17 Nisan 2008 Perşembe

Dost Sohbeti ve Yalnız Bir Opera...

Salı akşamı Evroş'la, Kanyon'da buluştuk. Önce GBK'ta yemek yedik. Ben bu sefer kızarmış keçi peynirli, gün kurusu domatesli ve patlıcanlı versiyonu denedim. Yazarken bile ağzım sulanıyor. Sonra da Starbucks'tan kahvelerimizi alıp önündeki havuzun kenarına ayaklarımı uzatıp yayıldık. Ay nasıl hoşumuza gitti. Hava güzeldi, muhabbet güzeldi. Konu nereden geldiyse Murathan Mungan'a de "Yaz Geçer" e ve tabii ki "Yalnız Bir Opera" ya geldi.

Çook eskilere gittim. Bir kısmını ezbere bildiğim nadir şiirlerdendir. Aldı götürdü beni. Yine içimi hüzün, bi burukluk, böyle tarif edemediğim bir duygu kapladı. Hani bende bir anısı olduğu için de değil ama kelimelerin başarısından sanırım.

Buraya yazmak için kopyasını ararken Ekşi Sözlük'te onunla ilgili hoşuma giden bir girişe rastladım: "İnsanın okuyunca aşık olası, ayrılası ve bu ayrılıktan pişman olası gelen şiir"

Bilmeyenler için bir bölümü aşağıda...

"ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki
herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim,
biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta dogruydu belki.
sıradan bir serüven,
rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan,
varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin

yaz başıydı gittiğinde,
ardından,
senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim.
kimsesiz bir yazdı.
yoktun. kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında
bir mevsim
bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde.
sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi,
dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde.
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi?
bunu o günler kim bilebilirdi?
"eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen"
notunu buldum kapımda.
altına saat:16.00 diye yazmıştın,
ve 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım
bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erkensenin
bana geç kaldığını

..."


"Murathan Mungan, Yaz Geçer, Yalnız Bir Opera"

7 Nisan 2008 Pazartesi

Venedik Taciri... (Tiyatro Pera)

Son birkaç yılda, tiyatroda izleyip de, bizi derinden etkileyen "Uyarca" ve "Yangın Duası" na, Cuma akşamı Beyoğlu, Tiyatro Pera'da izlediğimiz "Venedik Taciri" de eklendi.

Oyun, önemli bir ticaret merkezi olan İtalya’nın Venedik kentinde gelişiyor. Oyuna adını veren, yüksek burjuva Antonio, deniz aşırı ticaret yapmaktadır. Antonio’nun yakın dostu Bassanio ise (-ki bizce tüm ekibin en zayıf halkasıydı) burjuva dünyasının ihtişamı içinde tüm servetini savrukça yitirmiştir. Bassanio, Belmont’ta zengin bir kadın olan Portia ile evlenebilmek için Antonio’dan borç para ister. Antonio bütün parasını yatırdığı malları gemilerle çeşitli noktalara gittiğinden dostu için para taciri Musevi Shylock’tan faiziyle borç para ister. Shylock piyasada kazancına engel olan ve kendisini her fırsatta aşağılayan Antonio’ya borç para vermeyi ilginç bir koşul öne sürerek kabul eder. Shylock paranın vadesi karşılığında faiz yerine Antonio’nun vücudundan kalbine yakın bir yerden yarım kilo et ister. Antonio ise gemilerinden kazanacağı paraya güvendiği için bu ölümcül senete imza atmayı kabul eder. Anlaşma sonunda parayı alan Bassanio, Belmont’a gider. Portia, babasının vasiyeti gereği altın, gümüş, kurşun kutulardan birini seçerek kendi resmini bulan talipli ile evlenecektir. Resmi bulan Bassanio, Portia ile evlenir. Antonio gemileri battığı için Shylock’a borcunu ödeyemez. Shylock ise Musevi kimliği ve varoluşunu aşağılayan Antonio’dan intikam alabilmek için fırsatı değerlendirip Venedik mahkemesine başvurur. Venedik’ten gelen bu haber üzerine Bassanio arkadaşlarıyla Venedik’e gider.

Bu noktada o müthiş tiradını söyler:
"salerio: Ne olmuş yani, borcunu zamanında ödeyemezse, etini alacak değilsin herhalde. ne işe yarar ki bu?
shylock: Balık tutmaya yarar. Kimseyi doyurmasa bile alacağım intikamı doyurur. Beni aşağıladı, yarım milyondan etti, zararlarıma güldü, kazancımla alay etti, halkımı hor gördü, işlerimi köstekledi, dostlarımı soğuttu, düşmanlarımı kızıştırdı. Neden yaptı bunları peki? Ben yahudiyim de ondan. Yahudinin gözü yok mu? Yahudinin elleri yok mu? Organları, boyu, posu, duyuları, duyguları, heyecanı yok mu? Aynı yiyecekle beslenmiyor mu, aynı silahla yaralanmıyor mu, aynı hastalıklara yakalanmıyor mu, aynı yollarla iyileşmiyor mu, aynı kışın ve yazın üşüyüp, ısınmıyor mu? Farkı ne hıristiyan insandan? Etimiz kesilince bizim de kanımız akmaz mı? Gıdıklanınca gülmez miyiz? Zehirlenirsek ölmez miyiz? Peki ya bize haksızlık ederseniz öcümüzü almaz mıyız? Her şeyde size benzediğimize göre, bunda da benzeyeceğiz tabii. Yahudi hıristiyana haksızlık edince, karşılığında göreceği iyilik ne? İntikam! Hıristiyan yahudiye haksızlık ederse, hıristiyan örneğine göre karşılığı ne olmalı? İntikam tabii! Hainlik etmesini sizden öğrendim, yine size uygulayacağım. Bu işi sizden çok daha iyi yapacağıma da güvenebilirsiniz."

Para ticareti yapan Yahudi Syhlock ile Hıristiyan tacir Antonio, Venedik yasalarına göre hesaplaşacaklardır.

Oyunda Hıristiyan ve Musevilerin iş dünyasının eğlenceli ve gerilimli ilişkilerinde para, güç, mevki, aşk, ticaret, adalet kavramları sorgulanır. Venedik kenti, para ilişkilerinin ve borsanın olduğu gibi; aşkların ve karnavalların da merkezidir. Sularla çevrili kentin kanalları hem büyüleyici hem de ürkütücüdür. Kanallar, Yahudilerin yaşadığı Getto bölgesini de kentin diğer bölgelerinden ayırır. Venedik’in vazgeçilmez imajı karnaval ve maskeler, ticaretin, aşkın ve kentin gizli dünyasının da bir yansımasıdır. Karnaval, maskeler, Rialto Borsası, müzikler, danslar ve genelde Venedik kentinin büyülü atmosferi oyunun da belkemiğini oluşturur.

Ancak Shakespeare'in 1500'lerin sonunda yazdığı oyun, Tiyatro Pera tarafından modernize edilmiş. Cep telefonları, laptoplar, internetten takip edilen borsa bilgileri.

Tiyatro Pera'nın oldukça küçük bir sahnesi var ancak bu dezavatajı, sizi oyunun içine çekmek için bir avantaj olarak kullanıyorlar. Resmen oyunun içinde, oyuncuların yanındasınız. Muhtemelen de bunun etkisiyle, oyun bittiğinde ben dahil salonun yarısı ağlıyordu:))

Belirtmeden geçemeyeceğim, oyun "En İyi Prodüksiyon", Shylok'u oynayan Mehmet Ali Kaptanlar ise "En İyi Erkek Oyuncu" dalında bu seneki Afife Tiyatro Ödülü adaylarından.

3 Nisan 2008 Perşembe

Saç Bakımı...

Evroş, üniversiteden sınıf arkadaşım. Ben tanıdığımdan beri saçları hep uzundu. Bazen biraz fazla, bazen biraz da az ama hep uzun. Geçen seneye kadar da kızıl.

Bazen konuşurken denk gelir bahsederdi. Saçına bakım yapıyormuş. Sonrasındaki değişikliği dışarıdaki insanlar bile fark edip, "Aaaa, ne yaptın saçlarına da böyle dolgun ve parlak?" diye sorarlarmış.

Diğer taraftan da benim bu taraklarda hiç bezim yoktur. Öyle badem yağı süreyim saçım gürleşsin, salatalık koyayım gözümün şişini alsın, bilmemne yapayım cildim parlasın falan filan. Neyse sanırım 2-3 ay önce aklıma geldi. Bir mail attım. "Ya neydi şu sihirli formül, bana bir yazsana" diye.

Cevap aynen şöyle geldi, "Badem yağı, buğday yağı, ceviz yağı karıştır, içine bir ampul volteren kır, sür saçına, sonra yıka."

Yağlardan ne kadar kullanacağım, içine kaç ampul kırıcam, ne kadar bekleteceğim hiç birinin cevabı yok. Soruyorum, cevap "kafana göre". Sadece 1 saat civarında beklettiğini öğrenebildim, ben tüm gece zannediyordum, yüreğime su serpildi.

Neyse ben yağları aldım. (Hatta bu gizli!!! formülü gittim bizim dükkandaki "Miniş" le de paylaştım, bundan sonraki herşeyi beraber yaptık.) Eczaneye gidip volteren ampulleri aldık. Akşam evde yağları kafama göre 3 e bölüp (Volteren 5 li kutudaydı, 3'ü bende 2'si Miniş'te kaldı) içine bi güzel de voltereni kırıp karıştırdım. Sürdüm kafama. Hatta bir de geç gelmesini beklediğim kocam erken gelince ona o halde yakalandım. "İşte dedi, hayallerimin kadını..." O seans öyle bitti.

Ve ben yukarıda saydıklarımı bir kez daha yaptıktan sonra kuaförüme gittim. Gerine gerine anlatıyorum. "Muratçım, nasıl ama saçlarım. Çeşitli yağ karışımı içine volteren ampul kırıp bakım yapıyorum. Korktuğum gibi de değilmiş, kolay temizleniyor yağ saçtan."

Murat şöyle bir durdu. "Pardon bi dakika" dedi, "Ne sürdüm dedin?" Ben yine anlattım tüm detaylarıyla. Tabii bunu aldı bir gülme. "Yahu bu işte bir hata var. Ne işi var ağrı kesici, adele gevşeticinin saçta?, Gerçi artık saçını çektiğimde daha az acıyor sanırım ama!!!!"

Ertesi gün geldim, Evroş'a mail attım. Yazışma aynen şöyle:

- Ya kızım sen emin misin şu volteren olayından, bepanten, evigen, hatta bemix C'yi biliyorlar da kimse bunu duymamış.
- Bak şimdi sen söyleyince bana da bi tuhaf geldi. Dur bi anneme sorayım.
- Nasıl ben söyleyince, sen söyledin ya bunu.
- Ya kızım annem katıldı gülmekten. Baş ağrınız da olmaz o formülle diye de dalga geçti. Bepanten doğruymuş.

Tabii ki, Miniş'e gülmekten anlatamadım hikayeyi. O da demez mi "Volterenli formül zaten benimkini çok yağlandırdı, neden diye merak ediyordum"

Sonuç olarak doğru ve iyi neticelerini gördüğümüz formülün doğru hali şöyle:
Aynı oranda, yaklaşık 20 cc, badem+ceviz+buğday yağı, 1'er ampul bepanten+evigen ve bemix C ile karıştırılır. Saça masaj yapılarak sürülüp, en az 1 saat bekletilir. Sonrasında yıkanır.

Haftada veya 15 günde 1 tekrar edilmesinde fayda var.

2 Nisan 2008 Çarşamba

2 Film... (August Rush & The Kite Runner)

Kafama uyan, türünü sevdiğim tüm filmleri, mümkün olduğunca kaçırmadan seyretmeye çalışıyorum. Son dönemde seyrettiğim 2 filmden özellikle çok etkilendim. August Rush (Kalbini Dinle) ve The Kite Runner (Uçurtma Avcısı). Kendinizi 2 saatliğine günlük hayatın karmaşasından soyutlamak isterseniz, bu iki filmi özellikle tavsiye ederim.

Çok duygusal, insanın içine işleyen bir film. Bir Rock yıldızı ile çellistin birlikte geçirdikleri gece sonrasında 11 sene birbirlerini hiç gör - e-memesi ve o esnada müziğin içinde anne ve babasını arayan, üstün yetenekli, dünya tatlısı bir çocuk...


Filmin müziklerine ve The Tudors'da VIII.Henry'i de oynayan Jonathan Rhys Meyers'a özellikle dikkat. Yine 2007 yılından Richard Gere ile Av Partisi'nde başrolü paylaşan Terrence (Dashon) Howard ve son dönemde birbirinden oldukça farklı rollerle karşımıza çıkan Robin Williams, filmin diğer dikkat çeken oyuncuları.

Afgan yazar Khaled Hosseini’nin(Halit Hüseyni) aynı adlı çok satan romanından uyarlanan “Uçurtma Avcısı-The Kite Runner”da ise, uzun yıllardır Kaliforniya’da yaşayan Amir adlı bir Afgan göçmeninin, çocukluk arkadaşı Hasan’ın oğlunun başının dertte olduğunu öğrendikten sonra ona yardımcı olmak için Taliban yönetiminin kontrolündeki anavatanına geri dönüşünün çarpıcı öyküsü anlatılıyor.

Kaliforniya’da yaşayan Amir, Afganistan’a Taliban rejiminin hakim olmasından sonra Amerika’ya göç eden Kabil’li zengin bir tüccar ailenin oğludur. Kabil’de geçen çocukluk yılları sırasında evin hizmetçisinin oğlu Hasan ile çok sağlam dostluk bağları kurmuştur. Ancak bir uçurtma yarışı sırasında Hasan’ın başına gelen olayda ona yardım edebileceği halde ona sırtını dönerek en sevdiği arkadaşına ihanet etmiştir. Aradan geçen uzun yıllar boyunca bu ihaneti ve suçluluk duygusu hiç aklından çıkmaz. Yıllar sonra Hasan ve karısının Taliban tarafından öldürüldüğü haberini alır. Bunun üzerine bir zamanlar ihanet ettiği çocukluk arkadaşının başı dertte olan oğlunu bulmak ve onun hayatını kurtarmak için Taliban yönetiminin kontrolündeki Afganistan’a geri döner.

Filmin yönetmenliğini, şu aralara Digiturk'te de sıkça yayımlanan, “Finding Neverland”den tanıdığımız Marc Forster üstlenmiş. Senaryoyu ise, “25th Hour”daki çalışmasından tanıdığımız David Benioff ile Khaled Hosseini beraber yazmışlar.

Kitabı geçtiğimiz günlerde uğradığımda Remzi'de görmüş fakat filmini seyredeceğim için almamıştım. Ne büyük bir hata...!!! Hemen telafi edilmeli :))

27 Mart 2008 Perşembe

Gbk...



Gbk, yani Gourmet Burger Kitchen. Kanyon'da sanırım bu senenin başında açılan, İngilizlerin burgerleri için "Burger'in Rolls Royce'u" dedikleri, Yeni Zellanda orijinli, farklı bir hamburgerci. Hamburger denilince aklımıza gelen fast food imajının tam tersine, restoran düzeninde masaları, yer gösteren bir elemanı, masanıza gelip sipariş alan, çok iyi eğitimli garsonları olan bir nevi slow-food mekanı.

Menüsünde başlangıç olarak kabak kızartmasını ve "Cheese & Berry" dedikleri, üzeri berry soslu, kızartılmış keçi peynirlerini tavsiye ettiler. Biz ikincisini parmaklarımızla beraber yedik.

Sonrasında uzuuuuun bir hamburger listesi geldi önümüze. Peynirli, sarımsaklı mayonezli, barbekü soslu, rokforlu, mozarella ve pestolu, avakadolu, mango ve zencefil soslu ve acı soslu olanlar ilk aklıma gelenler.

Nedir bunların diğer burgerlerden farkı derseniz? Birincisi, etleri özel... Oldukça kalın köfteleri var. Bunların pişirilme yöntemi de fark yaratıyormuş. İyi pişmiş olmasına rağmen kuru olmayan ama bana biraz tuzsuz gelen bir köfteye sahip hamburgerler. İkinci fark ise soslardan kaynaklanıyor. Ketçap ve mayonez kesinlikle yok! Onların yerini ilginç kombinasyonlar alıyor. Bahsettiğim mango ve zencefilden oluşan sos gibi. Tüm bu sosların üstüne bol bol marul, domates ve soğan konuyor. Günlük pişirilmiş ekmeklerin içinde bu malzemeler yemeye hazır hale geliyor. GBK'yı bu kadar ünlü ve popüler yapan, işte bu iki ana unsurmuş, eti ve sosları... Ancak yine de bu alternatiflerle tatmin olmazsanız değişik malzeme seçenekleriyle kendi 'burger'ınızı da oluşturabiliyorsunuz. Etli yemek istemiyorsanız, Portabella mantarıyla yaptıkları 'vejeteryan burger'ini de deneyebilirsiniz.




Ama uyarmam lazım, burgerin büyüklüğü benim diyen adamı yere serecek kadar kocaman. Biz bir barbekü soslu, bir mazerella + pesto soslu yanına patateste söyledik - ki patatesler kalın kesilmiş ve çok güzel kızarmıştı - bitiremedik.

İçecek olarak isterseniz alkolsüz isterseniz şarap, bira gibi alkollü alternatifiniz mevcut. Fiyatı kesinlikle ucuz değil, ama lezzet olarak ödediğimize değdiğini söyleyebilirim.

14 Şubat 2008 Perşembe

To "My All"...

I am thinking of you
In my sleepless solitude tonight
If it’s wrong to love you
Then my heart just won’t let me right
Cause I’ve drowned in you
And I won’t pull through
Without you by my side
I’d give my all to have
Just one more night with you
I’d risk my life to feel
Your body next to mine
Cause I can’t go on
Living in the memory of our song
I’d give my all for your love tonight
Baby can you feel me
Imagining I’m looking in your eyes
I can see you clearly
Vividly emblazoned in my mind
And yet you’re so far
Like a distant star
I’m wishing on tonight
I’d give my all to have
Just one more night with you
I’d risk my life to feel
Your body next to mine
Cause I can’t go on
Living in the memory of our song
I’d give my all for your love tonight
I’d give my all to have
Just one more night with you
I’d risk my life to feel
Your body next to mine
Cause I can’t go on
Living in the memory of our song
I’d give my all for your love tonight
Give my all for your love
Tonight ...

22 Ocak 2008 Salı

80.Oskar Ödülleri'nin Bazı Adayları...

80. Geleneksel Oskar Ödülleri'nin adayları, bugün bizim saatimizle 15.30'da yapılan törenle açıklandı. İşte 24 Şubat'ta dağıtılacak ödüllerin önemli adaylıkları ve adayları...

En iyi Erkek Oyuncu
- George Clooney / "Michael Clayton" (Warner Bros.)
- Daniel Day-Lewis / "There Will Be Blood" (Paramount Vantage & Miramax)
- Johnny Depp / "Sweeney Todd The Demon Barber of Fleet Street" (DreamWorks & Warner Bros., )
- Tommy Lee Jones / "In the Valley of Elah" (Warner Independent)
- Viggo Mortensen / "Eastern Promises" (Focus Features)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
- Casey Affleck / "The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford" (Warner Bros.)
- Javier Bardem / "No Country for Old Men" (Miramax & Paramount Vantage)
- Philip Seymour Hoffman / "Charlie Wilson's War" (Universal)
- Hal Holbrook / "Into the Wild" (Paramount Vantage & River Road Entertainment)
- Tom Wilkinson / "Michael Clayton" (Warner Bros.)

En İyi Kadın Oyuncu
- Cate Blanchett / "Elizabeth: The Golden Age" (Universal)
- Julie Christie / "Away from Her" (Lionsgate)
- Marion Cotillard / "La Vie en Rose" (Picturehouse)
- Laura Linney / "The Savages" (Fox Searchlight)
- Ellen Page / "Juno" (Fox Searchlight)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
- Cate Blanchett / "I'm Not There" (The Weinstein Company)
- Ruby Dee / "American Gangster" (Universal)
- Saoirse Ronan / "Atonement" (Focus Features)
- Amy Ryan / "Gone Baby Gone" (Miramax)
- Tilda Swinton / "Michael Clayton" (Warner Bros.)

En İyi Animasyon Film
- "Persepolis" (Sony Pictures Classics): Marjane Satrapi & Vincent Paronnaud
- "Ratatouille" (Walt Disney): Brad Bird
- "Surf's Up" (Sony Pictures Releasing): Ash Brannon & Chris Buck

En İyi Yönetmen
- "The Diving Bell and the Butterfly" (Miramax/Pathé Renn), Julian Schnabel
- "Juno" (Fox Searchlight), Jason Reitman
- "Michael Clayton" (Warner Bros.), Tony Gilroy
- "No Country for Old Men" (Miramax & Paramount Vantage), Joel Coen & Ethan Coen
- "There Will Be Blood" (Paramount Vantage & Miramax), Paul Thomas Anderson

En İyi Film
- "Atonement" (Focus Features) A Working Title Production: Tim Bevan, Eric Fellner & Paul Webster, Producers
- "Juno" (Fox Searchlight) A Dancing Elk Pictures, LLC Production: Lianne Halfon, Mason Novick & Russell Smith, Producers
- "Michael Clayton" (Warner Bros.) A Clayton Productions, LLC Production: Sydney Pollack, Jennifer Fox & Kerry Orent, Producers
- "No Country for Old Men" (Miramax &Paramount Vantage) A Scott Rudin/Mike Zoss Production: Scott Rudin, Ethan Coen & Joel Coen, Producers
- "There Will Be Blood" (Paramount Vantage & Miramax) A JoAnne Sellar/Ghoulardi Film Company Production: JoAnne Sellar, Paul Thomas Anderson & Daniel Lupi, Producers

Cüneyt Ağabey'in Seçtiklerinden...

Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;
- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "Evet efendim" diye cevaplar.
Profesör devam eder.
- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve "Bir soru sorabilir miyim profesör" der. Profesör sorabileceğini söyler.
Öğrenci "Soğuk var mıdır" diye sorar.
Profesör; "Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır" diye cevaplar. "Sen hiç soğuktan üşümedin mi?"
Öğrenci "Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir" der ve devam eder.
- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.
Öğrenci itiraz eder.
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı'nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.Profesör kürsüdeki yerine çöker.
Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dir.

22.01.2008 / Hıncal Uluç - Sabah

21 Ocak 2008 Pazartesi

Ashura...

"Aşura, aşur, aşure;

hicri yılın ilk ayı olan muharrem'in onuncu günü.
dünyanın yaratıldığı gün.

hz. adem ile havva'nın cennetten kovulduğu
ve hz. adem'in pişman olduğu gün.
hz. ibrahim ve hz. musa ve hz. isa
ve hz. yahya'nın doğduğu gün.
hz. musa ve kavminin mısır'dan göçtüğü gün.

hz. yakup'un, oğlu yusuf'a kavuştuğu gün.
hz. eyyub'un yaralarının iyileştiği gün.
hz. nuh'un gemisinin cudi dağı'na oturduğu gün.

imam hüseyin'in kerbela'da şehit edildiği gün.

hz. nuh tufandan kurtuldukları gün, bir şükran borcu olarak
arta kalan yiyeceklerden bir yemek pişirdi ve buna aşure denildi.

aşure gününü tevrat. "kefaret" günü olarak gösterir.
hristiyanlar, mahşer gününün aşure günü geleceğine inanır.i
slam'dan önce yahudiler, aşure günü oruç tutardı.
cahiliye devrinde araplar, aşure günü oruç tutardı.
ramazan ayında oruç farz oluncaya kadar müslümanlar,
aşure günü oruç tutardı.

şiiler, imam hüseyin'in kerbela'da şehit edildiği gün olan
on muharrem'i matem günü sayarlar ve muharrem'in biri ile onu arasında
gülmez, et yemez, yeni giymez, yeni bir işe başlamazlar.

on muharrem dövünme ve yas günüdür.
on muharrem dövünme ve yas günüdür.
on muharrem dövünme ve yas günüdür."

Garajistanbul'da sergilenen, 12 farklı dilde 25 göç şarkısını içeren
ve sonunda aşure'nin pişirildiği oyun.
Bizim Cuma akşamı syrettiğimiz ve bayıldığımız oyun.
Ocak ayı biletleri tükenmiş ve Şubat biletleri Biletix'te satışa çıkmış oyun.
Herkese şiddetle tavsiye ettiğimiz oyun.

15 Ocak 2008 Salı

Nazım Hikmet Ran...

Nazım Hikmet, 20 Kasım 1901 tarihinde doğduğu halde ailesi yaşı büyük gözükmesin diye kendisini 40 gün geç yazdırmış nüfusa. Dolayısıyla bugün kendisinin 106. doğumgünü. Onun anısına benim en sevdiklerimden seçkiler...

KARIMA MEKTUP (Bursa Hapisane)
Bir tanem!
Son mektubunda :
"Başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.
"Seni asarlarsa
seni kaybedersem;"
diyorsun;
"yaşıyamam!"
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat emin ol ki sevgili;
zavallı
bir
çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzıma!
Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dâva ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanile bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

YAŞAMAYA DAİR
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani,
yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ,
zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.
1947

YAŞAMAYA DAİR
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948

YAŞAMAYA DAİR
3
Bu dünya soğuyacak,yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani, bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hattâ bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
Şubat 1948

11 Ocak 2008 Cuma

Allah ve Atatürk...

"TURQUIE, tu dois Ataturk a dieu et le reste a Ataturk!."

Hayatını Türkiye ve Atatürk araştırmalarına adamış Belçikalı Daniel Dumoulin dostlarına 2008 yılbaşında üzerinde bunlar yazılı tebrik kartı yollamış. Ne mi demek?.

"Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geri kalan her şeyi de Atatürk'e.."


Hıncal Uluç, Sabah Gazetesi / 11.01.2008

9 Ocak 2008 Çarşamba

Tarihin İçinde Yolculuk...

Bu aralar etrafım tarihin içinden fırlamış kişi, kültür ve olgularla çevrili. Bir taraftan Avrupa diğer taraftan da Osmanlı... Sebepler ise, İlber Ortaylı'nın Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek isimli kitabı, The Tudors dizisi ve Elizabeth: The Golden Age isimli film.

"Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl kutlamaları Türkiye'de umulmaz bir ilgi uyandırdı ve Türk toplumu yedi asırlık tarihine ilgi duymaya başladı. Bu ilgi, kuru bir hamaset çizgisini geçti, anlaşılan toplumsal düşüncenin ve yorumlamaların tekamül etmesi dolayısıyla "Osmanlı İmparatorluğu nedir? Bu imparatorluğun kurumları nedir? Yaşam şekli nedir? Bizim için anlamı nedir?" gibi sorulara cevap aranmaya başlandı. Ve bu meyanda, çalışmalar, hazırlıklar yapmak ve yaptıklarımızı geniş kitleye tanıtmak gibi bir ihtiyaç hasıl oldu. Şüphesiz ki elinizdeki bu kitap da bunlardan birisidir ve o iddiadadır." diyor kitabının önsözünde İlber Ortaylı ve başlıyor padişahları, sarayları, yönetim şekli, semtleri ve abidevi eserleriyle Osmanlı'yı anlatmaya.

Hemen arkasından "... biz de okumaya..." diye yazmalıydım ama yazamıyorum çünkü esasında İlber Hoca'nın konferanslarının deşifresinden oluşan bu seri (sanırım toplamda 4 kitap) çok ama çok kötü ve akıcılıktan uzak bir türkçe ile yayımlanmış. Dolayısıyla okumaya çalışırken!!! bayağı bir zorluyor, en azından beni. Ama biz karı koca, seriyi tamamlamaya ve sonrasında da bahsi geçen mekanlarda birer tur yapmaya çok niyetliyiz. Yolumuzdan da caymayacağız :))

Grey's Anatomy'nin yayımlanan bölümlerini izlemeyi bitirdikten sonra sıra bayağı bir gürültü koparan The Tudors'a gelmişti ki, hemen öncesinde, şans eseri Elizabeth: The Golden Age'i izleme fırsatı buldum.

Henüz 24 Şubat gecesi yapılacak Oskar Töreni'nin adayları açıklanmadı ama şimdiye kadar izlediğim alternatifler içinde Cate Blanchett, En İyi Kadın Oyuncu için adayımdır. Bir de not düşeyim: Lütfen Clive Owen hep dönem filmlerinde oynasın:))

The Tudors, “Hikayenin sonunu biliyorsunuz, peki ya başını” sözüyle başlıyor. Sonunu Elizabeth ile öğrendiğimiz, VIII. Henry döneminden sonrasına da diziyle şahit olduğumuz Tudor Hanedanlığı, 1483 yılında VII. Henry ile başlayıp ve 1603 yılında "The Virgin Queen" Elizabeth'in çocuğu olmaması sonucunda bitmiş.

Diziyi izlerken, insanlık tarihi kadar eski ihtiras, hırs, çekişme, savaş, ihanet olguları birer birer karşımıza çıkıyor. Günümüzün ahlak değerleri, dönemin en koyu katolik toplumunda neredeyse hiç yok gibi. İktidarın yolu Kral'ın yatağından geçiyor. Babalar kızlarını bunun için yönlendiriyor. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor.

Buna rağmen hanedanlığın sürdüğü yüz yılı biraz aşkın süre, İngiliz tarihinde, güçlü morarşinin temellerinin atıldığı, sanatsal açıdan çok verimli çağlarından birisinin yaşandığı, en muzaffer dönemlerinden biri olarak gösteriliyor.

Dizideki benim için en büyük süpriz, üniversitenin ilk yılındaki dönem projemizin çıkış noktası olan Ütopya'nın yazarı Sir Thomas More'la karşılaşmak oldu.

Bilmeyenler için yazar, devlet adamı ve hukukçu olan Sir Thomas More, 1516’da yazdığı Ütopya’da ideal hayali bir ada ülkenin siyasi sistemini tarif ediyordu. More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlayıp hain olarak idam edilmesine sebep oldu. Ölümünden 400 yıl sonra, 1935’de Papa Pius XI tarafından aziz ilan edildi.

28 Aralık 2007 Cuma

Yeni Yıl İçin MOTTO...

....

İnanıyorsan kendine GÜVEN.

Duyma sadece sesleri, DİNLE.

İyiliklere doyma, aç gözlü ol, hep dahasını İSTE.

Aklına düşerse YAP.

İçinden nasıl geliyorsa öyle OL.

Nasıl hissediyorsan öyle YAZ.

Mutlulukları asla BEKLETME.

Hayatını asla GECİKTİRME.

İçine düşerse fikri hemen SEVİŞ.

Naz etme GÜL.

Farkında olarak YAŞA.

Hayata kızıp YILMA.

Yorulma, ÇALIŞ.

İmkansız deme, DENE.

Hor görme kendini, çok SEV.

Yaşadıysan eğer, vardır elbet bir sebebi, PİŞMAN OLMA.

Herşeye ilaçtır ZAMAN,

O zaman KAYBETME.

Oluverdi mi dileğin, unutma sakın; hemen ŞÜKRET.

Hayat bu...

AFFET.

...

Yonca Tokbaş - Hürriyet / 28.12.2007

19 Aralık 2007 Çarşamba

İyi Bayramlar...

Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates