21 Nisan 2009 Salı

Bugün Benim Doğumgünüm...


Ne zamandır ara verip ihmal ettiğim günlüğümün başlığını bu seferlik değiştirdim çünkü bugün benim doğumgünüm.

Elbette doğumumla ilgili çok fazla detay hatırlamıyorum. Yani biyolojik anne ve babamı, kaç kardeşim olduğunu filan ama biliyorum ki yaşadığımız sürece beni çok sevecek, birlikte eğlenip hüzünleneceğim bir ailem var. Ve ben onlarla geçirdiğim hayatın 9.ayında, bugüne bugün tam "1" yaşındayım.

Buraya yazmayı ihmal ettiğim süre içinde büyüdüm, büyüdüm, büyüdüm kocaman bi kız oldum. Kendi cinsime göre zarif bir yapım olsa da evde yaşağımı düşünürseniz ebat olarak sınırlardayım. Hala mama konusunda nazlanıp şımarıklık yaptığım için 25 - 26 kg arasında gidip geliyorum. Yani oldukça fitim. Biliyorsunuz ilk Hill's mamayla başlamıştım ama ameliyattan sonra ne olduysa ona karşı bir isteksizlik oldu bende, bir türlü yiyemedim. Sonra bir paket Pro Plan - ki bu paketler 15 - 17 veya 18 kg ve şimdi de Royal Canin. Hala puppy yiyiyorum, sanırım 18 aylık olana kadar da devam edeceğim. Bunun yanında tüylerim için sarımsaklı mayalık tablet (merak etmeyin ağız kokusu yapmıyor:) ve kemiklerim için de kalsiyum tablet kullanıyorum.

Hala gündüzleri evde yalnız kalıyorum ama ben parçaladıkça annem yeni oyuncaklar almaya devam ettiği için oyalanmakta hiç sıkıntı çekmiyorum. Bize boyum uzadığı için ayağa kalkıp camdan bakabiliyorum, bu yüzden odamın perdesini açık bırakıyorlar. Uyku ve oyundan arta kalan zamanlarda pencereden dışarı bakıyorum.


Artık gündüzleri balkon kapalı. Yani tuvalet ihtiyacımı sadece sabah akşam, dışarı çıktığımda gideriyorum. Ancak hala heyecanlandığım zaman kendimi tutamıyorum ve çişim varsa kaçırıyorum. :(( İyi de oluyor, ailem buna karşı önlem almak için devamlı yeni şeyler üretiyor, onlara da beyin jimnastiği oluyor böylece:))

Misafire hiç dayanamıyorum. Bütün gün annemin ayaklarının arasında yatan ben misafirin gelişiyle kapıda yerimi alıyorum. Belki denesem kapıyı da açıcam ama kızarlar diye cesaret edemiyorum. Neyse misafir geliyor hemen ayağa kalkıp patilerimle ellerini tutup yalıyorum, onları beni sevmeleri için teşvik ediyorum. Sonra beraber salona geçiyoruz. Ben cüsseme bakmadan bir koltuktan diğerine zıplıyıp, heyecanıma onları da ortak ediyorum. Hem böylece kendi aralarında muhabbete dalıp benim varlığımı unutmalarına da engel olmuş oluyorum :)

Dışarı çıkmaktan çok keyif alıyorum. Keza genelde uyuduğum araba yolculuğundan da. Mesela 2 hafta önce büyük amcamlara gittik. Koccaman bir bahçeleri var. Bir sabah annemle amcam beni bahçede serbest bıraktı. Halimi görmeliydiniz. Diyebilirim ki çimin üzerinde basılmadık yer kalmadı. Çok eğlendim çoook.

Bu da yolculuk esnasında arabada...

Evimizde küvet yok. Annemle birlikte 90x90 duşa kabine de artık pek sığamadığımız için ayda bir kez banyo yapmaya, aynı zamanda kuzenlerim Pati ve Badem'in de sürekli gittiği, Bahçeşehir'deki Asya Vet.'e gidiyorum. Hatta Kurban Bayramı'nda ailem İzmir'e giderken beni 4 günlüğüne oraya pansiyona bıraktılar. Onlardan ayrılmayı pek tercih etmiyorum ama pansiyonda da bi sürü arkadaşım vardı. Günde 2 kez dolaştırdılar, yediğim önümde yemediğim arkamda, zaten oyuncaklarımın yarısıda yanımda, e daha ne?

Köpekler, özellikle de benim gibi büyük ırklar hem kucakta hem de yüksekte olmayı sevmezler - miş. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu benim için geçerli değil. Hatta babamın kucağında evde dolaşmak veya annemin kucağına yayılıp balkondan dışarıyı seyretmek benim en çok sevdiğim şeyler arasında.

Ve merak edenler için elbette uyuyorum,

uyuyorum,



uyuyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Önyargının Çöküşü...


Susan Boyle on Britain's Got Talent
by dwarthy

15 Nisan 2009 Çarşamba

Zihniyet...

Kocamın çok sevdiğim bir lafı var: "Bu herifler o kadar Allah'sız ve yoldan çıkmış ki, biz cennete en kötüsü kontenjandan gideceğiz çünkü cehennem bunlarla dolu olacak..."


10 Nisan 2009 Cuma

Aşk ve Hüzün...

Dişi kuş yaralanmış ve durumu vahim… Yolun üzerinde alçak uçarken muhtemelen bir araba çarpmış ona...



Erkek kuş, eşine yiyecek taşıyor… Ona sevgi ve şefkat gösteriyor.



Gidip tekrar yiyecek getiriyor ama, öldüğü düşüncesiyle müthiş üzülüyor. Yerinden kımıldatmaya çalışıyor eşini... ki bu, kırlangıçlar için çok ender görülen bir durumdur!



Sevgilinin öldüğünü ve asla geri dönmeyeceğini farketmesiyle birlikte, yitirdiği aşkına acı gözyaşları döküyor...



Ölümünden duyduğu kederle eşinin başucundan ayrılmıyor.



Artık onu sonsuza dek yitirdiğini, kendisine dönmeyeceğini anlamıştır. Hüzün ve acı içinde onun yanında duruyor.

20 Mart 2009 Cuma

Barak Obama on "The Tonight Show"...

Şimdi lütfen eğri oturalım ve doğru konuşalım. Aşağıda izleyeceğiniz yarım saatin aynısını, aynı samimiyet, açıklık ve dürüstlükle bizde hayal edebiliyor musunuz?

Baylar bayanlar karşınızda Jay Leno'nun The Tonight Show'una katılan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barak Obama...

18 Mart 2009 Çarşamba

İzmir...

"Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz...

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için...

Yengen'i yeriz.

Sen sigorta dersin...

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız...

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

*

35'imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*

Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse."

Yılmaz Özdil - Hürriyet Gazetesi, 15.03.2009

12 Mart 2009 Perşembe

Bayrak...

İki yıl önce, Yangın Duası'nı seyrettikten sonra kafamıza kazınmış ve hiç çıkmamıştı, oyundan yarın saat önceki süre boyunca yükselip alçalan, hızlanıp yavaşlayan frekansta dinlediğimiz, okuyunca belki sizlere hiç bişey ifade etmeyecek olan, "Koca kafa kimde var?" cümlesi. Berkun Oya'yı CNN Turk'te yaptığı Defacto isimli program ile tanımış, zekasına ve farklı bakış açısına olan hayranlığım o oyunla pekişmişti. Kendisi uzun aradan sonra bir kez daha bizleri yeteneği ve zekası ile büyülemek için sahnede. Tek fark bu sefer oyuncu olarak değil, Garajistanbul'da çarşambaları sergilenen Bayrak isimli oyunun yazarı, tasarımcısı ve rejisörü olarak.

Dün akşam izlediğimiz oyuna ciddi bir beklenti ile gittiğimi itiraf etmeliyim ve full tatmin ile çıktığımı da. Oyunda Ali Atay, Canan Ergüder, Okan Yalbıyık, Bartu Küçükçağlayan, Köksal Engür ve Ayten Uncuoğlu rol alıyor.



Bu oyunun, Oya'nın önceki oyunlarından en önemli farkı belkide herşeyin çok gerçek olması. Özetle bir aile trajedisini anlatıyor oyun. "İki kişiyi sevebilir insan" veya "İnsanın istemeden yaptığı hiçbirşey olamaz" sözleri fazlasıyla etkili ifadelerle adete beyninize kazınıyor oyun içerisinde. Klasik Berkun Oya cümleleri ve tonlamalarından oluşan senaryo, dekor, ışık ama herşeyden önemlisi şiddetten hüzne içinize işleyecek kadar gerçekçi oyunculuk çok etkileyiciydi.

6 Mart 2009 Cuma

Eyvah Ki Ne Eyvah...

Bugün Ali Saydam'ın Akşam Gazetesi'ndeki yazısı, son dönemde içimde biriktirdiğim sıkıntıların dışarı çıkmasına sebep oldu. Ali Saydam yazısına "Eyvah ki ne Eyvah" diye başlık koymuş, aynen aldım:))

Konunun özeti şöyle: "İngiliz The Guardian Gazetesi, Türkiye'nin en saygın araştırma şirketlerinden Konda tarafından gerçekleştirilen araştırmanın, Türkleri, 'Yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar' olarak gösterdiğini yazmış. Türklerin çeşitli konulara ilişkin tavırlarını ortaya koyan, Konda'nın araştırmasının sonuçlarına göre Türklerin yüzde 73'ü yabancıların mülk almasına karşı çıkıyor, yüzde 70'e yakın bir bölümü hiçbir zaman kitap okumuyor, yüzde 72'si hiçbir zaman ya da çok ender yeni teknoloji ürünü almıyormuş. Bu arada yüzde 70'ine yakın bir bölümü, evli kadınların çalışmak için eşlerinden izin alması gerektiğini söylerken yüzde 57'si, kadınların kolsuz bir üst parça giysi ile evden çıkmaması gerektiğine inanıyormuş. Yüzde 53'ü Türkiye'nin laik anayasasının yasakladığı, kadın yargıçlar, savcılar, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin görevde İslami başörtüsünü kullanmasına izin verilmesinden yanaymış. The Guardian, Türklerin yüzde 48 gibi önemli bir bölümünün ordunun 'lazım olduğunda' müdahale etmesi gerektiğini de söylediğine de dikkat çekmiş..."

Sevgili kocamın, "Senin bu konuda şaşırmana şaşırıyorum" diye bir yorumu vardır, ben bi konuyu çok kafama takıp, "Ama nasıl olur?" diye sorgulamaya başladığımda yaptığı, işte bu tam o duruma örnek. Niye şaşırıyorum ki?

Burası artık Recep İvedik serisine en yüksek gişeyi yaptıran, "karnımda bişey oynuyor, acaba gazım mı var?" diye hastaneye gidip doğum yapan, karısını günde iki kez duş yapıyor veya rüyasında kendisini aldatıyor diye öldüren insanların ülkesi.

Burası artık kendisine yapılan yardımla oyunu satan ama o yardıma niçin ihtiyaç duyduğunu sorgulamayan insanların ülkesi.

Burası eskiden 'batı' standardında bir hayat sunarken, para, rant, günü kurtarma kaygısı içinde 'doğu' standartlarına geçen ve bunu inanç aydınlanması, istikrar özlemi ve hatta sağlık yaşam arzusu kisvesi altında yutturmaya çalışan insanların ülkesi.

Burası artık doğru söyleyenleri 10. köyden bile kovanların, en ağır hakaretleri iltifat gibi algılayanların, laik demokratik cumhuriyetin ne demek olduğunu bilmeyen, kafası halifelik, padişahlık, kulluk ve kölelik döneminde olanların ülkesi.

Burası artık tüm çarpıklıkları su yüzüne çıktığı ölçüde prim yapanların ülkesi.

Burası artık kendini Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanı ilan etmiş bir başbakanın ve onu destekleyen yarısı çıkarcı yarısı da kör cahil insanların ülkesi.

Hadi herkese hayırlı olsun, ben köpeğimle yatmaya gidiyorum.

3 Mart 2009 Salı

Slumdog Millionnaire...


Dün akşam birkez daha önyargının ne kadar kötü ve yanıltıcı bir şey olduğunu yaşayarak gördük. Hem pişmanım hem de aldığım dersten ötürü mutlu.

Oskar adayı filmlerin adları ortalıkta dolanmaya başladığı zaman, en iyi film ve yönetmen dalında Golden Globe almış olduğu halde, "Slumdog Millionnaire" için, içimde pek bir nahoş his uyanmıştı. Dolayısıyla da 8 dalda oskar aldıktan sonra bile izlemeyip kendi cd'mi Miniş'e vermiştim.

Dün akşam bi baktım kocişim elinde cd ile geldi. "Bu nedir?" dedim, "Çok güzelmiş çocuklar verdi, akşam seyredelim mi?" dedi. Dedim tamam, var bu işte bi hayır. Teklif kocadan geldi, ya film hakikaten çok güzel ve tanrı benim izlemediğime bozulup farklı kanallar açıyor ya da dünya tersine dönmeye başlayacak. Dünya hala aynı yönde dönüyor, di mi? :)))

Slumdog Millionnaire, özetle, bizdeki "Kim 500 milyar ister?" yarışmasının Hindistan versiyonuna, sırf aşık olduğu ve kaybettiği kız kendisini seyreder ve sonuçta buluşurlar diye katılıp, en büyük ödüle kadar giden Jamal'ın, oraya kadar nasıl geldiğinin hikayesi. Bir hikaye bu kadar mı güzel kurgulanır, bu kadar mı güzel anlatılır? Bir yaşam, bu kadar mı gerçek bir şekilde beyazperdede hayat bulur.

Bu film ve hikaye bana, tadı hala damağımda olan Khaled Hosseini'nin Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş romanlarınında hissettiklerimi tekrar yaşattı. Gerçek insan hikayelerinden hoşlanıyorsanız bu filmi şiddetle tavsiye ederim.

* İlgilenenler için filmin IMDB puanı: 8,6/10.

27 Şubat 2009 Cuma

Tea for Me...

Niçin çalışıyorsun? sorusuna cevabım, birçok başka şeyin yanında, gustomu finanse edebilmek için desem yalan olmaz. Belki iddialı ama kesinlikle doğru.

Son keşfim "Tea for Me". Caddebostan, Nişantaşı ve Kanyon'da şubeleri olan çay dükkanı.

Hani şair diyor ya;


"Bilemezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu,
bu derde düşmeden önce..."


işte ben de oradakileri koklamadan önce mesela bergamut aromalı Earl Grey'in bu kadar güzel kokabileceğini bilemezdim. Çin'den gelen yasemin çayı bile, oradaki minik sohbetimiz sırasında nasıl demleneceğini öğrendikten sonra kıymete bindi. (Normalde sıkıştırılıp top haline getirilen yasemin, suyu yiyince açılıp, yaratık!!! gibi bişey oluyor. Ondan sonra ortadaki çiçeği açılıyor ve bütün güzelliği ve kokusu ortaya çıkıyor. Dişisi ve erkeği varmış. Aşağıdaki resimde soldaki erkek:)



"Çay" ın keşfi de en az kahveninki kadar ilginç. Her şey yaklaşık beşbin yıl önce olağanüstü bir rastlantıyla başlamış. Çin hanedanı Shen Nung, altında oturmakta olduğu çay ağacından, yanında kaynamakta olan suya düşen yaprağın bir süre sonra suyun rengini değiştirdiğini ve çok hoş kokular yaydığını fark etmiş. İlk kez tadılan bu lezzet, Uzakdoğu'nun zarif uygarlığından günümüze kadar uzanan kültürünün parçalarından biri olarak yerini almış.
Batı bu çok özel kült içecek ile tanışmak için daha binlerce yıl beklemiş. Çok geç gerçekleşen -17. yüzyıl başı- bu vuslat deyim yerindeyse “ilk görüşte aşk” olmuş. Önceleri zenginlerin ödeyebileceği bedellerle elde edilebilen bu ürün, gelişen ticaret yolları ve üretim artışlarıyla daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamış. Perakende satış yapılan ilk çay dükkanı "Lyons", 1800’lerin sonlarında Londra Piccadily’de açıldı.
Ülkemizde çay üretimi 1938’de başlamış, ilk çay fabrikası da 1945 yılında üretime geçmiş. Geçen yüzyılın başlarında ülkemizdeki kişi başına çay tüketimi 65 gr iken bugün 2,5 kg ile dünya sıralamasında 5. sırada yer almaktadır.
Dükkandan aldığımız broşürde yazdığına göre siyah ve yeşil çaylar, kalp hastalığı, kanser ve krize yol açabilecek serbest radikalleri bloke eden polifenol isimli bir antioksidan içeriyormuş. Bundan başka kolestrolün düşmesine, bağışıklı sisteminin güçlenmesine, sağlıklı kan damar sisteminin işlevselliğine katkıda bulunup, diş ve kemiklerin korunmasına yardımcı oluyorlarmış.
Çayımızdan daha fazla keyif alabilmek için aşağıdaki basit kurallara uymamız gerekiyormuş:
• Taze soğuk su kullanın.
• Daha iyi bir demleme ısısına ulaşmak için demliği ısıtın.
• Çayı dikkatlice ölçün; fazla çay koymak hem ekonomik değildir hem de Çay acı olur.
• Su kaynadığı anda, demliğe ekleyin.
• Tüm lezzetin açığa çıkabilmesi için 3-5 dakika demleyin.
• Fincana önce sütü koyun, daha iyi karışır.
• Çay’ı kuru, hava almaz bir kapta muhafaza edin.DEMLEYİN, PİŞİRMEYİN
• Unutmayın: Fazla miktar koymak ve pişirmek çayı bozar.• Çay’ı pişirmeyin.• Çay demlendikten sonra, yapraklar alınmazsa hafif acı “tanen” tadı oluşur. Herkesin kendine göre bir “dem” ayarı vardır, bu ayar kullanılan çay yaprağı miktarı ve demleme süresiyle kontrol edilebilir.
Şimdiden afiyet olsun...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Keşke Her ilçenin "Selamı" Olsa...

Şimdi diyeceksiniz ki, sen Avrupa'lısın, ne işin var Kadıköy'ün Selamı'ya? Esasında haklısınız. Bu eş durumundanın, arkadaş durumu versiyonu. Benim dünyalar tatlısı Miniş'im oldu mu size Kadıköy Belediye Meclis Üyesi Adayı, hem de 10. sıradan. E dolayısıyla biz de olduk otomatikman taraftarı.

İşte Selami Öztürk'ün oldukça başarılı bulduğum seçim teaserı:


Pheobus & Boreas...



Geçtiğimiz cumartesi için çok yoğun, bir o kadar da - kendimce - keyifli program yapmıştım. Sabah annemle beraber Bahçeşehir'e pazara gidecektik. Öncesinde Zilli'yi bıcıbıcıya bırakacaktık. Sonra da ablama gidip 1,5 aylık hasretimize son verecektik. Sonra da akşamki arkadaşımızın nişanı öncesi kuaföre yetişecektim. Lakin Murphy denilen sanal şahsiyet bir kez daha devreye girdi ve cuma akşamüstü saat 16,45'te, patron, cumartesi günü ağırlanması gereken misafirlerimiz olduğunu, adamcağızın eşi ile birlikte geldiğini ve mümkünse sabah 10.00'da otellerinden alınarak, tarihiyarımada turu yapmak istediklerini söyledi. Elbette emir demiri kesti ama ben en hafif ifade ile yıkıldım. Kısacık sürede bütün programlarım ve Zilli'nin banyo randevusu iptal edildi, ertesi gün için ayarlamalar yapıldı.

Cumartesi sabahı, bizim ihtiyarlar heyetinin profesyonel rehber üyesi abimle beraber yola çıktık. Hava "soğukluğu" -1'lerde dolaşırken misafirleri önce Sultanahmet Camii'ne, oradan da Ayasofya'ya götürdük. Şansımıza hanım çok ilgili ve kısmen de bilgiliydi. O sordu, bizim ihtiyar anlattı, o sordu bizim ihtiyar anlattı, bitmedi de bitmedi. Havada Teodora'nın hayatı, 4.Haçlı seferi, 12.yüzyıl öncesi mozaik sanatının sonraki döneme göre ne kadar yavan ve yüzeysel uygulandığı gibi konular uçuşuyor. Normalde çok keyif aldığım konular o soğukta gittikçe ağırlaştı da ağırlaştı. Halimi görseniz ağlardınız. Kendimi Kapalıçarşı'ya zor attım. Havuzlu'da içtiğimiz tavuk çorbası beni biraz kendime getirdi ve devam edebildim. (Evet Miniş, kulaklarını çınlatarak beğendili döner de yedim :)))

Orada günün geri kalanı için program yaparken, hanım gümüş, tercihen antika küpe almak istediğini söyleyince direkt Bedesten'e gitmeye karar verdik. Hayır, kendim için hiç bişey istemiyordum :)))

Bedesten'de karı koca bir dükkanın önünde takılırken biz de ihtiyarla diğer tarafataki bir tanenin önünden geçerken gördük asılmakta olan tabelayı. "Phebus" Bi yerden hatırlıyorum ama yok çıkmıyor. "Ne demek?" diye sorduk. Sanat Tanrısı'nın adı dediler. Ay bişi yanlış geliyor ama bulamıyorum. Neden sonra aklıma geldi.

Biz lisedeyken ("High School" deyince kocam kızıyor da :) ingiliz edebiyatı dersinde okuduğumuz, Traditions in Litrature diye, ansiklopedi gibi bir kitabımız vardı. O kitapla biz, önce edebi kavramlardan başlayarak edebiyatın ingilizce karşılığını öğrendik, sonra da sırasıyla bunların şiir ve düz yazı uygulamalarını gördük. Sonra da yunan, rus, ingiliz gibi dönem ve tarzları okumuştuk. İşte orada okuduğum hikayelerden biriydi bana bu kelimenin çağrıştırdığı ve bu yazıya adını veren. La Fontaine'in Pheobus&Boreas'ı. Hikaye, Güneş Tanrısı "Pheobus" ile Rüzgar Tanrısı "Boreas'ın" girdiği iddia ile, iyi niyet ve nezaketin, her zaman kötülük ve zorbalıktan daha iyi olduğunu fabl tekniği ile anlatıyor.

Ben diyorum Pheobus, Güneş Tanrısı, adamlar iddia ediyor Sanat. Pazartesi dükkana gelince biraz araştırma yaptık ve esasında hepimizin aklı olduğu çıktı ortaya.

Phebus veya Pheobus, Oliympos Tanrıları içinde güzel sanatları ve güneş ışığını temsil eden Apollon'un, latince ismiymiş.


* "Pheobus &Boreas", Gustav Moreau...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Yemekosfer...


"Divitim" bir yemek bloğu değil. Ancak yemek benim hobim. İnternek sörfümün çok büyük bir bölümünü yemek siteleri oluşturuyor. Yeni tatlar, sunuş şekilleri ve doğru menüleri oluşturmak için onlardan yardım alıyorum.

Meşhur Nar Reçeli'min tarif sahibi Cafe Fernando'nun sahibi Cenk, benim gibiler için bir güzellik düşünmüş ve şimdilik 50 yemek bloğundan oluşan bir Tarif Arama Motoru geliştirmiş. Adı Yemekosfer. Tüm emekleri için kendisine teşekkür ediyoruz. Yemekosfer'e hem buradan, hem de yan tarafa eklediğim widgeti kullanarak ulaşabilirsiniz.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Salvador Dali Göndemeleri İçimi Isıtıyor...


Dali, İstanbul'da Bir Sürrealist sergisiyle İstanbul'a konuk olunca, Yeni Kuşak Tiyatro'da Aksanat bünyesinde "Salvador Dali Göndermeleri İçimi Isıtıyor" isimli paralel bir projeyi sahneye koymuştu. Sevgili kocam bu sene kültürel aktivitelerde biraz çekimser davrandığı için, dedik ki böyle olmayacak ve geçtiğimiz cumartesi günkü oyun için aldık Evroş'la biletlerimizi. Öncesinde Beyoğlu'nda minik bir kahve keyfi, oradan doğru Aksanat.

Salon oldukça ufak ve her taraf muhtemelen dekor amaçlı ancak oldukça özensiz bir şekilde, beyaz kumaşla kaplanmıştı. Yer gösteren görevliler, seyircilere, bezlerin altında kaldığı için görünmez hale gelen basamaklar konusunda uyarsa da, bir çok kişi yerine geçerken en azından 1 kez takıldı.

Yeni Kuşak Tiyatro'nun kurucusu Mehmet Ergen'in sahneye koyduğu Oyun'da, Evren Kardeş, Mehmet Ali Nuroğlu, Deniz Celiloğlu, Nihat İleri ve Beyti Engin rol alıyor. Canlı gitar performansı için Koray Hatipoğlu'na ayrı bir teşekkür.

Gerçekle rüyanın içiçe geçtiği, kedi ile çakal, ay ile kız dialoglarında sürrealizme göndermeler yapılan oyunda Irak Savaşı'na giden kocasını, çölün ortasındaki evinde beklerken oyalanmak için bir taraftan çalışıp, bir taraftan da okula giden kadının, bu süreçteki yalnızlığı, korkuları, beklentileri ve fedakarlıkları sanırım oyunun özü.

Motorsiklet Günlükleri senaryosunun Oscar adaylı yazarı Jose Rivera'nın gerçeküstü bir kurguyla kaleme aldığı oyunun oldukça cürretkar olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu çok başarılı bulduğumuz performansın başrolünde iki güzel insanı, tüm güzellikleriyle izlemek ayrıca keyif vericiydi.
Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates