18 Mart 2013 Pazartesi

Safi Meyhane...


Baştan anlaşalım, ekonomik kriz var diyen, beni karşısında bulur... Cuma akşamı, bir karışıklıktan ötürü, rezervasyon yapamadan kendimi Asmalı’da buldum. Her yer full, dükkan sahipleri süper snob, neredeyse yüzünüze bile bakmıyor. Kendisi ortamın uzmanıdır diye arkadaşıma bir danışayım, bildik mekanlar dolu, acaba tavsiye edebileceği, bizim bilemediğimiz bir yer var mı diye mesaj attım, tavsiyesi “Refik veya Yakup” oldu. Ne kadar yaratıcı di mi? Kendi adıma mı, Asmalı adına mı üzüldüm bilemedim. Baktığınızda, bir sürü mekan var ama nereye gidelim dersen, yine Yakup’la Refik. (Ben Cavit’te yer olmadığını bildiğim için, orası hariç bir alternatif sormuştum, yoksa ilk önerisi sanırım Cavit olurdu)

İşte soğuk havada, umutsuz ev kadını misali, sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolaşırken aklıma geçen hafta The Club’dan çıkışta, Şişhane’de gördüğüm, yeni açılmış mekanlar geldi. Kaybedecek bişeyim yok diyerek, o tarafa yöneldim ve kendimi Safi Meyhane’nin önünde buldum.

Safi Meyhane, Yeni Rakı / Mey İçki’nin sponsorluğunda, “paylaşmak” teması üzerine oluşturulmuş, kökleri çok eskiye dayanan önemli bir kültür değerinin güncellenerek geleceğe taşınması amacıyla ortaya çıkan projenin ilk ürünü.

Mekanın renk seçiminde Ege’lilik hakim. Beyaz ve maviler ortama ferah bir hava katmış. İki tatlı mekanın özellikle giriş katındaki masa ve sandalyelerin çoğunluğu ise alışkın olduklarımızın aksine yüksek bar tabure ve masası gibi. Meze dolabının başında, işi sadece meze tabağı hazırlamak olan biri bekliyor. Fasıl yok ama genelde 45’liklerden güzel müzik çalıyor.

Yine rezervasyon probleminden dolayı bize barda yer bulabildiler. Hani ocakbaşında oturmak neyse de, ki bazen, özellikle de soğuk kış günlerinde özellikle tercih ederiz, meyhaneye gidip barda oturarak yemek yemek gerçekten ilginç bir tecrübe oldu.

Safi Meyhane’nin et – balık karışık bir mutfağı var. Meze dolabı çeşitten yıkılmıyordu ama patlıcan, haydari, midye dolma gibi klasik mezelerin yanında levrek marine, bulgur köftesi gibi değişik alternatifler de bulabiliyorsunuz. Benim yakın zamanda Bakü’de yiyip, çokça beğendiğim patlıcana sarılmış tulum peynirini pesto sosla servis ediyorlar. Ara sıcak olarak ciğer tava ve Safi mantı istedik. İkisi de çok lezzetliydi ama genel olarak porsiyonlar o kadar ufak ki, ciğerin bir porsiyonunu Cavit’te ana yemek olarak yiyebilecekken, burada anca damağınızda hoş bir seda bırakıyorsunuz. Porsiyonların ufaklığının tek faydası, barda oturduğumuz için, kısıtlı yerimizde yerleşme sıkıntısı olmadı. Tatlı olarak dondurmalı irmik helvası yedik, lezzetliydi ama daha iyilerini çokça yemişliğimiz var. Tüm bunların arkasından gelen hesap ise, yiyip içtiğimiz miktar göz önüne alındığında yüksekti.

Sonuç olarak, en azından bir kez denenmesi / şans verilmesi gereken bir mekan olduğunu düşünüyorum ama sanırım benim alternatiflerim arasında ön sıralarda yer almayacak.

13 Mart 2013 Çarşamba

Kuçu Kuçu...


Özgü Namal’ın Merhamet’teki performansı ve kulaktan kulağa yayılan “Aaaaa! Çok başarılı!” yorumlarının rüzgarıyla gittim Kuçu Kuçu’ya, dün akşam. Yani beklentim yüksekti. Ama ne yalan söyleyeyim, biraz hayal kırıklığına uğradım.

Fransız yazar Farrice Roger – Lacan’ın yazıp, Kerem Ayan’ın yönettiği oyun özünde bir hesaplaşma öyküsü. İki kişilik oyunda Melda’yı Selen Uçer, Melis’i Özgü Namal oynuyor.




Kocasının patronunun adasına, ailecek haftasonunu geçirmek için gelen kadın, patronun görgüsüz karısıyla, kocaları gelene kadar 2.5 saat geçirmek zorunda kalır ve niyeti beklerken istirahat etmekken, ev sahibesinin geçmişten gelen hesaplaşmasını ortaya çıkartmaya, “Kuçu Kuçu” zamanlarına dönmeye ihtiyacı vardır.

Oyun boyunca hissettiğim şey, belki de yüksek beklentiyle koltuğa oturmaktan ötürü, hep bişey olmasını beklemekti. Ama o ”bişey”, bi türlü olmadı. Oyun bi türlü akmadı. Metindeki tekrarlar, devamlı içki alıp bırakmalar, sahne içindeki yapmacık kovalamaca ve kavgalar çok yordu beni.

Sanırım oyunda tek beğendiğim nokta, Selen Uçer’in oyunculuğu oldu. Açıkçası ben Özgü, muhtemelen süperdir diye düşünüyordum ama yanılmışım. Belki 6 yıldır sahneden uzak kaldığı için, belki televizyonda daha iyi olduğu için, belki de sadece gününde olmadığı için çok donuk ve tekdüzeydi. Diğer taraftan Selen Uçer, gerek kıyafeti, gerek sahnedeki duruşuyla Melda’yı üzerine giymiş. Hem şımarıklığı, hem de geçmişten gelen öfkesini metin arasındaki gidiş gelişlerde çok iyi yaşıyor ve yaşatıyor.

5 Mart 2013 Salı

Domino - TheClub...


TheClub, Asmalımescit’te, bir otelin altındaki 150 yıllık şarap mahzeni dokusunu kendine dekor yapmış, bağımsız bir tiyatro topluluğu. 2011’den beri şu anda bulundukları mekandalar ve mekan o kadar değişik ve özel ki, bu yönüyle İstanbul Life’ın “En İyi Tiyatro Mekanı” ödülüne aday gösterilmişler.

İçeri girişte ve mahzene inerken ortam hafif, “Eyes Wide Shut” havasında. Sanki gizli bir yere, çok gizli birşey yapmaya götürülüyormuşsunuz gibi geliyor.

Domino, bizim TheClub Grubu’ndan izlediğimiz ilk oyundu. Gerek mekanın özelliği, gerekse de sahneleniş şekliyle fark yarattığını söyleyebilirim. Bazı geçişlerde, önceden kaydedilmiş görüntüleri, perdesis ortamda, direkt mahzen dokusuna yansıtılarak izlemek oldukça değişik bir ambians yaratıyor.

Oyunda, “Kentsel Dönüşüm” kisvesi altında, Tarlabaşı'nı ele geçirmeye çalışan büyükbaşlarla, mahallelinin karşı karşıya gelmesini izliyorsunuz. Zaman zaman, ‘in yer face’ öğeleri de taşıyan oyunda, özellikle, 17. Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Ödülleri'nde, “Komedi ya da Müzikal Dalında Yardımcı Rolde Yılın En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü de alan Evren Erler ve Yağız Konyalı döktürüyor.
 

Merhamet / Kahperengi...


Son dönemde artan yabancı dizi uyarlamaları ve sakız gibi uzatıldığı için orijinal dokusunu kaybeden tarihi romanların karşısına, güncel ve oldukça da beğeni kazanmış, Hande Altaylı’nın Kahperengi’sinin  uyarlaması olarak çıktı “Merhamet”.

Benim süpriz yazarlarımdandır Hande Altaylı. Oldukça sağlam bir eğitim ve kariyeri üzerine, mesleği olan reklam yazarlığını bir üst seviyeye taşıyıp roman yazmaya başladı. Maraz’ı okuyamadım ama “Aşka Şeytan Karışır” bittiğinde ağzım açık kalmıştı, “Kahperengi”ni ise, kitap bitmesin diye yavaş yavaş okudum.

Yaslıhan’ın üstünzekalı, ama üniversiteye kadar aile içinde günyüzü görmeyen, birtanesi Narin’inin, herşeye rağmen hayata nasıl tutunduğunun, bugünü ile geçmişinin, o kaçmak istese de, nasıl beklemediği anda karşı karşıya geldiğinin sorgulandığı, derli toplu anlatılmış, sonu da çok güzel bağlanmış bir roman, Kahperengi. Aşk, arkadaşlık, aile, zenginlik – fakirlik olguları ince ince dokunmuş romanda.

Romanın Merhamet ismiyle televizyona uyarlanan senaryosunu Mahinur Ergun yazıyor, Gül Oğuz çekiyor. Yaslıhan’lı Narin’i Özgü Namal oynuyor. Her ne kadar kalın ve çatallı sesi, izlerken beni biraz rahatsız etse de, oyunculuğu on numara. Keza yakın arkadaş Deniz rolünde de Burçin Terzioğlu resmen döktürüyor. “Muro” rolünden sonra pek aradığını bulamayan Mustafa Üstündağ’da, kitapta olmayan, ancak senaryoya adapte edilmiş, Babür karakteriyle çok iyi uyum sağlamış. Tüm ekip, o kadar doğal ki, kesinlikle rol yapıyorlar hissine kapılmıyorsunuz. Bir kocaman alkışta dizinin Görüntü Yönetmeni’ne... Gerek Yaslıhan, gerekse İstanbul görüntüleri şiir gibi.

18 Şubat 2013 Pazartesi

De Gülüm...

Sumru Yavrucuk, Kumbaracı50'deki tek kişilik oyunu "Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi" de, bir şiir okumuştu. İçimize dokunan. Hatta başlarken ismini de söylemişti ama balık hafızalı ben, sonrasında hatırlayamamıştım. Bu hafta oyuna giden arkadaşımdan rica ettim ve öğrendik ki, şiirin adı, "De Gülüm"... Küçük İskender'den...
 
De Gülüm

de gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
İstanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatin!
 
de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!
 
göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak.
göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
iste o vakit bana-doğrudur!
sair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!
bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
sokaklar var, kediler!
 
inan bana gülüm, ölüm yok bir tek!
ölüm yok bize! ölüm inananlar için sessizce
kara kaplı kitaplardan çıkartılacak.
göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak
 

11 Şubat 2013 Pazartesi

Katilcilik / Kumbaracı50...


 
Katilcilik, Kumbaracı50’yi kuran ana ekibin, bu seneki taze oyunu.

Yiğit Sertdemir’in yazıp, yönettiği, dekor tasarımında imzasının da bulunduğu oyunda, ‘Altıdan Sonra Tiyatro’ ekibinden Aslı Can Kortan, Gülhan Kadim, Şirin Keskin, Ebru Gözdaşoğlu, Seda Özen Yürük, Erkan Kortan, Yaman Ömer Erzurumlu, Onur Tuna, İhsan Dehmen ve Seyfi Erol rol alıyor. Müziklerini Onur Kahraman, kostüm tasarımını Candan Seda Yalım Balaban, ışık tasarımını İsmail Sağır ve fotoğraflarını Sevgi Can’ın üstlendiği ‘Katilcilik’, yıllar içinde kişileri ele geçiren sanal canavarın, farkında olamadan üzerimizde yarattığı etkileri / içimizden çıkarttıklarını, tokat şeklinde yüzümüze çarpıyor. Ve herşey, sanal ortamda tanışan üç kadının, buluştukları gece, “Gerçek mi, Cesaret mi?” oyunu oynamaya karar vermesiyle başlıyor...

Yenicene verdiği ropörtajların birinde Yiğit Sertdemir oyunu şöyle anlatmış: “Katilcilik, internet üzerinden tanışan üç kadın üzerinden gidiyor. 2000’lerin ortasında ‘msn’ daha yeni yeni sıçrama yapmıştı... O zamanlar, sosyal ağ platformunda (msn) edebiyat-felsefe odaları vardı, nick name’lerle söyleşilerin yapıldığı. Ben de iki farklı kişi ile tanıştım bu odaların birinde; kadın ve erkek. Edebiyat üzerine ciddi ciddi sohbetler yaptık. Bir gün, İzmir-Buca’ya ailemi ziyarete gitmiştim. Buraya kadar gelmişken görüşelim dedik. Ve beni evlerine davet ettiler. Eve gittim ve bu iki insanın abla – kardeş olduğunu öğrendim... Şimdi gözümün önüne gelen figürler; karanlık iki tip. Bomboş ev, yer yastığından başka salonda hiçbir şey yok. Ev, tren istasyonu yanındaydı ve tren geçtiğinde sallanan ve bozulan sessizlik hali, hâlâ aklımda kalan. Fakat yanlış algılanmasın, ikisi de entelektüel tiplerdi; evet, tuhaf ve acımasız gibiydiler ya da sonradan bakınca fotoğraf öyle görünüyor.

İstanbul’a döneceğimden, evden ayrıldım… Yani orada hissettiğim; o garip bakışmalardan sonra bunlar beni öldürebilirdi, oldu. Ben, üçüncü kişiydim. İki kardeş var ve ötekisi de yani ben de avım diye düşündüm.”

Oyunun bizce en etkileyici bölümü, farklı zaman dilimlerinde bir ileri bir geri giden kurgusu ve bu kurgunun Kumbaracı50 sahnesinde, muhteşem bir dekorla hayata geçirilişi. Hele ki oda! Onun mekanda ortaya çıkışı ve kayboluşu, ışık ve sesle yaratılan derinlik duygusu, müthiş.

Oyundan çıkınca düşünmeye başlıyorsunuz... Gerçekler, filifu, yalanlar, filifu, hırslarımız, filifu, altbenlik, filifu, ölüm, filifuuuu...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi...


6 Üstü Oyun, Altıdan Sonra Yapım’ın başlattığı, Türkiye’nin en üretken yerli oyun yazarlarının bir araya geldiği proje.  Aralık ayından itibaren her ay bir oyunun prömiyeri yapılacak. Ayşe Bayramoğlu, Civan Canova, Ebru Nihan Celkan, Mirza Metin, Yeşim Özsoy Gülan ve Yiğit Sertdemir’in, “BUGÜN” teması altında yazdıkları tek kişilik oyunlar, duayen oyuncular tarafından sahnelenecek.

Sumru Yavrucuk, Devlet Tiyatroları’nda 30. Yılını kutlayan ama Türk izleyicisinin ağırlıklı olarak Yabancı Damat dizisindeki rolüyle tanıdığı bir usta.

Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi ise, proje kapsamında 1980 doğumlu Ebru Nihan Celkan’ın yazdığı, sanat yönetmenliğini Yiğit Sertdemir’in yaptığı, Sumru Yavrucuk’un hem yönettiği, hem de oynadığı, Kumbaracı50’de, Aralık ayında prömierini yaptığından beri kapalı gişe oynayan oyun.

Bizim Cumartesi günü izleme şansına sahip olduğumuz oyunda Sumru Yavrucuk, 45 yaşındaki Umut isimli bir travestiyi canlandırıyor. Yazarının, “Bu oyun insanlığımızın trans bir kadınla imtihanıdır” dediği metin çok ama çok sert.

Sumru Yavrucuk’un çok ama çok başarılı bir şekilde hayat verdiği, hatta oynamaktan ziyade yaşadığı Umut karakterinin hayli zor bir yaşam serüveni olmuş, duygularıyla çocukluğundan itibaren uğraşması gerekmiş. Ailesi tarafından dışlanmış, hor görülmüş, şiddete ve tacize maruz kalmış. Koskoca dünyada bir Bülent Ersoy’un, bir de kendisinin olduğunu düşünürken ve de yaşamın kıyısında umutsuzca dolaşırken, yaşamın kıyılarının sandığından daha “umut” dolu olduğunun farkına varmış. Sevdalandığı delikanlının gözlerinin içine bakarken “Gözlerim o zaman ilk defa benim gözlerim olmuştu” diyerek, kendine benzeyen birileriyle karşılaştığında mutluluğu yakalamış, sonra onu kaybetmiş. Diğer birçokları gibi ekmeğini sokaklardan kazanmak zorunda.

Kumbaracı50’nin her oyuna,  olağanüstü bir şekilde uyum sağlayabilen salonu, bu kez Umut’un evi, sahnesi, takıldığı bar... Sumru Yavrucuk, bu oyun için, kaşlarına botoks yaptırmış, özel bir beden dili için İlyas Odman’la çalışmış, çok ağır bir makyaj yapıp, takma dişler kullanıyor. Oyun boyunca hem rejiyle, hem de seyirciyle interaktif bir ilişki içinde. Dışarı açılan kapıdan, o halde! mahalliyle kurduğu ilişki ise oyunun gülümseten anlarından. Buna karşılık, 10 yıldır her sabah aradığı annesiyle, karşı taraftan bir tek kelime duymadan, yaptığı konuşma ise, yüreğinizin tam içine işliyor.

50-55 dakikalık oyun içinde, sizi havaya soktuktan sonra anlık olarak gülerken güldüren ama hemen ertesinde de ağlamaya başlayıp, sizin de gözlerinizin yaşlarla dolmasına sebep olan kaç tane oyuncu var bu ülkede. Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi, bu sene Kumbaracı50’de izlediğimiz ikinci oyundu. Yine olağanüstü başarılı, yine bizi yerimize çivileyen. Fırsatınız varken tiyatro öldü diyenlere inat bu şölenini, kaçırmayın.

25 Ocak 2013 Cuma

Suits...



Mike Ross                          : Çok zeki, fotografik hafızasıyla, okuduğu hiçbirşeyi unutmuyor ama okuldan mezun olamayacak kadar tembel ve hayatın içinde her türlü kaçak yola sapıyor.

Harvey Specter                               : Çok zeki, çok yakışıklı, çok ukala, kendine olağanüstü güvenen, Harvard mezunu, New York’un en iyi avukatlarından biri.

Harvey , çalıştığı avukatlık firmasında kıdemli ortak olunca, kendine bir yardımcı seçme hakkı doğuyor ama kimse yeterince iyi değil. Taki, ters giden uyuşturucu alışverişi sırasında kendisini kovalayan polislerden kaçarken, yanlışlıkla Harvey’in mülakatına dahil olan Mike’la tanışıncaya kadar.

Mike, sorduğu her soruya doğru cevap verir, başladığı her cümleyi tamamlar. Harvey onda kendi gençliğini görür. Yalnız bir problem vardır, Mike’ın diploması yoktur. Buna rağmen Harvey, asistanı olarak Mike’ı işe alır.

İşte tüm hikaye de bu noktada, hız kazanmaya başlıyor. Şu anda ikinci sezonu devam eden Suits, “Hiçbirşey mutlak siyah veya beyaz değildir...” sloganı, 8.9’luk IMDB puanı, bazen komik, bazen dokunaklı ama kesinlikle yere basan hikayesi, asla düşmeyen temposu, bölümler akarken değişen vakalarla verdiği mesajları ve süper eğlenceli tema müziği ile ortalığı kasıp kavuruyor.

Suits’in yazar kadrosu kadar oyuncu kadrosu da oldukça başarılı. Harvey Spector rolüne Gabriel Macht, özel dikilmiş takım elbise gibi uymuş. Daha önce farklı dizilerde birer bölümlük roller almış Patrick j. Adams ise, ustaların arasında kesinlikle sırıtmıyor ve gerçekten Harvey karakterinin JR’ı olmayı başarıyor. Harvey’in gizli desteği Donna rolündeki, kızıl afet Sarah Rafferty ve şirketin antipatik avukatı, Harvey’in bir numaralı düşmanı, Louis Litt rolünde Rick Hoffman resmen döktürüyor.



Nemesis / Jo Nesbo...


 
Nordik yazarların kitaplarını okumak, bizim gibi Amerikan veya Anglasakson kültürlere alışık okur kitlesi için biraz zordur. Çünkü ne isimler, ne lokasyonlar, ne de kaligrafi tanıdık olmadığı için, okurken süreci takip etmek oldukça zor olur. İşte bu yüzden, Nordik cevherler bizim entellektüel piyasaya pek giremedi yakın zamana kadar.

Bu kuralı ilk bozan, Ejderha Dözmeli Kız serisi ile, Steig Larsson oldu. Eğer ölmemiş olsaydı da, gerçekten çok  daha iyi işler çıkartabilecek bir yetenekti. Geçtiğimiz ayda,  dünya çapında 15 milyondan fazla satan Jo Nesbo’nun ilk kitabı çevrildi tükçeye. Ve görünen o ki Larsson’un araladığı kapı, Nesbo ile sonuna kadar açıldı. Dolayısıyla da devamının geleceğini bekleyebiliriz.

Jo Nesbo’nun dilimize çevrilen ve geçtiğimiz ay yayımlanan kitabı Nemesis, esasında, Nesbo’nun yarattığı Harry Hole karakterinin maceralarını içeren, şimdiye kadar, 9 kitaplık serinin 4. kitabı. Yani biz mevzuya biraz ortasından daldık. Twitter’da Doğan Kitap’a bunun sebebini sorduğumda, “Yurtdışında çalıştıkları ajansın bu kitaptan başlamalarını önerdiğini ve onların her daim en iyi kitapları yayınladıklarını” söylediler. Halbuki bence esas sebep, ilk 3 kitabın henüz Amerika’da da yayınlanmamış olması, yani lisans problemi.

1960 doğumlu Nesbo, ekonomi ve işletme okumuş. 9 kitaplık Harry Hole serisinin ilk kitabı olan “The Bat – Yarasa”yı ise, 1997 yılında yazmış. Nemesis ise, 2002’den. Yani 10 yıl gecikme ile elimizde.

Oldukça kendine has bir dili ve anlatım şekli var Nesbo’nun. Açıkçası alışana kadar belli noktaların üzerinden 1-2 defa geçmek gerekebiliyor ama kitap o kadar zekice kurgulanmış ki, finale geldiğinizde, ağzınız açık, beyniniz şaşkınlık içinde kalıyor.

Bir banka soygunu sahnesiyle açılan Nemesis, iç içe farklı 2-3 hikaye ve geçmiş ve geleceğe çokça gönderme içeriyor. Dolayısıyla, 4. kitaptan seriye başlasanız bile, ilk 3 kitaptan süre gelen ana hikayeyi yakalayabiliyorsunuz ancak bu sefer de detayları da merak etmeye başlıyorsunuz.

Ben, son dönemde pek rastlamadığım kalite ve zekadaki bu kitabı size şiddetle tavsiye ederken, dipsomanik kimliğim ön plana çıktığı için, The Bat’i okumaya başladım bile. Bakalım hayat Harry Hole için nasıl başlamış ve bugüne kadar gelmiş.

11 Ocak 2013 Cuma

85. Oskar Adayları...

Sinema dünyasının en prestijli ödülü sayılan oskarlar, 24 Şubat’ta sahiplerini bulacak. Bu sene 85.si dağıtılacak ödüllerinin adayları da dün açıklandı.

Buna göre;

En İyi Film

Lincoln: Başrollerini Oskar ödüllü Daniel Day Lewis ve Sally Field’ın paylaştığı filmin yönetmeni Steven Spielberg. Film, Amerika’da devam eden iç savaş sırasında Başkan Lincoln’ün kendi kabine üyelerini bile karşısına alıp, çözüm yolu olarak gördüğü köleliği sona erdirecek yasa için verdiği mücadeleyi anlatıyor. İMDB puanı: 8.1



Silver Lininings Play Book: Başrollerini Brandon Cooper ve Jennifer Lawrence’nin paylaştığı film, hayata dair problemlerini aşmaya çalışan iki insanın ilişkisini anlatıyor. Jennifer Lawrence, Hollywood’un yükselen yıldızı. Kendisini Açlık Oyunları serisindeki Katniss Everdeen rolünden hatırlayabilirsiniz. Bu filmdeki oyunculuğu da muhteşem. Filmin IMDB Puanı: 8.3



Zero Dark Thirty: (Toplamda 5 dalda aday) “Hurt Locker” ile iki sene önce ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü, erkeklerin elinden söke söke alan Kathryn Bigelow’un yeni bombası. 10 yıl süren, Bin Ladin avının tarihçesini anlatıyor. Oldukça sert bir film. IMDB Puanı: 7.5



Les Misrables: Victor Hugo’nun çok önemli, aynı isimli klasiğinden beyazperdeye müzikal ağırlıklı uyarlanan filmde, Jean Valjean olarak bilinen 24601 nolu mahkum, hapishaneden saldıktan sonra, kendisine yeni bir hayat kurmak istemesi ama müfettiş Javert'in bir gölge gibi onu her yerde takip etmesi, Fransız Devrimi'nin arifesinde, ihtilalin her iki tarafı da gözler önüne serilerek anlatılıyor. Başrollerde Hugh Jackman, Russell Crowe ve Anne Hathaway var. Filmin IMDB Puanı: 8.2


 
Life of Pi: Filmin başında, Hindistan’dan Kanada’ya giden bir yük gemisi, içindeki hemen hemen tüm canlılarla birlikte trajik şekilde batar. Bir can kurtaran filikası, uçsuz bucaksız vahşi Pasifik Okyanusu'nun ortasında yapayalnız kalır. Sandalın hayatta kalmayı başarabilen mürettebatı ise bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan, Richard Parker adında üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ve Pi adlı 16 yaşında Hintli bir çocuktan oluşmaktadır. Pi'nin hayvanat bahçesi işleten ve hayvanlarıyla göç yoluna koyulan ailesi, batan gemide yaşamını kaybetmiştir.
 
Pi, kurtuluş yok gibi görünen bu okyanusta zayıf bir sandalda yanındaki hayvanlarla birlikte hayatta kalma savaşı verir ve keskin zekası ve zooloji bilgisiyle besin zincirine kurban gitmez. Ama şimdi Bengal Kaplanı ile teknede baş başa kalmıştır. Dev kaplana yem olmamak için hayvanla anlaşmanın ve yakınlaşmanın yollarını bulur. Sıra dışı yolculuk sona ermeden büyülü bir adaya varırlar. Çok satan romandan uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda “Brokeback Mountains” filmi ile oskar alan Ang Lee oturmuş. Filmde müthis epik bir anlatım var. IMDB Puanı: 8.3



Amour: Haneke filmi. Sanki böyle yazmak her şeyi ifade eder gibi geliyor. Sert, dramatik, içinize işleyen bir film. Detaylı yazısına “The Hedon Sinema Arşivi” nden ulaşabilirsiniz. IMDB Puanı: 8.1



Django Unchaines: Amerikan İç Savaşı'ndan iki yıl önce başlayan hikaye geçmişinde eziyet çekmiş bir köle ile Alman avcı Dr. King Schultz'un yüzleşmesini merkezine alıyor.
 
Brittle kardeşlerin cinayetiyle suçlanan Schultz'u özgürlüğüne kavuşturmak Django'ya bağlıdır. Zira Schultz özgürlüğüne karşılık, Django'dan zorlu bir görev ister. Görevi başarıyla tamamlayan ve özgürlüğüne kavuşan Django gene de Schultz'un yanından ayrılmaz; üstün avcılık yetenekleriyle yeni hedefi Broomhilda'yı bulmak ve köle tüccarlarının elinden kurtarmaktır.
 
Yönetmen koltuğunda Quentin Tarantino’nun oturduğu filmin başrollerinde Jamie Foxx, Christoph Waltz ve Leonardo DiCaprio var. IMDB Puanı: 8.7



Argo: 1979 yılında 4 Kasım tarihinde Şah'ın devrildiği İran devriminin en yoğun günlerinde, militanlar başkent Tahran’daki Amerikan Büyük Elçilik binasına girip 52 Amerikalı’yı rehin alırlar. O hengamede kaçmayı başaran 6 Amerikan vatandaşı Kanada Elçiliği’ne sığınır ve hayatları halen tehlikededir. Her an yakalanma ve öldürülme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. CIA uzmanı Tony Mendez bu Amerikan vatandaşlarını kurtarmak amacıyla bir film senaryosuna yakışır oldukça riskli bir plan hazırlar.
 
Filmin yönetmei aynı zamanda da başrol oyuncularından biri olan Ben Afflek. Diğer önemli rollerde Alan Arkin, Bryan Cranston ve John Goodman var. IMDB Puanı: 8.1



Diğer önemli dallar ve adaylar ise şöyle:

Erkek oyuncu:
Bradley Cooper (Silver Linings Playbook),
Daniel Day-Lewis (Lincoln),
Hugh Jackman (Les Miserables),
Joaquin Phoenix (The Master),
Denzel Washington (Flight).

Kadın oyuncu:
Jessica Chastain (Zero Dark Thirty),
Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook),
Emmanuelle Riva (Amour),
Quvenzhane Wallis (Beasts of the Southern Wild),
Naomi Watts (The Impossible).

Yardımcı erkek oyuncu:
Alan Arkin, (Argo),
Robert De Niro (Silver Linings Playbook),
Philip Seymour Hoffman (The Master),
Tommy Lee Jones (Lincoln)
Christoph Waltz (Django Unchained).

Yardımcı kadın oyuncu:
Amy Adams (The Master),
Sally Field (Lincoln),
Anne Hathaway (Les Miserables),
Helen Hunt (The Sessions),
Jacki Weaver (Silver Linings Playbook).

Yönetmen:
Michael Haneke (Amour),
Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild),
Ang Lee (Life of Pi),
Steven Spielberg (Lincoln),
David O. Russell (Silver Linings Playbook).

Yabancı dilde film:
Avusturya'dan ''Amour'',
Şili'den ''No'',
Danimarka'dan ''A Royal Affair'',
Kanada'dan ''War Witch''
Norveç'ten ''Kon-Tiki''.

Uyarlanmış senaryo:
Chris Terrio (Argo),
Lucy Alibar ve Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild),
David Magee (Life of Pi),
Tony Kushner (Lincoln),
David O. Russell (Silver Linings Playbook).

Orjinal senaryo:
Michael Haneke (Amour),
Quentin Tarantino (Django Unchained),
John Gatins (Flight),
Wes Anderson ve Roman Coppola (Moonrise Kingdom),
Mark Boal (Zero Dark Thirty).

Animasyon filmi:
''Brave'',
''Frankenweenie'',
''ParaNorman'',
''The Pirates! Band of Misfits'',
''Wreck-It Ralph''.

Tören 23 – 24 Şubat’ta NTV ve CNBC-e’den canlı yayınlanacak.

4 Ocak 2013 Cuma

Revenge...


Dizi Amerika’da ikinci sezonunda “Christmas Break” vermişken, telif hakları alınarak, uyarlama senaryoda Berkun Oya’ya teslim edilerek çekilen türk versiyonu, İntikam ismiyle, yayınlanmaya başladı, dün akşam.

“Revenge”, 1934’ten bugüne, beyazperdede ve cam ekranda birçok ülkede uyarlaması yapılan “The Count of Monte Cristo” romanına yeni bir yorum katıyor. Yapılın uyarlamalar arasında, kitaba en az bağlı kalan yapımlardan biri olsa da, hayatını mahvedenlerden intikam almak için kimliğini değiştirerek yaşadığı yere dönen kurban teması oldukça güzel işleniyor. En büyük fark ise şüphesiz, intikam almak için dönen kişinin ihanete uğrayanın kendisi olmaması.

Bizim hikayemizde babası, patronu ve patronunun karısı olan sevgilisi tarafından ihanete uğrayan David Clark’ın kızı Amanda’nın, babasına ihanet eden herkesten intikam almak için, ıslahevinde tanıştığı ve hayatını kurtardığı Emily Thorne’un kimliği ile, herşeyin başladığı Hampton’s a geri dönen kızının mücadelesini izliyoruz. Emily / Amanda’nın, uzun yıllar içinde, oya işlermiş gibi titizlikle oluşturduğu plan, bazen pürüzlerle karşılaşsa bile, doğru zamanda yaptığı müdehaleler veya aldığı yardımlar sayesinde tıkır tıkır işliyor.

Oyuncularıyla da göze çarpan “Revenge”in başrollerinde, “Brothers & Sisters”ın biricik Rebecca’sı Emily VanCamp ve “Twelve Monkeys”, “The Last of the Mohicans” gibi filmlerle gönlümzde taht kuran Madeleine Stowe’u görüyoruz. İlk bölümde pembemsi bir intikam dizisi intibası yaratsa da, bölümler ilerdikçe entrika,  cinayet ve ihanet kavramları daha da belirginleşiyor. Bu iki güzel kadın arasındaki gizli çekişme bile birçok açıdan tehlikeli ve gerilimli bir hal alıyor. Amanda’nın babasına verdiği, kızını her koşulda koruyacağı sözüne sonuna kadar sahip çıkan Nolan Ross’u canlandıran Gabriel Mann ise, daha ilk bölümden oyunculuğuyla ve tarzıyla kendine hayran bırakıyor. Ve bence tüm dizinin bonus karakteri o.

Gelelim, dizinin türk versiyonuna. Açıkçası fragmanları gördüğümde heyecanlanmıştım. Ancak dün akşam izlediğim kadarı damağımda sadece acı bir tat bıraktı. Bir kere, Beren Saat her ne kadar iyi oyuncu kabul edilse de, öncelikle sesi bu diziye hiç gitmemiş, bence çok ince ve karakterin gücünü zayıflatıyor. Karakter yüklenmekte hiç sorun yaşamayan, buradaki Rüzgar karakterini de hemen üstüne giymiş Nejat İşler bile, Beren Saat’le karşılıklı oynadığı sahnelerde zorlanmış gibi geldi bana. Diğer taraftan görüntü itibariyle orijinaline çok benzer seçilen karakterlerin büyük çoğunluğu, oyunculukta maalesef sınıfta kalmış. Mesela ne kadar tip olarak benzese de, Arzu Gamze Kilınç asla bi Madeleine Stove ol-a-mamış, aynen Dilşad Çelebi’nin Ashley Davenport olamadığı gibi. Diğer taraftan Engin Hepileri, aynı jest ve mimiklerle, muhteşem bir Nolan Ross olmuş. Ancak o karakterde de şöyle bir sıkıntı var, Nolan Ross biseksüel. Dolayısıyla, hikayenin belli noktalarında hayati önem taşıyacak bu özelliği, bizde nasıl yorumlayacaklar, görmek lazım.

28 Aralık 2012 Cuma

Mevlana'nın Yedi Öğüdü...

Yeni bir yıla girerken hepimiz için...


 

* Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

 
* Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

 
* Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol.

 
* Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

 
* Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

 
* Hoşgörüde deniz gibi ol.

 
* Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol

18 Aralık 2012 Salı

Arrow...



Dizi, sanki zenginden alıp fakire veren modern bir Robin Hood hikayesiymiş gibi gelmişti, ilk trailer’ını izlediğimde. Sanki çok hoşlanmayacakmışım gibi de hissetmiştim. İkisinde de yanılmışım.

Arrow, teknesi okyanusta kaza geçirip parçalanan, milyoner playboy Oliver Queen’in, ıssız bir adada 5 yıl geçirdikten sonra, tesadüfen küçük bir balıkçı teknesi tarafından kurtarılmasıyla başlıyor.

Her bölümde biraz biraz kazanın nasıl olduğunu, kaza sırasında teknede kimler olduğunu, sonrasında yaşananları, Oliver’in adaya nasıl çıktığını ve yalnız olduğunu düşündüğü adada kimlerle karşılaştığını, 5 yıllık bir süreçte ne gibi bir değişim geçirdiğini, nasıl kurtulduğunu, şehre döndüğünde ne bulmayı umduğunu, ne bulduğunu, nasıl biri olarak kaybolduğunu ve nasıl biri olarak geri döndüğünü, nasıl bir misyonu, niçin yüklendiğini ve bu yolda karşısına çıkan zorlukları izliyoruz.

Hikayenin çok bilindikmiş gibi başlayıp esasında karmaşık bir bulmaca gibi olduğunu gördüğümde dizi beni çok sardı. Birçok kişi de böyle düşünmüş olmalı ki, IMDB Puanı: 8.4

Başroldeki Stephan Amell’i çok tanımıyordum ama esas kız rolündeki Katie Cassidy’i Supernatural, Harper’s Island ve Gossip Girl’den hatırlayabilirsiniz. Diğer önemli rollerde, Dexter’dan tanıdığımız David Ramsey ve her daim asalet timsali Susanna Thompson var.

Benim için dizinin süprizi ise, yıllarca Dr. Who ve Torchwood’da Captain Jack Harkness olarak izlediğimiz John Barrowman’le, giderek önem kazanan bir rolde karşılaşmak oldu.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Etme.../ Mevlana...

Rivayete göre;
 
Mevlana ve Şems, yolları kesiştikten sonraki günler ve geceler boyu ilahi sohbetlere dalarmış. İkisi birlikte köşeye çekilerek tüm vakitlerini bu sohbetlere adarlarmış. O dönemde Mevlana otuz sekiz, Şems altmış yaşındaymış. Haklarında dedikodular o zamanlarda da şiddetiyle vuk-u bulurmuş ve Şems dayanamayıp, Konya'yı terk etmiş ve Şam'a yerleşmiş. Bir yıl sonra Şems, Mevlana'nın mektubuna karşılık vererek Konya'ya geri dönmüş. Mevlana havalara uçmuş, yüzü tekrar gülmeye başlamış. Fakat günlerce süren sohbetler akabinde dedikodular tekrar başlamış ve Şems bu sefer dönmemek üzere ortadan kaybolmuş.
 
Mevlana üzüntüsünden kahrolmuş, Şems'i aramak için iki kez Şam'a gitmiş ama bulamamış. Şems'i bulma umutlarını yitiren Mevlana, onun fiziksel varlığından ya da yokluğundan vazgeçip ve manen Şems ile, onun hayaliyle yaşamaya başlamış.
 
Şems, Mevlana'yı ve Konya'yı terk etmeye karar verdiği zaman, Mevlana ona "etme" diye yalvarmış, Etme!...

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme...
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme...
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme...
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme...
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme...

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme...
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme...
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!!

Yıllar sonra iki olağanüstü yorum geldi bu yakarışa...



Diğeri Tuncel Kurtiz'den...


Blog Widget by LinkWithin

Etiketlerim..

...

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "
myspace graphics

Free Counters

Hayatın İçinden...

 

Divitim... | Creative Commons Attribution- Noncommercial License | Dandy Dandilion Designed by Simply Fabulous Blogger Templates