31 Aralık 2008 Çarşamba
2009 Dileğim...
30 Aralık 2008 Salı
Nar Reçeli...
Tüm bu gelişmelerin üzerine kafamda şekillenmekte olan fikir yerine oturdu ve yiyen herkesin "aaa ilk defa yiyoruz" yorumundan da yola çıkarak, Nar Reçeli'ni, sevdiklerime minicik birer yılbaşı hediyesi olarak hazırlamaya karar verdim. Kavanozları güzelce süsledim, üzerine de "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" dilediğimi belirten etiketler yapıştırdım.
Tüm bu süreçte ben çok ama çok eğlendim. Galiba işin özü bu. Hatta bu yaptıklarımı, olayın fikir babası ile de paylaştım.

Reçelin tarifine Cenk'in sitesinden verdiğim linkten ulaşabilirsiniz. Ancak işin özü narın tanelerini ayıklamaktan geçiyor. Bunun pratik yolu ise bilmeyenler için burada.
Reçelin etiketinde de dediğim gibi, herkese "Mutlu, sağlıklı ve bereketli bir yıl" diliyorum.
29 Aralık 2008 Pazartesi
Noel Ağacının Kökeni...

"Türklerin Orta Asya’dan göç etmeden önce ve tek tanrılı dinlere geçmelerinde önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "akçam ağacı" bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzuyor ve buna "hayat ağacı" diyorlar. bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir "yeni doğum" olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı "nardugan". "nar=güneş", "tugan/dugan" da "doğan". Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle "akçam ağacı" altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan. İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar (Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme). Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar. Yazılana göre, "akçam ağacı" sadece Orta Asya'da yetişiyormuş. Mesela, Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
İsa evrenin nuru olarak algılanır ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet'te yazıldığına göre, imparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan ilk Ekümenik konsülde, 22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu "pagan bayramı" İsa'nın doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve buna da "Noel bayramı" deniyor (Batı kilisesi, 25 Aralık'ta kutluyorlar). Çam süsleme ise, ilk olarak 1605'te Almanya'da görülüyor ve oradan Fransa'ya geçiyor."
26 Aralık 2008 Cuma
24 Aralık 2008 Çarşamba
Yemiyoruz...

19 Aralık 2008 Cuma
Metro'daki Kemancı...

Kemanci çalmaya basladiktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yasli bir adam kemanciyi fark edip, yavaslar ve birkac saniye sonra da gitmek zorunda oldugu yere yetismek uzere yine hizla yoluna devam eder.
Kemanci ilk bir dolar bahsisini bundan bir dakika kadar sonra alir. Bir kadin yürümesine ara vermeksizin parayi kemancinin önüne koyduğu kaba atarak, hizla gecer, gider. Birkaç dakika sonra, bir baska adam duraklayip, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında, işe geç kalmamak icin acele ettiğini belirten ifadelerle hizla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, cekistirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasina dönüp dönüp kemanciya bakarak, çaresizce annesinin pesinden gider. Buna benzer şekilde birkac cocuk daha olur ve hepsi de anne, babalari tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kisa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemanci çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayi bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancisi Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafindan algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Konuyla ilgili makalenin orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.
Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algilayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif aliyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...
Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir üç dakikamız dahi yoksa, hayatta başka neleri kaçırıyoruz acaba?
2 Aralık 2008 Salı
6. Sanal Kitap Fuarı...

26 Kasım 2008 Çarşamba
Otto - "The Original"...
13 Kasım 2008 Perşembe
Dizi İzleyelim...
12 Kasım 2008 Çarşamba
Beef-Tek...
5 Kasım 2008 Çarşamba
Zilli'nin Günlüğü- 8

Herkese birkez daha annemin dantel yatak örtüsünün üzerinden merhaba.Oldukça maceralı geçen bir süreçten sonra, tün yaşadıklarımı paylaşmak için tekrar buradayım.
Geçen sefer de yazdığım gibi, görüşemediğimiz zaman diliminde ameliyat oldum. Ama öncesinde ailemi dinlemeyip taşta yatmaya devam ettiğim için sanırım idrar yollarımı üşüttüm ve annemin yüreğini de ağzına getirdim. Çünkü enfeksiyon sonucu çiş yaparken olan minik kanamayı, genç kız olduğum için olan zannetti. Düşünsenize tam da ameliyat öncesi. Bi de şaka yollu azar işittim, "3 gün daha sabredemedin mi be kızım" diye. Ancak Ozan abi, doğru teşhisi koydu da ortalık sakinleşti:))
Perşembe günü sabah annemle beraber erkenden Ozan abi'ye gittik. Beni ona teslim edip kendisi aklı bende kalarak işe gitti. Ameliyat yaklaşık 1,5 saat sürmüş. Ben pek hatırlamıyorum. 2 gece Ozan Abi'de misafir oldum. Annem her gece beni ziyaret etti. İlk akşam geldiğinde ayılmaya çalışıyordum. Çok sevdiğim tospağa oyuncağımı da getirmiş. Annemi görünce çok heyecanlanıp ayağı kalmaya çalıştım, biraz kuyruğumu sallayıp sevincimi gösterdim. Ama direncim çok olmadığı için yine yattım. O gece pek de yemek yiyemedim.



Ertesi gün sabah Ozan abi geldiğinde neşem de yerinde gelmişti. Önce mememı bitirdim, suyumu içtim. Sonra beni bahçeye çıkarttı, tuvalet için. Ay nasıl güzel bi sürü de çocuk etrafımda, bi de Ozan Abi'nin köpeği, Papi. Çok güzel misafir ettiler beni sağolsunlar.

İşe ancak benim gerçekten iyi olduğuma emin olunca gitti. Ama bu kadar süre birlikte olup da sonrasında yine evde bütün gün yalnız kalınca ben de onlara bir sürpriz hazırlamaya karar verdi. Gerçekten çok emek verdim ama değdiğini görünce annemin yüzünde oluşan ifadeden anladım.

Benden havadisler şimdilik bu kadar. Antibiyotiklerim bitti, dikişlerimin birazı alındı, kalanı Cumartesi alınacak. Çok şükür, çok iyiyim. Siz de kendinize iyi bakın. Beni sevdikten sonra "Maaşallah" demeyi ihmal etmeyin. :))
16 Ekim 2008 Perşembe
Zilli'nin Günlüğü- 7

Herkese merhaba. Yazmaya bu kadar ara vermek istemezdim esasında ama annemin üstüste seyahatleri ve malesef geçen hafta dedemi kaybetmiş olmamız beni bilgisayardan biraz uzak tuttu. Ama işte buradayım.
Benim için çok değişik bir dönemdi. Önce annem seyahate gitti, sonra babam, sonra yine annem, galiba şimdi yine babam gidiyor. Biri gittiğinde diğeri gidenin eksikliğini hissettirmemeye çalışıyor ama nafile. Mesela annem gittiğinde ben direkt babamın yanında annemin kokusunun üzerinde uyudum geceleri. Babam önce yaramazlık için yaptığımı zanneti ama sonrasında anladı galiba derdimin yaramazlık değil de annemin kokusuna yakın olmak olduğunu. Ben de hiç kıpırdamadan uyuyunca birbirimize yoldaş olduk geceleri.

Diyeceksiniz ki sen zaten gündüz yalnız kalmıyor musun? Kalıyorum ama normal düzenimde dışarıya sabah babam, akşam da annemle çıkıyorum. En basitinden bu bile değişiyor. Ayrıca bu aralar bir enerjim var, bir enerjim var anlatamam. Dolayısıyla gündüz sanırım sıkıntıdan biraz da yaramazlık yaptığımı itiraf etmeliyim. Galiba bu yüzden ortalıkta pek bana cazip gelecek bişeyler bırakmıyorlar. Ama hep oku oku nereye kadar, di mi? Bazen de canım coşup koşmak, kabloları kemirmek, gazeteleri parçalamak, halıları tırmalamak filan istiyor.
Ailemin yoğun seyahatleri arasında bir minik kaçamak da hep beraber yaptık. 2 günlüğüne Bursa'ya babamın amcasına gittik. Aman ne mutlu zaman geçirdim anlatamam. Bahçede koşup oynadım, evde yayılıp keyif yaptım ve malesef kendimi tuttamayıp halılarına da işedim. Annem çıldırdı ama yapacak bişey yok, bebeğim ya ben, ondan.
Bu fotoğrafta ne yapıyorum dersiniz? Evet "Uyuyorsun" diyenler kazandı. Aynen burada olduğu gibi...
Gerçi babam, kendi tabiriyle "çarşı pazar meydanda" uyumamdan pek haz etmiyor ama amcasının dediğine göre bu tam teslimiyet, mutlak huzur ve güven demekmiş. Evet, evet ve kesinlikle evet.
Bursa'da çok keyifli vakit geçirdik ama dönüşte hem annem hem de ben hasta olduk. Babama şaka yapar gibi, yol boyu bir annem kustu bir ben. Ama şimdi iyiyiz merak etmeyin.
Bu arada annem beni büyük anneannem ile tanıştırdı. Ay birlikte bir eğlendik, bir eğlendik sormayın.


Annemin fotoğraf çektiğini gören anneannem ise çok kıskandı ve illaki ben de "torunumla" fotoğraf isterim diye tutturdu :)) Allah'ım sen nasıl güzel bir ailenin içine beni gönderdin. Herkes beni sevmek için sıraya giriyor.



17 Eylül 2008 Çarşamba
Film Sezonunu Açtım...
15 Eylül 2008 Pazartesi
Zilli'nin Günlüğü- 6




Bursa'ya gelmeden verdiğimiz çiş molasını saymazsak, ilk uzun molamızı Susurluk'ta verdik. Oradaki Starbucks'ın bahçesi biz kuçular için buluşma yeri gibiydi. Yolculuğu rahat yapayım diye sabah kahvaltı evden çıkarken yapmamıştım, öncelikle ben de ailemle kahvaltı ettim. Sonra çimlerin üzerinde tuvalet dolaşmamızı yaparken ilk arkadaşımla karşılaştım. O da benim gibi 4.5 aylık, bişey adası Danua'sıymış. Babam böyle diyince kızıyor ama nasıl, yakışıklı, di mi?


Bu birlikte ilk uzun yolculuğumuz olduğu için ailem İzmir civarında konaklamak istedi, dolayısıyla da Şirince denilen yerde mola verdik. Kalacağımız yere yerleştikten sonra bir çevre turu yapmak istedik. Biraz maceralı oldu, çünkü etrafta çok fazla yabancı köpek vardı. Annemin söylediğine göre eskiden sokakta köpek görünce yolunu değiştiren babam o gece tam bir kahramandı. Sokaktaki köpekler havlayıp arkamızdan koçarken, "Siz gidin, ben onları kovalarım" diye annemle beni önden gönderdi.
Yabancı bir yerdeki ilk sınavımı o gece, otelde verdim. Yemek sonrası annem beni dışarıda dolaştırırken bir türlü tuvaletimi yapamadım, galiba sizdeki gibi minik bir kabızlık durumu oldu, bende de. Annem tabi bir telaş yaptı. Odanın ulaşabileceğim yerlerine benim için gazeteler koydu ama ben kendimi tutup sabahı bekledim ve işimi sabah kahvaltısından sonra, dışarıda hallettim. Elbette sonrasında da ödül çikolatamı da kaptım.
Kahvaltıdan sonra, daha güneye yaptığımız yolculuk da sorunsuzdu. Öğlen çok güzel, bahçe içinde bir yerde yemek yiyip, otelimize geçtik.
Bu tatilin bence en keyifli tarafı, bol bol koşup oynayabilmemin yanı sıra, çimlerin içinde bir sürü vakit geçirebilmem oldu. Bakmayın siz, "Kuçular karnı ağırdığında çim yer" dediklerine. Biz çim yemeği sevdiğimiz için yeriz.
Yeni oteldeki odamada kolayca adapte oldum. Hatta ailem minderimi de yanımızda getirdiği için çok da rahat ettim.


Tatilin her aşaması çok yeniydi belki ama en önemli nokta galiba kumsal ve deniz bölümüydü. İlk gittiğimiz Sarıgerme Plajı'na, mavi bayraklı olduğu gerekçesiyle - haklı olarak- önce beni almak istemediler. Sonra annem, tuvaletimle ilgili bir sıkıntı olmayacağını, beni yanlarında bağlı olarak tutacaklarını ve denize de sokmayacaklarını söyleyip izin aldı.


İkinci denememiz için, oldukça kötü bir yolda, yavaş yavaş yaklaşık 1 saat kadar gittikten sonra Sarsala Koyu denilen bir yere gittik. Orası bana serbest olduğu için annem çok sevindi ve ilk iş beni denize soktu.




12 Eylül 2008 Cuma
Kuşhan "Eziyet" Merkezi...


İnsanların eziyet çektikleri, tüm güvenlik ve sağlık koşullarının hiçe sayıldığı, bir de üzerine eşek yüküyle para ödendiği yer, bugüne kadar süperdi, gencecik, başarılı, tek sorunu "ŞİŞMAN" olmak olan bir kızcağız ihmaller silsilesi sonucunda ölünce tu kaka.
Çok geç baylar bayanlar, çok ama çok geç. Ne kadar dövünsenizde, kendi hikayelerinizi "basına anlatarak", afedersiniz ama "salaklığınızı" dile getirip vicdanınızı rahatlatmak isteseniz de, sonrasında "Zaten ben de yaptığım "ropörtajda" tam da bu çarpıklıkları dile getirmeye çalıştım" deseniz de çok ama çok geç. Sormazlar mı insana "Kardeşim madem bu kadar sıkıntı çekmiştin, sağlığın zarar görmüştü, herkese aynı muameleyi göstermeleri sana yanlış geldi, tesisin altyapısındaki eksiklikleri fark ettin, niye bırak şikayet etmeyi bir de üstüne para verip sistemin içine dahil oldun?"
Sahi, Aziz Nesin'in Türk insanıyla ilgili verdiği oran kaçtı?
11 Eylül 2008 Perşembe
Doğanın Ortaca’daki eli, TOPRAKANA…

Diyorlar ki; “Bir parçası olduğumuz Doğa ile ‘Barışık Yaşamanın’ çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak ve sürdürülebilir bir gelişme sağlamanın tek yolu olduğunu anladık. Bu duygularla DOĞA’ya onu incitmeyeceğimiz sözünü verdik. Sözümüz bugün ve bundan sonraki yaşamımızın temel ilkesi olacak!”
Aile işletmeciliği yaptıklarından, kiracı olmadıklarından ve böyle bir doğal mekandan herkesin yararlanmasını istediklerinden fiyatlarını düşük tutmaya çalışıyorlar. Ortalama iki kişi akşam yemeğinde 40-50 ytl hesap ödüyorsunuz.
Toprakana: Yerbelen Mah. Ortaca – Fethiye karayolu üzeri, 3.km Ortaca / Muğla
Tel: 0252 282 93 85
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Zilli'nin Günlüğü- 5

Bir kez daha merhaba. Belki biliyorsunuzdur, bizim yaşımızla sizin yaşınızın hesaplanması biraz farklı. Benim bildiğim kadarıyla köpeğin birinci yaşı = 21 insan yaşı, köpeğin ondan sonraki her yaşı = 4 insan yaşı. Yani zaman bildiğiniz gibi geçmiyor. Çok ama çok hızlı akıyor benim için. Şimdilerde 4 aylık olduğuma göre, bu hesapla, sizin yaşınızla 7 gibi oluyorum galiba. Son yazımı 1 hafta önce yazmış olsam da benim için yıllar geçmiş gibi, en azından aylar:))
Öncelikle sağlığımın çok ama çok iyi (maaşallah) olduğunu söyleyebilirim. Bağırsaklarım artık tamamen düzeldi. Bunda yediğim iğnelerin, kullandığım şurupların ve elbette değişen mamamın etkisi çok büyük. Bakın bu konu çok önemli. Mama diyip geçmemek lazımmış. Biz biraz zor yoldan öğrendik malesef. Özellikle annem çok üzüldü çünkü Bozcaada'da karşılaştıkları Oscar'ın anne ve babası, oğulları için yıllardır Hill's mama kullandıklarını söylemişti. Hem çok besleyiciymiş hem de koku yapmıyormuş. İlk mamam Hill's ti. Bilen bilir, biz genelde kuru mama yiyiyoruz ve mamalarımız çok büyük poşetlerde (15 kg +) satılıyor. İşte tam o büyük poşeti alacaklarken pet shoptaki abiler annemlere Enhance diye bir mama önerdi. Hem kilosuna göre daha uygun fiyatlıymış, hem de içinde %32 protein varmış. O gün annemlerin de acemiliğine geldi. Çünkü yüksek proteinin - hele ki tavuk ise - özellikle biz Golden'lerde alerji yaptığını bilmiyorlardı. o mamayı yediğim 3 hafta içinde çektiğimi bir ben bilirim bir de ayıptır söylemesi popom. İshal oldum, hazım problemim oldu. Daha ben size ne diyeyim. Mamamı değiştirdikten sonra inanmazsınız kaka miktarım yarıya düştü, kokusu ise neredeyse hiç kalmadı. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, öbür mamayı içim pek almadığı için 4-5 seferde gide gele zor yerken bunu genelde tek seferde yalayıp yutuyorum. Artık mamam Hill's kuzu etli & pirinçli. Herkese tavsiye ederim.
Biz yeni yaşıyoruz, meğer köpek sahiplerinin arasında birbirlerine hediye götürme adeti varmış. Hatırlarsınız küçük anneannem Niloş sevdiğim krakerlerden getirmişti, Belloş abla, parfümden şampuana, çok sevdiğim kemirme ayakkabılarından araba muşambama kadar bisürü şey gönderdi bana. Son olarakda Gaye abla yolda kakamı içine koyup atabileceğimiz, tasmama veya ipimin tutacak yerine takılabilen, sizin buzdolabı poşetleri mantığında çalışan bir sistem almış. Çok pratik, annemin işini çok kolaylaştırdı.
Benim tuvalet olayı düzelince ve elbette biraz daha büyüyünce sabah babam, akşam da annemle yaptığımız yürüyüşler pek bi keyiflendi. Ama galiba biraz da benim muzurluğumdan boyun tasması azıcık canımı yakıyordu. Ailem bunu fark edince hemen fotoğrafımda da görebileceğiniz, göğüsümü saran kırmızı tasmayı aldı. Artık yürürken daha rahatız. Ama geçen gece annemle yürürken ikimizi de çok korkutan bişey oldu. Bize sokak köpeği saldırdı. Ben hemen viyk! diye bağırıp annemin arkasına saklandım. Annem de aynı bir "Cesur Yürek" misali beni korudu. Hemen köpeği karşısına aldı, hiç kıpırdamadan durdu. Köpek de bir iki havlayıp, arkasını döndü ve uzaklaştı. O anda belli etmesede eve giderken ben merak edip geriye bakmaya çalışırken beni yürümem için çekiştirmesinden annemin de biraz korkmuş olduğunu hissettim.
Dün hani sizler için çok sıcaktı ya, inanın benim için de öyleydi. Emrullah Abi'nin eşi, Şişin ablanın ailesinin Çatalca denilen bir yerde evi varmış. Bizimkilerde orada mangal yapmak için sözleşmişti. Dün öğlene doğru yola çıktık. Arabayla bir yere gitmeyi - Ozan Abi hariç - çok seviyorum. Biraz etrafa bakınıyorum, biraz anneme kendimi sevdiriyorum, biraz oyuncaklarımla oynuyorum, vakit su gibi akıp geçiyor. Dün de gidiş çok eğlenceliydi. Oraya varınca, dedim ki herhalde cennetteyim. Kocaman bir bahçe, etraf yemyeşil. Bir oraya koştum, bir öbür tarafa. Kelebek kovaladım, çim yedim, patilerimi çok yanınca su kabımın içine sokup serinlettim sonra bu hoşuma gitti oyuna çevirdim, toprakla oynadım, gün sonunda ben çok eğlendim ama accayip kirlendiğim için annemi ufaktan şoka soktum. Ama o kadar yorulmuşum, o kadar yorulmuşum ki daha dönüş için arabaya biner binmez uyudum.


Uyudum.

Ve eve gelip duş yaptıktan sonra da, daha bir gevşeyip ne babamın gol sevincine ne de annemin çamaşır asmak için etrafta dolanmasına kafamı kaldıramadım. Hatta sabah annemle babam konuşurken duydum, yorgunluktan ilk defa üzerinize afiyet horlamışım, annem de stereo oluyorsunuz diye bana kıyamamış da babamı uyandırmış. :))
Haftaya yazamayabilirim. Ailemle birlikte tatile çıkıyoruz. Benim için bir gece Şirince'de konaklayıp, daha aşağıda Sarıgerme diye bir yere gidecekmişiz. Her yer yemyeşilmiş, hatta galiba bir de denize gidecekmişiz. Banyo gibiymiş. Göreceğiz bakalım. Anlatacak bir sürü şey birikecek.
19 Ağustos 2008 Salı
Mahremiyet - Perri O'Shaughnessy

18 Ağustos 2008 Pazartesi
Zilli'nin Günlüğü- 4

Herkese birkez daha merhaba. Benim için yoğun geçen bir haftanın sonrasında yine buradayım. Yalnız düşünüyorum da acaba yazılarımın başlığını "Zilli'nin Haftalığı" mı yapsam? Malum büyüme çağında olduğum için zamanın çok dolu dolu geçiyor ve ancak haftadan haftaya yazmaya fırsat bulabiliyorum. Nasıl büyümüş müyüm?
Bu hafta itibariyle 1 aydır annem ve babamla yaşıyorum. Artık birbirimize iyice alıştığımızı söyleyebilirim. Mesela ben onları haftasonu uyurlarken rahatsız etmemeyi öğrendim, onlarda mesela benim ne zaman çiş - kaka yaptığımı, oyun (annemin tabiriyle azma) saatimin ne zaman olduğunu öğrendiler.
Sabah saatleri evde çok hareketli geçiyor. Hafta içi günlerde mamamı yedikten sonra beni babam dolaştırmaya çıkartıyor. Bakıyorum ilk zamanlardaki gibi sıkılmıyor, daha bir hevesli, enerjik. Anneme, ben yoldaki abuk subuk şeylere ilgi göstermeyip, güzel güzel yürüdüğüm için olduğunu söylüyor ama ben biraz da sabah beni sempatik görüp durduran, beni severken de babama adımı, cinsimi filan soran ablaların sıklığından şüpheleniyorum. Tamam babam benden faydalanıyor ama yazık 30 küsur yaşına gelmiş, koca göbekli babamın azalan! popülaritesine biraz katkım oluyorsa ne mutlu bana. :)) Çaktırmayın bu ara bi de küpe taktı, pek bi havalı benim babam.

Yürüyüş sonrasında eve geliyoruz. Annem patilerimi silip içeri alıyor beni. Bu arada babam giyinmeye başlıyor. Alın size bir tadından yenmez zaman daha. Çıplak bacaklarını yalamak, sarkan gömleğini yakalamaya çalışmak ama her şeyden önemlisi o giymeye çalışırken çoraplarını çekiştirmek en sevdiğim oyunlar.
Sonrasında babam gidiyor, annem de hazırlanıp baan en sevdiğim krakerlerden verip çıkıyor. Kalıyorum evde bi başıma. Sıkılmıyor muyum? Sıkılıyorum. Ama oyuncaklarım var, bir sürü, onlarla oynuyorum. Bu aralar koltuğun üstüne pati koyup yastıkları aşağıya indirmeyi keşfettim. Çok eğlenceli. Tabii bunu annemin görmediği zamanlarda yapmayı tercih ediyorum :)) Kalan zamanlarda da, hem bu aralar çok sıcak olduğu hem de ben daha bebek olduğum için uyuyorum.


Uyuyorum...

Hastalığımla ilgili bayağı bir aşama kaydettik. Artık genellikle kakamı normal yapıyorum. Ama arada yine kötü kaka geliyor ve ben pek de farkında olamıyorum. Bu yüzden de geçenlerde salondaki halının üzerine yapmak zorunda kaldım :(( Bunu gören annem, nasıl desem çıldırdı. Evet, beni dövemedi ama o yüz ifadesi ve ses tonu bana çok şey anlattı. Beni hemen salondan çıkarttılar, annem arkadaşı Belloş ablanın ona tavsiye ettiği, kir, leke ve koku bırakmayan özel bir spreyle halıyı temizledi. Sonra da hiç bana bakmadan arka odadaki işinin başına döndü. Ay bi üzüldüm, bir utandım. Hiç yanlarına gidecek yüzüm olmadı. Hatta kendime ceza verip arka balkondaki en kuytu köşeye gidip sindim. Baktım biraz sonra annem geldi. Yüreği yine dayanamamış, beni öyle görünce çok şaşırdı, hemen babamı çağırdı. Benim ne kadar mahçup olduğumu görünce daha fazla dayanamayıp affettiler:))
Haftanın benim adıma belki de en önemli gelişmesi artık merdivenleri inebiliyor olmam. Aman ne büyük iş demeyin, çok korkuyordum ayrıca bu vesile ile kucağa alınmakda fena değildi ama hem vakti geldiğini düşündüklerinden hem de galiba artık ağırlaşmaya başladığımdan annemle babam saltanatıma son vermeye karar verdi. Öyle kolay pes etmedim tabii. Önce ayak koydum, yere kapaklandım ama annem yine benden dişli çıktı. Aynı yukarı çıkarken yaptığı gibi aşağıya inişte de ön patilerimi bir alt basamağa koydu, hafiften çekiştirdi sonra popomu aşağıya indirdi. Önce ön patilerim sonra arkalar derken baktım ufak ufak iniyorum. Hem de hiç korkacak bişi yokmuş. Yuppiii...




