30 Aralık 2009 Çarşamba
Hayattan Ne Öğrendim...
Isigi gördüm, korktum.
Agladim.
Zamanla isikta yasamayi ögrendim..
Karanligi gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanliga ugurladim sevdiklerimi...
Agladim.
* * *
Yasamayi ögrendim.
Dogumun, hayatin bitmeye basladigi an oldugunu;
Aradaki bölümün, ölümden çalinan zamanlar oldugunu ögrendim.
* * *
Zamani ögrendim.
Yaristim onunla...
Zamanla yarisilmayacagini, zamanla barisilacagini, zamanla ögrendim...
* * *
Insani ögrendim.
Sonra insanlarin içinde iyiler ve kötüler oldugunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim.
* * *
Sevmeyi ögrendim.
Sonra güvenmeyi....
Sonra da güvenin sevgiden daha kalici oldugunu,sevginin güvenin saglam zemini üzerine kuruldugunu ögrendim.
* * *
Insan tenini ögrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu...
Sonra da ruhun aslinda tenin üstünde oldugunu ögrendim.
* * *
Evreni ögrendim.
Sonra evreni aydinlatmanin yollarini ögrendim.
Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni aydinlatabilmek gerektigini ögrendim.
* * *
Ekmegi ögrendim.
Sonra baris için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini...
Sonra da ekmegi hakça ülesmenin, bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim.
* * *
Okumayi ögrendim.
Kendime yaziyi ögrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazi, kendimi ögretti bana....
* * *
Gitmeyi ögrendim.
Sonra dayanamayip dönmeyi...
Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek basina meydan okumayi ögrendim genç yasta...
Sonra kalabaliklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardim.
Sonra da asil yürüyüsün kalabaliklara karsi olmasi gerektigine aydim.
* * *
Düsünmeyi ögrendim.
Sonra kaliplar içinde düsünmeyi ögrendim.
Sonra saglikli düsünmenin kaliplari yikarak düsünmek oldugunu ögrendim.
* * *
Namusun önemini ögrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el sürmemek oldugunu ögrendim.
* * *
Gerçegi ögrendim bir gün...
Ve gerçegin aci oldugunu...
Sonra dozunda acinin, yemege oldugu kadar hayata da lezzet kattigini ögrendim.
* * *
Her canlinin ölümü tadacagini,
ama sadece bazilarinin hayati tadacagini ögrendim.
********
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
Mevlana
Avatar'dan Çıktım Yola...
24 Aralık 2009 Perşembe
2010 Kültür Başkenti İstanbul...
Avrupa Kültür Başkenti fikri ilk kez 1985 yılında dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atılmış. Aynı yıl Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi projenin kapsamını belirlemiş ve uygulamaya koymuş. 1985'ten 2000 yılına kadar Avrupa Birliği'ne üye olan ülkelerin kentlerinden biri Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmiş. 2000 yılına gelindiğinde, yeni binyıl nedeniyle Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem birden fazla kente, hem de AB Adayı olan ülkelerin kentlerine verilmeye başlanmış. Liste şöyle:
1985 Atina -Yunanistan
1986 Floransa -İtalya
1987 Amsterdam -Hollanda
1988 Berlin -Almanya
1989 Paris -Fransa
1990 Glasgow -İskoçya
1991 Dublin -İrlanda
1992 Madrid -İspanya
1993 Anvers -Belçika
1994 Lizbon -Portekiz
1995 Lüksemburg
1996 Kopenhag -Danimarka
1997 Selanik -Yunanistan
1998 Stockholm -İsveç
1999 Weimar -Almanya
2000 Avignon -Fransa, Bergen -Norveç, Bologna -İtalya, Brüksel -Belçika, Helsinki -Finlandiya, Krakov -Polonya, Reykjavik -İzlanda, Prag -Çek Cumhuriyeti, Santiago de Compostela -İspanya
2001 Porto -Portekiz, Rotterdam -Holanda
2002 Bruges -Belçika
2003 Salamanca -İspanya, Graz -Avusturya
2004 Genova -İtalya, Lille -Fransa
2005 Cork -İrlanda
2006 Patras -Yunanistan
2007 Lüksemburg, Sibiu -Romanya
2008 Liverpool -İngiltere, Stavanger -Norveç
2009 Linz -Avusturya
Yukarıdaki listeden de görebileceğiniz gibi, Avrupa'da neredeyse kent kalmadığı için 2010 yılının Kültür Başkenti İstanbul oldu. Yani büyütülecek bişey değil. Hatta ben olsam Sibiu veya Cork'tan sonra gelen bir ünvanı, sağolun ben almayayım diye reddederdim.
Diğer taraftan bu kadar kötü hazırlanmış bir reklam kampanyası ile adamları bize sona bıraktıkları için haklı çıkartır nitelikteyiz. Hiç denk geldiniz mi bilmiyorum ama "Yeniden bak" sloganlı kampanya bir felaket. İstanbul'lular Kız Kulesi, Galata Kulesi ve Haydarpaşa İstasyon Binası'nı farklı bir gözle yeniden görüyor. Ama nedense Haydarpasa İstasyonu Taksim'de AKM'nin yerinde. Nasıl yani??
"4 Elementin Kenti" İstanbul konsepti için açıklama şöyle: "İstanbul, yüz binlerce yıllık tarihinde, üç büyük imparatorluğun başkenti, üç semavi dinin, birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşam kültürünün hayat bulduğu bir kent. Biz de yaşamın sırlarını simgeleyen 4 elementi bu kentin özellikleriyle birleştirdik ve projeleri Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle temsil ettik. Dedik ki: İstanbul, '4 Elementin Kenti' başlıklı dosyasıyla, kendi gerçeğini görerek dünyayla bütünleşsin. Kendisini çağlar ötesine taşıyacak yeni kültürel projelere imza atarken İstanbul’un adı toprak, hava, su ve ateş kadar vazgeçilmez olsun..." Buna hele hiç söyleyecek bişeyim yok, neresinden tutsam elimde kalıyor.
16 Aralık 2009 Çarşamba
Herkes Öldürür Sevdiğini...
herkes öldürebilir sevdiğini
kimi bir bakışıyla yapar bunu,
kimi dalkavukça sözlerle,
korkaklar öpücük ile öldürür,
yürekliler kılıç darbeleriyle!
kimi gençken öldürür sevdiğini
kimileri yaşlı iken öldürür;
şehvetli ellerle öldürür kimi
kimi altından ellerle öldürür;
merhametli kişi bıçak kullanır
çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
kimi satar kimi de satın alır;
kimi gözyaşı döker öldürürken,
kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
herkes öldürebilir sevdiğini
ama herkes, öldürdü diye ölmez!!!
*****
yet each man kills the thing he loves
by each let this be heard,
some do it with a bitter look,
some with a flattering word,
the coward does it with a kiss,
the brave man with a sword!
some kill their love when they are young,
and some when they are old;
some strangle with the hands of lust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold.
some love too little, some too long,
some sell, and others buy;
some do the deed with many tears,
and some without a sigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.
oscar wilde
20 Kasım 2009 Cuma
"Yüksel Arslan" Santralİstanbul'da...
Yıllar içinde kimselerinkine benzemeyen tamamen kendine özgü bir tarz yaratıyor ve "art" ile "peinture" kelimelerini çiftleştirerek, tarzın adını koyuyor, "Arture". Eserlerinde tamamen doğal malzemeler kullanıyor. Bildiğimiz boyalar yerine toprak, kan, çiş, bal, yumurta akı, yağ, kemik tozu ve iliği, rendelenmiş sabun, tütün suyu ve çay karıştırarak hazırladıklarını kullanıyor.
Okuyor etkileniyor ve bu etkiler sanatının dönemlerini belirliyor. "Artur(c)", "Kapital", "Kapital'in Güncelleştirilmesi", "Etkiler", "Autoartures", "İnsan", "Yeni Etkiler" ...
Sergiyle ilgili şahsi görüşüme gelirsek, genel olarak enteresan buldum. İlk dönem eskizleri daha çok ilk çağ insanlarının duvar resimleri gibi.

Biz özellikle "Kapital" serisine bayıldık, bayıldık. Ölçek, detaylar, sembolizm, alaycılık ve renklerdeki kasvet çok etkiledi bizi.

Diğer taraftan çocukken haşeratlar, sonrasında da insanlar üzerinde yaptığı gözlemlerle oluşturduğu haşerat ve insanların seks hayatları ve cinsellikleri ile ilgili eserlere, nasıl bir beyin olaylara böyle yaklaşabilir açısından saygı duysak da bize biraz fazla geldi.
1961'den beri Fransa'da yaşayan Yüksel Arslan'ın en kapsamlı sergisiymiş bu. Her ne kadar ülkemizi yetiştirdiği dünya çapındaki nadir sanatçılarından biri olsa da genel ortalamamız göz önünde bulundurulduğunda herkese hitap etmeyecek yönleri bulunsa da, fırsat varken mutlaka görülmesi gerektiğini düşünüyorum. 21 Mart 2010'a kadar Santralİstanbul Büyük Salon'da.
28 Ekim 2009 Çarşamba
Atatürk'ün İzinden Gitmek...

Başbakan'ın "Atatürk'ün İzinden Gitmek" eylemini tamamen yanlış anladığı bir kez daha ortaya çıktı. Eylemi kendine göre yorumladı ve içindeki egoya, çevresindekilerin de gazına yenik düşerek yukarıda gördüğünüz pozu verdi.
Ne yazmış Baş Öğretmen!!!, "Akademi için ders zili çalıyor." Vallahi bıravo, demek latin harfleri ile de okuyup yazabiliyormuş.
Hiç mi bir aklıselim çıkmadı, söyle - ye - medi, "Efendim, tam da 29 Ekim haftası, bu fotoğraf abes kaçar, yanlış anlaşılır, hepsini bırakın çok komik kaçar?" Demek ki söylememiş, yazık.
Bu çirkin vesile ile, Atam seni bir kez daha saygıyla anıyorum, kemiklerin sızlasa da nur içinde yat.

26 Ekim 2009 Pazartesi
Reklamın İyisi Kötüsü ve Burger King...
- Nuggets, adını tavukların gıdaklamasından almış.
- Aaaaa, bi yaşıma daha girdim.
- İnanmıyorum, bugün senin doğumgünün mü?
16 Ekim 2009 Cuma
Tamirane...
Hafta içinde arayıp rezervasyon yaptırdım, detayları öğrendim. Pazar günleri açık büfe brunchları varmış, kişi başı 25 tl imiş, saat 10'da başlıyormuş. Dedim ki "biz kuçumuzla geleceğiz, kimseyi rahatsız etmek istemeyiz, ltf kenar bir masa olsun", "tamam" dediler.
Pazar sabahı 5 kişi ve 1 kuçu olarak Tamirane ye vardığımızda daha pek kimse gelmemişti. İlk dikkatimizi çeken masamızın orta - kenar diye tabir edebileceğimiz bir noktada olduğuydu. Öğlene doğru yükselecek güneşten etkilenmemizi istememişler.
Neyse yerimize geçip oturduk. Kimse bizimle ilgilenmiyor. 7-8 dk sonra ortadaki garsonlardan birinin zor bela dikkatini çekip sipariş vermek istediğimizi söyledik. "Ok, açık büfeden istediklerinizi alabilirsiniz" dedi bize. Ben açık büfeyi ekmekler hariç çok zayıf bulduğum için kendime bir menemen söylemeye karar verdim. Inanmazsınız masadaki herkesin kahvaltısı bitti, biz 4 değişik garsona siparişimizi yeniledik, hemen hemen 45 dk sonra menemenden başka herşeye benzeyen menemenim geldi. Menüde bir de pancake vardı. Porsiyonda kaç tane olduğunu sorduk. Garson " Sanırım 6 adet" dedi. O zaman ortaya istedik. O da yaklaşık 25 dk sonra geldi. Ama bir büyük pancake, 6'ya bölünmüştü. Düşünebiliyor musunuz, en az 10 tane garson var, kimsenin birbirinden haberi yok. Şikayet edince, kusura bakmayın bir karışıklı oldu diyorlar ama bu bizim sorunumuzu çözmüyor. Meğer şefleri gecikmiş. O gelince sisteme oturdu ama neye yarar, biz bitmiştik.
Bu arada arkamızdaki uzuuuun masa, bir ana okulunun veli tanışma toplantısı için dolmaya başladı. İnanmazsını 4-6 yaş arası en az 15 çocuk. Sonra diğer 4 masaya da, yaşları muhtelif, en az 3 çocuklu gruplar geldi. Ortalık döndü mü çocuk bahçesine.
Menemenimi de yiyemeyince dedim ki, çimlerde biraz Zilli ile oynayalım da keyfimiz yerine gelsin. Zaten günün neredeyse tek güzel tarafı onun eğlenmesiydi. Önce çimlerde kendi topuyla koştu, oynadı. Sonra diğer çocuklarda babaları ve toplarıyla geldi. Bizimki bıraktı kendi topunu başladı onlarınkinin peşinde koşmaya. Ama nasıl güzel top saklıyor, inanmazsınız. Biz büyükler çok güldük ama çocuklar ciyak ciyak "Babaaaaaa, köpek topumuzu patlatacak!!!" diye. Allah'tan bir kaza olmadan oyun faslını tamamladık.
Oyun faslı öncesinde hesap istemiştik. Meğer brunchta 1 çay varmış, onun dışındakiler 3 tl. Böyle bir uygulamaya ilk defa tanık olduk. Alt tarafı çay yahu, hem de 3 tl. Biz Zilli ile oynarken ailenin geri kalanı kahve söylemiş. Toparlanırken biz hesabı ödemiştik, kahve ekstra,borcumuz nedir dedik, çatır çatır onun da parasını aldılar. Yahu bari onu ikram et.
Pazar günü, güzel hava ve güzel bir mekanda 5 kişi kahvaltı için (4 brunch+1 menemen+1 pancake+ muhtelif çay) 160 tl ödedik ve resmen paramızla rezil olduk. Kötü servis, kötü yemek ve umursamaz bir idare. İşte Tamirane'deki brunchtan aklımda kalanlar...
8 Ekim 2009 Perşembe
İki Çarpı İki / İstanbul Devlet Tiyatrosu...
Ancak söylemeden geçemeyeceğim, oyun Cevahir'in 2. salonunda. Ben Kenterler'e koltuklar kötü ve sıkışık olduğu için özellikle gitmem, burada yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Koltuk araları, inanmazsınız, sadece 1 bacağın sığabileceği kadar geniş ve koltuklar hareketsiz. Yani diyelim ki yerinize geçebildiniz, birine kalkıp yol vermeniz mümkün değil. Yeni yapılmış bir salon için yazık ki ne yazık. Bu salonda malesef bir biletimiz daha var, sonra mecbur kalmadıkça tövbe.
5 Ekim 2009 Pazartesi
The New York Times ve Sabah...
This is a state whose prisons are filled to bursting and whose government has imposed doomsday - level cuts to social services, health care, schools and parks.
Kıyamet kadar kalabalık ve patlayacak kadar dolu olan hapishanelerin maliyetini karşılamak için sosyal ve sağlık hizmetlerinin yanısıra okul, park gibi hizmetlerde kesintiye gidiliyor.
Money spent on death rows could be spent on police officers, courts, public defenders, legal service agencies and prison cells.
????????? (Bu bölüm hiç yok)
31 Ağustos 2009 Pazartesi
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Popüler Kültürü Vampirler Bastı...
28 Temmuz 2009 Salı
Zilli'nin Günlüğü - 10








16 Temmuz 2009 Perşembe
Tabakhaneye Bok Yetiştirmek...

9 Temmuz 2009 Perşembe
Ice Age 3 - Dawn of the Dinasaurs...

Ice Age 1 ve 2 'yi bayıla bayıla ve defalarca seyretmiş biri olarak, serinin 3. filmi yaz ortasında kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibiydi. 1 Temmuz'da tüm dünya ile aynı anda ülkemizde de vizyona giren film için bana kalsa o akşama bilet alacaktım ancak sevgili kocamla programlarımız ancak cuma akşamı için tuttu.
7 Temmuz 2009 Salı
Deniz Seki Sorunsalı...

6 Temmuz 2009 Pazartesi
Oyun, Set ve Maç...

Oldukça keyifli bir 15 gün geçirdik. Ve bu 15 gün sonunda tek erkeklerde oyun, set, maç ve bir sürü rekor FEDERER'in oldu.
2 Temmuz 2009 Perşembe
Siz Uyurken*...
Gemiler geçti Boğaziçi’nden.
Bebeği oldu Tokat’ın köyünden Bergül’ün.
Siz uyurken...
Afrika’da otuz yedi çocuğu öldürdüler gerillalar.
Yeryüzünde tam 500 milyon çift sevişti.
Ve 165 bin insan öldü dün gece.
Yarısı gençti...
Sancıları tuttu yoğun bakımdaki hastaların.
Dün gece ne çok şey oldu bilemezsiniz...
Siz uyurken...
Siz uyurken fareleri kovaladı kediler.
Turna sürüleri geçti çatıların üzerinden.
Tırtıllar erikleri yediler.
Teröristler sine sine karlı dağlardan inip mayınlarını döşediler geçitlere.
Asker annelerinin gözüne uyku girmedi yine dün gece...
Siz uyurken ne çok şey olur.
Çocuklarımızın marşlarını aldılar ellerinden, zafer türkülerimiz anlamsızlaştı.
Çağdaşlığa dönük yolumuz...
Devrimlerimiz...
Geleceğimizi kaybettik; siz uyurken...
Rüyalarımız vardı; medeni, güçlü, özgür, aydınlık, demokrat, mutlu bir ülkenin yüzü gülen insanları olmanın o hoş rüyası...
Oysa kâbuslar var gecelerimizde...
Şaşkın-umutsuz gençlerimiz yine gizli gizli ağladılar... İşsiz babaların gözüne uyku girmedi... Çocuklarına güzel bir dünya isteyen o yürekli çağdaş kadınlarımız endişeliydi yine dün gece...
(.......)
Tuzakları gece kurarlar...
Hesaplar, sinsi planlar...
Pusular...
Ve nasıl olduysa, devrimlerimizi savunmak birer suçmuş gibi yapışır oldu yakamıza...
Aydınlığımızı aldılar elimizden.
Siz uyurken...
* Bekir Coşkun, Hürriyet Gazetesi, 2.7.2009
29 Haziran 2009 Pazartesi
Tebrizli Şems'in 40 Kuralı*...
- Hakk Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.
- Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınısidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.
- Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi. O’nu görüp ölende yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.
- Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
- Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
- Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.
- Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
- Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman lazımdır.
- Ne yöne gidersen git, Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney çıktığın her yolculuğu içine doğru bi seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.
- Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
- Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
- Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca, şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.
- Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?
- Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
- Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevebilmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.
- Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
- Tüm kainat, onlarca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizdeki sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen, Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.
- Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.
- Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
- Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpa tıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
- Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ve yaftalar değil.
- Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıkdan uzak dur! Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde.
- Cenneti ve cehennemi illaki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarırsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
- Kainat yek vücut, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kaderi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünün güldürebilir.
- Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.
- Geçmiş, zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.
- Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzargah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne hayat karşısında çaresizsin.
- Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etmez. Sufi, kusur görmez, kusur örter.
- Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp.. Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
- Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost! Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama.
- Bu dünya da herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik değil, hiçlik bilincidir.
- Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.
- Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
- Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!
- Tanrı kılı kırk yaran bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde herşey zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.
- Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım? diye sormak için hiç bir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.
- Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün düzen bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde. Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.
- Aşkısız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk pençesinde mi koşmalıyım, mecazi mi, yoksa dünyevi mi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde...
22 Haziran 2009 Pazartesi
Wimbledon Başlıyor...

Tenis sporunun en eski ve prestijli turnuvası olarak kabul edilen Wimbledon, İngiltere'nin başkenti Londra'da 1877 yılından beri, 1. ve 2. Dünya Savaşı yılları hariç, her yıl, Haziran ayının son haftasında başlıyor ve 2 hafta sürüyor. Turnuva'da sporcuların beyaz giyme zorunluluğu, korta giriş çıkış protokolü gibi kendine has kuralları var.
Geçen sene Roger Federer ve Rafael Nadal arasında oynan, 4,5 saat süren ve Federer'in 5 yıl üstüste süren sampiyonluğunun bitmesine sebep olan maç tenis tarihinin en iyi maçı kabul edilmişti. (Bunun arkasından, bu yıl başında Avustralya Açık'ta da aynı kalitede bir maç yaptılar ve Nadal bir kez daha kazandı. Ama onun zaferinden çok Federer'in kupa törenindeki gözyaşları ve Nadal'ın onu öven konuşmaları ön plana çıkmıştı.)
Bu yıl Roland Garos'ta büyük bir süpriz sonucu Robin Soderling'e elenen Nadal, 2005'te kazandığı Matador Madrid Masters'tan beri giderek artan şekilde hissedilen ancak bugüne kadar pek kabul etmek istemediği dizlerindeki sakatlığın (Tendinitis) durumunu test etmek için katıldığı 2 gösteri maçını da kaybetti ve hem tam olarak hazır olmadığı hem de kendini daha fazla zorlamak istemediği için cuma günü Wimbledon'dan çekildiğini açıkladı. Tabi bizim de Fransa'da kaçırdığımız zevkli bir başka final beklentimiz Ağustos ayının son haftasında başlayı yine 2 hafta süren Amerika Açık'a kaldı.
Dünyanın tenisteki 2,3 ve 4 numaralı seri başları ile Roland Garos'ta final oynayarak 10 sıra yükselip 13 numaraya yerleşen, bu yılın sürprizi Soderling'i izleyebileceğiniz turnuva, bugün Yen - Hsun Lu / Federer maçı ile başlıyor. 1977'den beri bir İngiliz in kazanamadığı Turnuva'da program gereği 3 numaralı seri başı İngiliz Andy Murray ile Federer, herşey ikisi için de iyi giderse ancak finalde karşılaşabilecek. Herkese iyi seyirler...
19 Haziran 2009 Cuma
Cibalikapı Balıkçısı...

18 Haziran 2009 Perşembe
Fatih Belediyesi Yedikule Hayvan Barınağı...

TETRADOKS TB-İESİLİN 800İÜ-AMPİSİD AMP 1GR-ASİST KAPSUL-İESPOR AMP-EPARGRİSEVİT AMP-FERRUM AMP-TRANSAMİN AMP-ULCRAN AMP-CLİN AMP-GENTA GÖZ DAMLASI-TERRAMİYC SPREY-ZEFİRAN-ALKOL-2LİK 5LİK EMJ-NONSTERİL ELDİVEN-LİBAVİT K AMP-AZİTRO ŞURUP-BATİKON-DEPOMEDROL-
2. EL GÜNEŞ ŞEMSİYESİ(Büyük küçük fark etmiyor)-2. EL KONTEYNER(Personel yatakhanesi için bir kez yangın geçirdi tamir ettirdik fakat artık iyice dökülüyor ..wc ,mutfak gerekmez 2 odalı olsun yeterli)2. EL ÇAMAŞIR LEĞENİ (Plastik veya teneke küvet yerine hayvanlar serinlemesi için)
27 Nisan 2009 Pazartesi
Tepe Home'dan Uzak Durun...
- Şu anda belki elim kolum bağlı olduğu için bişey yapamıyorum ama tüm benim gibi mağdur olan tüketicilerden yayılacak olumsuz referans onlar için bişey ifade etmiyor mu?
21 Nisan 2009 Salı
Bugün Benim Doğumgünüm...



Bu da yolculuk esnasında arabada...
Evimizde küvet yok. Annemle birlikte 90x90 duşa kabine de artık pek sığamadığımız için ayda bir kez banyo yapmaya, aynı zamanda kuzenlerim Pati ve Badem'in de sürekli gittiği, Bahçeşehir'deki Asya Vet.'e gidiyorum. Hatta Kurban Bayramı'nda ailem İzmir'e giderken beni 4 günlüğüne oraya pansiyona bıraktılar. Onlardan ayrılmayı pek tercih etmiyorum ama pansiyonda da bi sürü arkadaşım vardı. Günde 2 kez dolaştırdılar, yediğim önümde yemediğim arkamda, zaten oyuncaklarımın yarısıda yanımda, e daha ne?
Köpekler, özellikle de benim gibi büyük ırklar hem kucakta hem de yüksekte olmayı sevmezler - miş. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu benim için geçerli değil. Hatta babamın kucağında evde dolaşmak veya annemin kucağına yayılıp balkondan dışarıyı seyretmek benim en çok sevdiğim şeyler arasında.

Ve merak edenler için elbette uyuyorum,



20 Nisan 2009 Pazartesi
15 Nisan 2009 Çarşamba
Zihniyet...
10 Nisan 2009 Cuma
Aşk ve Hüzün...

Erkek kuş, eşine yiyecek taşıyor… Ona sevgi ve şefkat gösteriyor.

Gidip tekrar yiyecek getiriyor ama, öldüğü düşüncesiyle müthiş üzülüyor. Yerinden kımıldatmaya çalışıyor eşini... ki bu, kırlangıçlar için çok ender görülen bir durumdur!

Sevgilinin öldüğünü ve asla geri dönmeyeceğini farketmesiyle birlikte, yitirdiği aşkına acı gözyaşları döküyor...

Ölümünden duyduğu kederle eşinin başucundan ayrılmıyor.

Artık onu sonsuza dek yitirdiğini, kendisine dönmeyeceğini anlamıştır. Hüzün ve acı içinde onun yanında duruyor.

20 Mart 2009 Cuma
Barak Obama on "The Tonight Show"...
Baylar bayanlar karşınızda Jay Leno'nun The Tonight Show'una katılan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barak Obama...
18 Mart 2009 Çarşamba
İzmir...
Simite gevrek deriz biz...
Çekirdeğe çiğdem.
Kordon elektrik aleti değildir.
Kumru da kuş değildir bizim için...
Yengen'i yeriz.
Sen sigorta dersin...
Biz asfalya deriz.
Uzatmayız...
Gidiyom geliyom deriz.
Domates dediğin, domat işte.
Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...
*
Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.
*
Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.
*
Gülümseriz.
*
Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.
*
Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.
*
35'imiz var.
35 buçuğumuz da var.
34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.
*
Özetle, arızayız!
*
Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse."
Yılmaz Özdil - Hürriyet Gazetesi, 15.03.2009