplarımızı paylaştığımız için, benimkilerden birini görürse almaz bana haber verir ki, ben alayım. Çünkü bir tarafta da iflah olmaz bibliomanik bir durumum var. Benimkilerin bir kitabıysa mutlaka kitaplığımda bulunmalı. Zaten herkese de okusun diye vermem, veremem. Belki 1-2 kişi o kadar. Mesela Miniş deli olur benim kitaplarımı okurken. Çünkü ben kitabı okuyup bitirdikten sonra bile çoğunlukla ilk alındığı günkü kadar temizdir. Haklı olarak bu sonra okuyanda biraz sinir yaratabiliyor. :))

Harlan Coben'den sonra pek kayda değer bir keşif yaptığımız söylenemezdi, düne kadar.

Dün, tatili de fırsat bilerek, filmini çok beğendiğim Uçurtma Avcısı kitabının yazarı Khaled Hosseini'nin 2. romanı "Bin Muhteşem Günes - A Thousand Splendid Sun" ı okuma ve 6-6.5 saat içinde de bitirme şerefine eriştim.

1960'ların ortasından başlayıp 2003'e kadar gelen hikayede, Meryem ve Leyla'nın hüzünlü, iç burkan ve son derece gerçek, yıllar içinde kesişip bütünleşen hayatlarını, Han, Sovyetler, Mücahitler, Taliban ve Karzai sürecindeki siyasi fonda okuyorsunuz. Dili çok sade ve mesaj kaygısından uzak olan kitap, bana biraz Persopolis isimli çizgi filmi hatırlattı. Sonuçta ülkelerin yaşadığı siyasi süreç birbirine yakın olunca, bireylerin etkilenme şekilleri de pek farklı olmuyor.

Kitaptaki kurgu o kadar güzel ki, olaylar hiç beklemediğiniz noktada kesişiyor, karamsarlaşıyor veya içine güneş doğuyor. Bundan sonra daha ne olabilir dediğim sayfadan sonra, daha 200 sayfa falan vardı ve şimdi sorsanız 1 satırı bile çıkartamam.

Aşk, ihanet, dostluk, hasret, hayal kırıklığı, umut kısaca insana dair herşeyi bu kitapta bulacağınızı garanti ediyorum. Yazım da, çeviri de çok başarılı. Pişman olmayacaksınız.

Ben şimdi sıraya Uçurtma Avcısı'nın kitabını aldım. Okuyanlardan aldığım bilgilere göre, filmle kitap arasında farklılıklar varmış. Göreceğiz.

Hani diyorlar ya; "Dünyayı güzellik kurtaracak", bu tip katkıların da sürece büyük etkisi olacağını düşünüyorum. Hosseini'nin tarzı beni o kadar etkiledi ki, esas sıkıntı bundan sonraki kitap çıkana kadarki süreçte bekleme faslı.

Bu arada kitabın film hakları, Sony / Colombia'ya satılmış. Şu anda Schindler’s List'in de senaryosunu yazan Steve Zaillian, kitap üzerinde çalışıyormuş. Ancak kast, filmin dili ve çekileceği yer konuları henüz netleşmemiş.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates